Ermeniler Varujan Köseyan’a tarihlerini borçludur

by Talin Suciyan

Talin Suciyan

AGOS, 786

Varujan Köseyan’ı çocukluk yıllarımdan beri tanıyordum. Elinde fotoğraf makinesi, uzun saçları, büyük gözlükleriyle Kınalı Kampı’nın bir faaliyetinde karşılaştığımızı hatırlıyorum. Sonra da hep karşılaştık. Ama onunla dostluğumuz son iki yılda gelişti. Doktora çalışmamın arşiv araştırmasını yapmak için danışmaya gitmiştim hastanedeki odasına. Oturacak yer yoktu. Yatağının bir tarafı olduğu gibi yazılar, kitaplar, dosyalarla doluydu. Yatmak için kendine biraz yer açmıştı ama yatağın asıl sahibi kendisi değildi. Tuvalete doğru giden kısa ve dar bir arayı sağlı sollu günlük Ermenice gazetelerle doldurmuştu. Düşerse, bu Ermenice gazeteler kendisini koruyacaktı… Şaşırtıcı bir pratik zekaya ve hafızaya sahipti. Konuşurken de her şeyi söylemeden söylemenin ustasıydı. Yaz aylarında her gün çalışmaya gittiğim için, neredeyse her gün görüşüyorduk. Bu görüşmelerden birinde, ona kendi hayatını sormaya başladığımda, başlarda onun hayatının kimseyi ilgilendirmeyeceğini söyleyerek ayak diredi. Sonra sonra, anlatmaya karar verdi. Kimseye öyle doğrudan güvenecek göz yoktu onda. Zaman lâzımdı. Bir süre sonra birbirimize alıştık. Ben onun yalnızlığını, kızgınlıklarını, kırgınlıklarını anlamaya, o da benim toyluğumu, Cumhuriyet tarihiyle bir olan hayatının ortasına düşmüşken kendimi bulduğum acemiliği hoşgörüyle karşıladı.  Ve konuşmaya karar verdi. Konuşmak, anlatmak istiyordu, neler yaşamış olduğu bilinsin istiyordu.

Son otuz yılını karartan dertleri vardı. Haksızlığa uğramış, hakkı yenmiş, yaptıklarının kıymeti bilinmemişti. Dahası büyük bir titizlikle yaptığı araştırmalar, kolaylıkla başkalarına mal edilmişti. Geceleri, herkes yattığında kalkıp kendi kendine yüksek sesle konuştuğunu, bunu yapmanın kendisine çok iyi geldiğini söylüyordu. Onu duygusal olarak zorlayan konular konuşmaya başladığında bir öksürük krizi sözcüklerini boğardı, sinirlenirdi. Artık konuşamayacağını anlardık ikimiz de.

Ziyaretçileri olurdu hep. Ama en çok da hastanedeki arkadaşlarıyla zaman geçirirdi. Baron Vartkes can yoldaşıydı. Hastanenin emekçileriyle arası hep çok iyiydi.

1923’te Edincik’ten sürülerek İstanbul’a gelmelerini ve sonrasında hayatlarının nasıl birden bire geri dönülmez bir biçimde değiştiğini anlattığı zamanlarda, 1915’in nasıl bu tarihten ibaret olmadığını görmek mümkündü.

Daha sonra İstanbul’daki hayatı, Anadolu’dan on yıllarca gelmeye devam eden Ermeni göçmenlerinin yaşam koşulları, dört sene boyunca on yedi ayrı yerde yaptığı askerlik, kendi ölüsünü gömeceğini düşünerek kazdığı çukurlar, çalıştığı değirmenin Varlık Vergisi’nden kendini toparlayamaması, Cumhuriyet’in Ermenilere ve tüm diğer azınlıklara nasıl bir soykırım sonrası kader tayin ettiğinin en canlı örnekleri. Özellikle de kilise korosu gibi siyasetle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir kurumun dahi, 20 Kura Askerlik sonrasında insansız kalması bu politikaların cemaat hayatının istisnasız her alanını nasıl etkilediğini ortaya koyuyor.

Okuyacağınız söyleşi, birçok görüşmeden alınmış bölümlerin bir araya getirilmesiyle oluştu. Görüşmelerin tamamının düzenlenmesi ve yayımlanması başka bir çalışma çerçevesinde yapılabilecek bir iş. Bu söyleşi onunla son iki senede olan dostluğumuza borcumdur. O bunun daha önce yayınlanmasını ve kendisinin de görmesini isterdi. Yapamadım. “Bunların hepsini yazacaksan, önce bana göster, bir bakayım sonra yayınla. Ama eğer ölür de göremezsem, kararı sana bırakıyorum…” demişti. Umarım bir gün bir Varujan Köseyan biyografisi hazırlama girişimi olur ve o zaman bu kayıtların tamamı doğru yerini bulur.

Varujan Köseyan kendi döneminin pek çok önde gelen ismi gibi sayısız işte çalıştı. Değirmende un kontrolörlüğünden, kumaşçılığa, defter tutmaya, işportacılığa çeşitli işlerde çalışmış, askerlikte yol işçiliği yapmıştı. Araştırmacılığı, tarihçiliği, her şeye kuşkuyla yaklaşması, kendini her daim sınaması bu hayatın içinden geçerken geliştirdiği özelliklerdi.

Hazırladığı kitaplarla, makaleleriyle, araştırmalarıyla ismini İstanbul Ermenilerinin tarihine yazdırdı. Fakat bunların yanı sıra ve belki bunların çok ötesinde bir katkısı var ki, onun için sadece İstanbul Ermenileri değil, tüm dünya Ermenilerinin ona ödemesi gereken bir borç var; Köseyan, Cumhuriyet döneminde İstanbul’da yayınlanan günlük gazetelerin arşivini atılmaktan kurtararak bugün düzenli bir gazete arşivimiz olmasını sağladı. Bir başka deyişle Köseyan, İstanbul Ermenilerinin tarihini kurtardı. O gazete arşivinin Köseyan’ın ismini taşıyan, tüm araştırmacıların kullanabileceği bir hale getirilmesi, bu cemaatin ve hatta tüm Ermenilerin görevidir. Böylesi bir adım, herhalde Baron Varujan’ın öte alemden dahi görüp gözlerinin içini güldürecek bir şey olurdu.

Nerede, ne zaman doğdunuz?

1920 Edincik’de doğdum, 3 Ağustos. Nüfusa kaydım ise 3 Ağustos 1923 olmuştur, İstanbul’da. Edincik’teki vaftiz kağıtlarım var ama nerede olduğunu bulamıyorum.

Yani doğum yılınız ve yeriniz doğru değil nüfus cüzdanınızda…

Yanlıştır. O sadece nüfus cüzdanımda yazandır. Annem, babamın ölümünden sonra bir nüfus memuruyla sorun yaşamıştı. Memur, benim doğum tarihimi sormuş, annem de “Bu doğum tarihi doğru değildir, üç sene önce doğmuştur” demiş. Memur itiraz etmiş. O da “Memurlar mı daha iyi bilir, doğuran mı bilir?”, demiş. “Siz doğum tarihini sordunuz, nüfus cüzdanına kayıtlı olduğunu sormadınız” demiş. “Buna ne derler… Kılıç artığı derler” demiş… Kılıç artığı demiş… Annem anlattı bana. Galiba bu hikâyenin sonunda söylediklerinden pişman olmuştu.

Annenizin adı ne, nereliydi, hangi okula gitmişti?

Annemin adı Armenuhi. İstanbulluydu, Fransız okuluna gitmiş, Kumkapı’daki. Uzun süre Gedikpaşa’da oturduk, çünkü anneannem çok erken ölmüş.  Babaları iki kızla ortada kalmış. Dedem berbermiş. O zamanlar berberlik… Berberlik deyip geçme doktorluk gibi. Sülük satar, kan çektirir bir sürü şey yapardı. Görürdüm, görürdüm… İyi bir ustaydı. Karısı erken vefat edince tekrar evlenmemişti. Evlenmek istememiş… Annemi ve teyzemi Kalfayan Yetimhanesi’ne koymuş. Oradan sonra da annem Kumkapı’daki Fransız okuluna gitmiş, Jeanne d’Arc, bugüne kadar okulun iki binası da duruyor… Kumkapı’da cadde üzerindeydi, biraz yukarıda da Katolik kilisesi vardı. Onun için de bir bina vardı, “Asampsion” derlerdi, erkekler okuluydu. Daha yukarıda Amerikan Koleji vardı. Gedikpaşa gerçekten İstanbul Ermenileri için bir merkezdi. El işlerini annem Kalfayan’da öğrenmişti, çok kıymetliydi o işler. Teyzem de Zaman Ecza Deposu’nda çalışıyordu. Orası hem lüks bir eczaneydi hem de depoydu. Biz uzun süre teyzemin aylığıyla geçindik.

Neden?

Biz baba ekmeği yiyemedik. Kızkardeşim 2, ben 9 yaşındaydım babam öldüğünde. Babam 1927’de öldü. 6 Ocak’ta. Biz İstanbul’a gelmiştik. Parasız pulsuz. Rumları gönderdikleri zaman gönderdiler bizi de. 1923’de. 1923’de Bandırma’ya gelmişiz. Artık orada bizi hangi gemiye bindirdilerse o gemiye bindik. Limandakilerin bir kısmı Yunanistan’a gitti, bir kısmı da İstanbul’a geldi. Yani biz Rumlarla birlikte sürgün edildik. Bir gün bizim evde komşular bir araya geldiklerinde, kulak kabartmıştım, aklımda ne kadar kalmışsa, “Sakın gelip de malınıza mülkünüze sahip çıkmaya kalkmayın, öldürmeyiz, sakat bırakırız, sağda solda dilenci gibi yaşarsınız” diye haber yollamışlar bize… Edincik’teki Türk komşularımız yani… Çünkü 5-6 ay bir zaman vardı, kim başvursa malına sahip çıkmak için, başvurusu kabul edilecekti ve bir tür anlaşmayla evler geri verilecek (ya da tazmin edilecekti). Annemin söylediğine bakılırsa, ipek böceği yetiştiriyormuşuz ve bağlarımız varmış.

Şöööyle bir eşeğin üstüne oturtulduğumu hatırlıyorum. Beni yokuşun aşağı kısmında eşeğe oturturlardı, eşek beni yukarı çıkartır sonra da ahıra gider yatardı. Ev yokuşun üstünde bir yerdeymiş yani. Söylenene göre, oranın en güzel eviymiş.

Ben daha çok küçük olduğum için babam bizimle gelebilmiş. Annem evi üzerinde basmayla, ayağında terliklerle bırakıp çıkmış. Babamın adı Samuel’di, Samuel Köseyan. Özköse soyadını bize İstanbul’daki nüfus memuru verdi. Ne yaptımsa Köseyan yazdıramadım. Soyadı kanunu çıktığında, annemle gittik, Köseyan yazdıramadık. Yanda başka bir memur vardı, güzel güzel veriyordu yan’lı soyadlarını. Konuşamıyordun, ne derlerse o oluyordu…

Annenizle babanız nasıl karşılaşıyor peki?

Anlatayım. Annem Fransız okulundan çıktığı için öğretmenlik yapabiliyor ve öğretmen olarak Bandırma’ya, Edincik’e geliyor. Babam da oradaki Ermeni okulundaki müdür. Orada tanışıyorlar ve evleniyorlar. Annem hep çok mutlu olduğunu söylerdi.

Babanızın annesi babası hakkında ne biliyorsunuz?

Babamın annesi ve babası yoktu. Bizim yanımızda hiç konuşmazlardı ne olduğunu.

Anneniz İstanbullu olmasına rağmen 1915’de sürgün edilmiş ve sağ kalmayı başarmış…

Evet, tesadüfen… Adapazarı’na ya da Bahçecik’e birilerini ziyarete gitmiş ve oradan dönemeden alıp götürülmüşler. 14 kişi Kilis’e kadar gitmişlerdir. Bir gün annem kendi arkadaşlarıyla konuştuğunda, kulak misafiri olmuşumdur ki, “14 kişi gittik, bir tek ben sağ kaldım” diye anlatıyordu. Kilis kaymakamının karısı, Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu yıllarda ilk kadın milletvekillerinden biriydi, Diyarbakır’dan… Çok kültürlü bir kadındı, eşi de öyleydi. Boşanmışlardı. Daha sonra İstanbul’a geldiklerinde, bizim Gedikpaşa’daki eve gelirdi. Kaç kere evine gitmişliğim de vardı. Mecidiyeköy’de otururdu. İsmini hatırlamıyorum. O zamanlar Mecidiyeköy’deki evleri parmakla sayardın… Çocukları varmış, onlara öğretmenlik yapsın diye annemi kurtarmış.

Çadırların içinden ölüleri çıkartıyorlar. Genç bir kız, annem, cesetlerin üzerinden atlayarak giderken bu kadına rastlıyor. Kadın onu alıyor evine getiriyor. Kocası da kendisi de annemi kurtarmaya razı oluyorlar. Kendi oğullarına ders verdirtmek için… Halide Edip o günlerde oradaymış. Kaymakam, Halide Edip’e, “Bu kızı sana verelim, çarşaf giydir, İstanbul’a götür” demiş. Annem bu şekilde kurtulduğunu anlatır. Ben bununla ilgili hiç yazmadım. Annem arkadaşlarıyla konuşurken duydum. Bir odalı bir evde oturuyorduk.  Kışın yakacak soba yoktu. Sobalı evler bile parmakla sayılırdı.

İstanbul’da akrabalarınız var mıydı?

İstanbul’da akrabalar var, hala derdik, ama aslında değillerdi, daha uzak akrabalardı yani. Onların çocukları, eşleri vardı. Tüm aile akrabalarımız onlar oldu. Amcamı ise ilk kez, 1970’de tanıdım. O Yunanistan’a gitmişti ve eşi Yunanlıydı. Oradan Ermenistan’a göç etmişlerdi. Ben de Türkiye’den Ermenistan’a, ilk defa hava yoluyla gidileceği zaman gittim Yerevan’a. Ya 1969 ya da 1970 olmalı. Amcamı ve ailesini o zaman buldum. Bir kızları vardı, Noemi. Kocası gökbilimciydi, profesördü, Kasparyan… Onlarla gezegen gözlem merkezine de gittim.

Babanızın başka akrabaları var mıydı?

Vardı. Biri Meksika’daydı. Biri Arjantin’de, biri Hollanda’da, biri de Fransa’da sanıyorum. Mektuplaşırlardı onlarda. Yanımızda konuşmazlardı. İkinci Dünya Savaşı’na kadar mektuplaşmalarımız sürdü, sonra bağlantımız kesildi. Bir tek Ermenistan’daki amcamla bağımız vardı.

Gülesim geliyor… Eskiden yumurtalar sandıkla satılırdı… Sen hatırlamazsın… Kaç yaşındasın?

32…

Yok bilemezsin… O yumurta sandıklarına tabut denirdi. Öyle bir sandık almıştı annem. Masamız yoktu. Babam kesip biçmişti, üzerine de bir örtü, masa olmuştu. Eski Türkçe’den yeni Türkçe’ye geçildiği dönemde genç bir öğretmen Latin harflerini öğrenmek istiyor, babama öğrenci oldu. Hepimiz sevindik, babam iş buldu diye. Önceleri işsizdi babam. Sonra kağtaganlar (Anadolu’dan İstanbul’a göç eden – etmek zorunda kalan- Ermeniler) sorunu oldu. Samatya’daki okul, şimdi Sahakyan Lisesi olan, göçmen merkezi olmuştu. Sonra okula oldu orası. 1925’den sonra, sürekli geliyorlardı Anadolu’dan. Babam orada, kağtaganların müdürü oldu. 500 kişi vardı. Aralarında okul çağında olanlar da vardı. Babam onlara ayrıca ders verirdi. Sonra Kumkapı’daki Tursi Tbrots’da, Boğosyan Varvaryan Okulu yani, orada müdürlük yeri boşaldı, babam oranın müdürü oldu. Orada, bir sene çalıştı çalışmadı vefat etti. Annem de evde el işi yaparak çalışıyordu. O günlerde kadınların dışarıda çalışmasına iyi gözle bakılmazdı… Babam, okul müdürüyken 15 lira alıyordu aylık, 6 ay maaş alamadı, para yoktu yani. Sonunda maaşını verdiler tabii. Boğosyan Varvaryan Okulu; Boğosyan, Harutyun Amira Bezciyan’ın babasının ismi, annesinin ismi de Varvar. Önce okulları açmış sonra kiliseyi açmış. Türkiye’de önce kiliseler sonra okullar yapılırdı bu tam tersiydi yani.

Ben Kumkapı Tursi Tbrots’a (Kumkapı dışındaki okul) gidemedim, çünkü babam orada müdürdü. Müdür olduğu yerde öğretmenim de olamayacağımı söyledi. Beni Gedikpaşa Mesropyan’a gönderdiler. Babam öldüğünde, daha birinci sınıfa geçmemiştim. Anaokulu 4 sınıftı, dzil (filiz), poğpoç (tomurcuk), gogon (gonca), dzağig (çiçek). Bunları yazarsan, güzeldir… Bilen yok bugün artık… Bilen de unutmuştur… Yedi yaşında gidiliyordu ilkokula, 3 sene kaybettim, 3 yaş küçük yazılmış olduğumdan. Önce Gedikpaşa’daki Anaokulu Mesropyan’a, oradan Bezazyan’a, oradan da ortaokula, Getronagan’a gittim. 65 kişiydik 6. Sınıfta. O zamanlar gazete çıkarmaya çalışıyormuşum, 6. Sınıfta yani. Duvar gazetesi değil. Basıyorduk, renkli. Çalışkan değildim çok, paraya ihtiyaç vardı. İlk sınavda iyi not almazsan, okuyamıyordun hemen “işe koyun” derlerdi, zaten sınıf tıklım tıklım dolu… 6. Sınıfın yarısına kadar okudum sonra da kapının önüne konduk…

Altıncı sınıftan sonra çalıştım. Şekercimiz vardı Kumkapı’da çok güzel, Gülistan isminde, Ermeniydi sahibi. Dükkanın yukarısında evi vardı. Ben de Gedikpaşa’daydım zaten. Orada çalıştım. Başka bir çocuk çalışıyordu, onu çıkarıp beni aldılar. Benim hoşuma gitmedi. O çocuk ekmek yiyordu, onu çıkarıp beni niye aldılar diye kızdım, çalışmadım. Başka işler yaptım. İşportacılık bile yaptım.

Sonra değirmende çalıştım. Balat’ta Ermenilerin sahip olduğu bir değirmen vardı. Günde 1000 çuval un çıkardı, her bir çuval 72 kg’dı. Haydarpaşa’dan gelirdi buğday, kayıklarla sonra bizim değirmende öğütülürdü. Sahibi Hagop Değirmenciyan’dı.  Askere gidene kadar onların yanında çalıştım. Askere gittiğimde, Ankara’da Genelkurmay’dan birinin odasına gönderdiler beni. Sordular ne iş yaptığımı, ben de söyledim.  “Aaaa Hagop Değirmenciyan mı, nasıl iyi mi?” dediler. Çünkü kendisi askeriyeye un veren tek değirmendi. Bütün askeriye onu tanırdı. Ben de numune şefiydim. 56 kişi çalışırdı değirmende, 6 kişi Hıristiyandı, gerisi Müslümandı. Varlık Vergisi geldiğinde, 6 kişiye geldi, 50 kişiye gelmedi. Ben de o günlerde askere gittim. Bana da mektup yazdılar, 500 lira vergi gelmiş diye. Patrona da gelmiş tabii. İtiraz etmiş patronum. “Bir yanlışlık oldu” demiş, “evet” demişler “yanlışlık olmuş” ve bir sıfır daha eklemişler ödemesi gereken tutara… Benimkisi sonra iptal oldu. Askerden geldikten sonra da kısa bir süre çalıştım değirmende ama toparlayamadılar Varlık Vergisi’nin gelmesinden birkaç sene sonra sattılar değirmeni… Biz o zamanlar Balat’ın arkalarında fırınların yapılışını da gördük, Almanların Yahudileri yaktığı günlerde. Sonra Et ve Balık Kurumu’na satıldı oralar.

Askerliği nerede yaptınız?

17 ayrı yerde yaptım. 4 sene askerlik yaptım ben. 1942’de gittim 46’da döndüm. Bizi amele diye almışlardı. Kahverengi üniforma vermişlerdi. Herkes soruyordu bu kahverengi üniforma ne diye… Askere ilk alındığımda ilk önce bir hafta İstanbul’da Haydarpaşa’da Selimiye Kışlası’nda kaldım. Üç kişiydik, Andon, Mike, Varujan… Bizi Rum zannettiler. Hep birlikte Malatya’ya gittik trenle. Bir hafta sürdü. Hayvan vagonlarında yolculuk ettik. İnekler oturmuş, pislemişler vagonlara onların üzerine oturarak gittik. Elektrik yoktu. 40 kişi bir vagondaydık. Ne oluyordu biliyor musun? Herkes yanyana sıkışmış, herkes birbirinin üzerinde uyuyordu. Diyelim ki tuvalet ihtiyacın geldi. Tuvalet yok trende. Tren de gidiyor. Nerede giderecek ihtiyacını, kapı biraz açılırdı. İki üç kişi tuvaleti gelenin kolundan tutup ihtiyacını görmesini sağlardı. Elektrik de yok trende… Karanlık her yer. Üstümüz başımız ne hale gelmişti sen düşün. Malatya’ya geldik, bizi Rumların ya da Yahudilerin arasına almak istediler. Biz ikisi de olmadığımızı, Ermeni olduğumuzu söyledik. “Siz ayrı durun” dediler. Bir çavuş çağırdılar, bizi onun yanına verdiler. Bir ay onun yanında kaldık. Sonra kâğıtlarımız geldi. Rumlar, Yahudiler nereye gittiyse Malatya’da biz de oraya gittik ama bizi ayrı bir yere koydular işte. Kazma kürek verdiler… 62 kuruş günlük, normal askerlere 125 kuruştu günlük. Yiyecek miktarı tam onlarınki kadar ama onlar bizden iki katı daha fazla para alıyor…

Tarsus’a da gittim. Orada bir gecede hepimiz bitlendik. Ceketi açıyoruz, milimilyon bit… Oynuyorlar. 25 kuruş bahisle bit yarışı yaptırırdık…

Adana Ceyhan’da Ermeniler vardı. Fransız Vartabedler vardı, iki kişi. Güzel Ermenice konuşurlardı. Orada, pazar günleri badarak yapmaya başladık. Zaten ilk yazılarımı oradan yazmıştım Jamanak gazetesine, 1942 ya da 44 olmalı. Çok ilgi uyandırmıştı, hem askerdik, hem çok sesli koro kurmuşuz badarak yapıyoruz…

Sonra Ankara’ya giden Bolu yolu var ya, şimdi üzerinde lokantalar var, yokuş bir yoldur, o yolu biz açtık, genişlettik yani. Üç ay çalıştık orada.

Ben iki seneliğine diye gittim, dört sene oldu. 1946’da döndüğümde değirmene gittim yine. Daha çalışıyordu değirmen, kısa bir süre çalıştım, daha sonra satıldı. Oradan çıkınca, ablam bana iş buldu. Defter tutmayı öğrendim. Karamanukyan’ın yerine gittim. Ödemesi fena değildi, çalışma koşulları da iyiydi. Ben çok şey öğrendim oradan. Bazıları “Nasıl çalıştın” diyorlardı, biraz sabredersin, her şeyin yolunu bulursun.

Koro nasıl girdi hayatınıza?

Evet. Bezazyan’da öğrenciyken, Bezazyan Efendi kiliseye yakın bir insandı. Herşeyi kiliseyle bitirirdi. Yatılı öğrenciler Pazar günü yıkanıp kahvaltı ettikten sonra kiliseye giderdik sırayla. Koro şefi ilgili olanları eğitirdi. Orada başladık şabik giyinmeye, kiliseye gitmeye, dua etmeye. Yatılıdan çıkınca, 1936’da, Gedikpaşa’da yeni bir koro kurulduğu söylendi, ben de gittim. Senin büyükbaban (Haçik Suciyan) koro şefimizdi. Orada tanıştık. Koroda bir ikilik çıktı. O zamanlar çok normaldi. Bimen Zartaryan vardı. O bizim adenabedimizdi, beni de ona yardımcı yaptılar. Herhalde başkası yoktu, beni uygun gördüler. 20 Kura Askerlik zamanı koronun yarısından çoğu askere alındı, 120 kişiyle badarak yaparken, 18 – 20 kişi kaldık. O dönem, okula ya da üniversiteye kaydolanların sayısı arttı. Askere gitmemek için okula yazıldı herkes. Onlardan faydalandık. Yönetici kesiminde de üç beş kişi kalmıştı.

İki kez evlendiniz…

İlk karım Mari’yle  Balat’ta tanıştık, yılda bir kez Balat’ta sabaha kadar badarak olurdu ya, orada tanıştık. Bir kez de değabah kavgası yapmaya gitmişliğimiz vardır Balat’a. Neyse, orada tanıştık işte. Tecrübesizliğimin sonucudur… Ben şimdi genç bir kız ya da erkek gördüğümde, hep kulaklarına fısıldıyorum, “kendinizi bilin” diye nasihat veriyorum kendimce… Biz çok kavga ederdik, çok… Tramvaylarda, arabalarda sürekli kavga ediyorduk. İki çocuk, sürekli kavga… Çok hayırlı evlatlarımız oldu. Ayrıldığımızda çocukları ben aldım. “Ben kendimi feda eder, yine çocuklara bakarım” dedim. 12 sene evli kaldık.

Üç sene sonra da, ikinci eşim Suzan’la evlendim. Çalıştığımız yerlerde tanıştırdılar bizi. Çok hoş bir kadındı, bir yere gittiğimizde beni zor durumda bırakmazdı. Yemek yapmasını bilmezdi evlendiğimizde. Onu bir yemek kursuna yazdırdım. Sonra da biçki dikiş kursuna… Sonra her şeyi harika pişirdi, güzel dikiş dikti… Benim hesaplarımla, ben 25 sene önce ölecektim, o yaşayacaktı. Ben her şeyi ona göre ayarlamıştım. Ama o hastalandı ve vefat etti. Altı ay hastanede kaldı, gözüm gibi baktım. Nasıl, neyle  yaptım ben de bilmiyorum…

60 yıl önce bir Patrik seçimi

1940’lı yılların ikinci yarısında, siz askerden döndükten sonra, Patrik seçimleri, değabahlık kurumu işlemeye başlamıştı ve siz o günlerde gazetecilik yapıyordunuz, siz hangi görüşteydiniz?

Ben en başta Jamanak gazetesine yazmaya başladım. Jamanak o zamanlar en çok satan gazeteydi. 1940’larda zor bir dönem geçirdi Jamanak. Hem maddi hem teknik sorunlar oldu. Bu arada din adamları Aslanyan’a karşı bir tutum geliştirdiler. Bizim kilisede bir kahana vardı, Ebeyan Kahana. Çok düzgün, iyi, Allah korkusu olan bir adamdı. Aslanyan onu görevinden uzaklaştırdı. Herkes itiraz etti. “Zadig’ten sonra bir şeyler yaparız” dedi. Biz de bekledik. Ama bir şey olmadı. Ben gazete işlerine bu dönemde girdim. Ben Ebeyan Kahana’nın tarafındaydım. Aslanyan’ın yaptıklarının yanlış olduğu kanaatine vardım. Birkaç sene devam etti bu durum. Marmara Aslanyan’a karşıydı. Jamanak Aslanyan’ın tarafındaydı. Bu dönemde Jamanak’ın okur kaybetmesinin nedenlerinden biri de budur,  en azından benim fikrim bu yönde. Bir ara gazete çıkmadan bitiyordu. Birileri gidip gazeteyi çıkar çıkmaz alıyordu. Bütün gazeteler bir anda satın alınıyordu Aslanyan karşıtları tarafından. Bunun tam karşısında Aslanyan taraftarları da aynı şeyi yapıyordu. Yani gazete okuyucuya gitmiyordu hiçbir şekilde. Sen de gazetelerin yok sattığını sanıyorsun. Böyle bir dönem geçirdik… Yerrortutyun Kilisesi’nin yıl dönümüydü, Aslanyan orada vaaz verirdi. Aslanyan’ın değabah olmasının sebepleri, 1920’li yıllardan başlar. Cumhuriyet sonrasında milli kurumlar yeniden yapılandırılıyordu. Herkes kendine bir konumlanma arıyordu. Aslanyan Değabahken Patrikhane Kilisesi’ne giremezdi mesela. Olay çıkardı.

Devlet işine gelenin tarafındaydı

Ben Aslanyan’a karşıydım. Jamanak’tan Marmara’ya geçtim, bir süre geçtikten sonra, 1962’de. Neyin ne olduğunu fazla anlamıyorduk. Neyin ne kadar doğru ya da yanlış olduğunu bilmiyorduk. Aslanyan Yerrortutyun Kilisesi’nde badarak yapılıyordu. Kendi ismini, kurallara aykırı bir şekilde meşrulaştırmak istedi. “Arjani çe” (layık değil) diye bağırdık. Kilisedeki cemaat birbirine karıştı. Altarın arkasından kaçırdılar papazları ve Aslanyan’ı. Polisler geldi Tarlabaşı’ndan. Ben de oradaydım. Hadi Hayr Mer okuyalım, baştan başlayalım dediler… Khaçaduryan Badriark’ın gelmesinden önceydi tabii bunlar. Devlet, tam bugünkü gibi, işine gelenin tarafındaydı.  Seçim kararı alındı sonra. Aslanyan Yebisgobos’tu, öyle de kaldı.

Advertisements

4 Comments to “Ermeniler Varujan Köseyan’a tarihlerini borçludur”

  1. It would be great to have an English translation of the information posted on this blog. Thanks

  2. Sevgili Talin ellerine, yüreğine sağlık.
    Baron Köseyan’ı ben de çok sayar, taktir eder ve severdim. Zaman zaman kendisini ziyaret eder, bilgisine başvururdum. Bazen ihtiyacım olan kitabı çalışabilmem için verirdi, ödünç alır geri götürürdüm.
    Ömrünce, ölünceye dek mücadele etmiş, kalemiyle var olmanın hakkını vermiş, günümüz akademisyenlerini sınıfta bırakacak derin bir bilgi ve deneyim birikimine sahipti.
    Aramızdan fiziken ayrıldı ama, o hatırlandıkça daima yaşayacaktır. Unutlumayacak çünkü sadece bir tane Varujan Köseyan vardı yeri doldurulamayacak… tıpkı Hrant Der Andreasyan gibi, Kevork Pamukciyan gibi…

  3. Talin, bu roportaji yayinlamakla ne iyi yaptin…

    2001 yiliydi galiba, Kevork Pamukciyan’in makalelerini derliyordum. Pamukciyan hakkinda genel bilgi alma, ozellikle de nerede ne makalelerinin yayinlandigina dair ek bilgiler bulma umuduyla basvurdugum kisilerden biri de Varujan Koseyan idi. Surp Prgic Hastanesinde kaliyordu ve senin de tarif ettigin gibi bir odadaydi. Biraz ketum biri oldugunu soylemislerdi ama Beyrut’ta yasayan ortak dostumuz Garo Aprahamyan’ın selamini ilettigim icin cok rahat bir sohbet olanagi dogdu. Daha sonra iki kez daha ziyaret ettim.
    Edincikli oldugunu bildigim icin birinde Bandirma Ermenikoy hakkinda bilgi almak umuduyla gitmistim. Annesinin hikayesini o sirada anlatti.
    Varujan Koseyan’in ismini hatirlamadigini belirttigi kadin (annesini kurtaran, Kilis kaymakaminin karisi, daha sonra da Diyarbakir milletvekili secilen kisi) Huriye Öniz Baha olmali. Kocasi da kilis kaymakami İhsan bey olmali. [“Olmali” ifadesini bilerek kullandim, cunku sadece elimdeki kisitli bilgilerle yorumluyorum, kesin ifadeler kullanmak icin daha ciddi arastirmalar yapilmali.] İhsan bey 1919 yilinda dahiliye nezareti kalem-i mahsus mudurlugu gorevindeyken Istanbuldaki mahkemelerde taniklik yapmis ve Ermeni surgununun aslinda bir yok etme politikasi olduguna (“tehcirin imha maksadina müstenid bulunduğuna” ve “imha emirlerini bizzat Talat Beyin verdigine”) dair somut bilgiler vermistir. Huriye hanim 1887 istanbul dogumlu, Londrada pedagoji egitimi gormus. Balkan savasindan sonra muhacirlere acilan kurslarda dersler vermis, gonullu hastabakicilik yapmis. Daha sonra Turkce ogretmenligi yapmis, ogretmenlik yaptigi yerlerden biri de Yenikoydeki Rum okulu. 1935 yilinda Diyarbakir milletvekilligine getirildiginde dul (kocasindan bosanmis) ve tek cocukluymus.
    Kiliste Teali-i Nisvan (Kadinlarin Ilerlemesi) adli bir okulun fahri olarak kuruculugunu yaptigina dair de bir bilgiye rastladim ki kocasinin kaymakam olarak pozisyonuyla da ortusuyor bu bilgi. Halide Edib ile de bu okul cercevesinde iliskileri olabilir. (Halide Edib Teali-i Nisvan cemiyeti yoneticisi ve maarif nezaretinde kiz mektepleri umum mufettisiydi. 1916da gittigi Suriyede de kiz okullari kurdu, yonetti.)
    Bu bilgiler cercevesinde, Varujan Koseyan’in “annem arkadaslarina anlatirken kulak misafiri oldum” diyerek aktardigi, “cocuklari varmis, onlara ogretmenlik yapsin diye annemi kurtarmis” ifadesi daha baska anlam kazaniyor. Sanirim Armenuhi hanimi kurtarirken, kurduklari okulda ogretmenlik yaptirmayi da ummuslar.
    Bu bilgilere Varujan Koseyan ile sohbet ettikten sonra ulasmistim, maalesef daha sonra kendisiyle paylasmak ve birlikte gozden gecirmek firsatim olamadi. Hic olmazsa bu yaziya not olarak duseyim, sadece bende kalmasin dedim.
    Osman Köker

  4. bu acılar 1915 hiç bir zaman unutulmıyacak asla çünku halla bugunku gibi tap taze acılar nenemiz dedemiz anemiz babamız ölduruldu surgun oldu dunyadaki en buyk acıları yaşadık biz ermeniler

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: