Sorumluluk, “Kahramanlık” ve Sırrı Süreyya Önder

by Ayda Erbal

Sorumluluk, “Kahramanlık” ve Sırrı Süreyya Önder    [1]

Ayda Erbal[2]Erdem Özgül[3]

Ahmet İnsel’in 26 Nisan 2011 tarihli Radikal yazısının başlığı Katilden Milli Kahraman Olur Mu?[4] diye soruyordu. Taner Akçam’ın 1996 yılından bu yana yazdığı eserlerinden anladığımız kadarıyla katilden kahraman olması bir istisna değil hatta neredeyse eşyanın tabiatından olmuştur. İşin ilginç tarafı muktedirin bilinçaltı da her yerde benzer çalışır, katile direnişin sembolü[5] muktedirin elinde başka bir katledilmenin meşrulaştırılmasına bile malzeme olabilir. Amerikan SEAL kuvvetlerinin Osama Bin Ladin’i öldürdüklerini iddia ettikleri operasyonun adını Geronimo koymuş olmaları gibi… Beyaz adam dünya üzerinden kendisi gibi olmayanı yok etmekle yetinemeyip, tarihinin cinai sayfalarına yenilerini eklerken bilinçaltında hep en eski ve en büyük suçunu işler durur, inkar edilemeyecek olan bir yerden gelip muktediri bulur. Bunda belki de özellikle karşılaştırmalı dünya tarihi düşünüldüğünde pek de şaşıracak bir şey yoktur. Ancak bizi şaşırtan bu katillerden kahraman yaratma kervanına Sırrı Süreyya Önder’in de katılmış olmasıdır. 

17 Eylül 2010 tarihinde 24 Haber Kanalı’nda yayınlanmış ‘Kafa Dengi’ adındaki programın internette tesadüfen rastladığımız videosu tırnak içinde Önder’e ait “Devletin Salih Mirzabeyoğlu’na olan kin ve düşmanlığı son bulmalı” yazısıyla başlıyor. Metris Cezaevine 27 Ocak 2000 tarihinde düzenlenen bir askeri operasyon ve sonrası süreçte  İBDA-C lideri Mirzabeyoğlu ve arkadaşları da devlet zulmünden en az Sırrı Süreyya Önder kadar pay almışlardır.[6] Dolayısıyla hem devlet zulmüne karşı ortak hissiyat içinde olmaktan hem de işkenceye siyaseten karşı olmaktan Sırrı Süreyya Önder’in Mirzabeyoğlu’na yapılanlara son verilmesini istemesinde anormal bir durum yoktur. Ancak programin ilerleyen dakikalarinda Sırrı Süreyya Önder tarih hocalığına soyunarak konuyu Mirzabeyoğlu’nun dedesine ve devletin ettiği zulme bağlarken şu sözleri ediyor:

“Şimdi Hacı Musa bey diye birisi vardır bizim tarihimizde, bu ülkenin tarihinde. Bir Kürttür, Mutki aşiretinin liderlerindendir, Salih Mirzabeyoğlu’nun da büyük büyük dedelerinden biridir, şimdi bu Kürt isyanlarından birinde kendisine sığınan birini vermemek uğruna devlet tarafından hemen hasım ilan ediliyor ve Hacı Musa Bey de muazzam bir direniş ve yiğitlik gösteriyor vermiyor, teslim etmiyor. Çember, etrafındaki çemberi daraltıyorlar ve çocuğuyla beraber, yeğeniyle beraber, dağa çıkmak zorunda kalıyor, devlet bunu dağda öldürüyor, “.[7]

Sırrı Süreyya’nın burada tam olarak tarihi nasıl bir değil iki kere çarpıttığını anlamak için bir kaç şey bilmek gerekiyor. Birincisi Hacı Musa’nın kim olduğu, ikincisi Sırrı Süreyya Önder’in kaynak olarak aldığı Mirzabeyoğlu’nun Tilki Günlüğü adlı kitabında konunun nasıl işlendiği.

HACI MUSA KİMDİR?

Hacı Musa Kronolojisi

Nakşibendi tarikatının ileri gelenlerinden Hacı Musa Bey -kimileri ona Kürt Musa da der, Sırrı Süreyya Önder’in de belirttiği üzere İBDA-C Lideri Salih Mirzabeyoğlu’nun[8] büyük dedesidir. Hacı Musa’yı torununun bakış açısıyla tanımak için Mirzabeyoğlu’nun Tilki Günlüğü[9] adlı eserine bir gözatmak gerekiyor. Mirzabeyoğlu soyağacını şu abartılı cümlelerle çıkarıyor:

“Mutkî Aşireti Reisi Hacı Musa Bey, onun oğlu İzzet Bey, onun oğlu Hacı Muammer Bey, onun oğlu Salih Mirzabeyoğlu… Büyük sahabî, «Seyf-ül İslâm-İslâmın kılıcı» lâkablı Halid bin Velid Hazretlerine kadar bir şecere… Oradan gelen bir kolun yataklandığı yerdir Muş!..….. Baba soyum, «Allah’ın çekilmiş kılıcı» diye anılan, büyük sahabi Halid bin Velid Hazretlerine dayanır… Mûsâ deyince… Efsanevî bir yiğitlik şahsiyeti olan, dedem İzzet Bey’in babası ve Mirza Bey’in oğlu Mûsâ Bey… “.[10]

Bu, Mirzabeyoğlu’nun anlattığı Musa Bey’dir, diğer bir deyişle şimdiye kadar okuduğumuz Musa Bey bir “dava adamı”, bir “kahraman”dır. Oysa Mirzabeyoğlu’nun övündüğü Hacı Musa Bey Kürt tarihçileri de dahil ciddi araştırmacılarının hiçbirisi tarafından bir kahraman olarak kabul edilmez[11]. Onun acımasızlığı bugüne kadar başta Recep Maraşlı, Mehmet Emin Bozarslan ve Naci Kutlay olmak üzere bir çok Kürt entelektüeli tarafından da defalarca konu edilmiş, eleştirilmiştir. Hacı Musa Bey kimdir bilmeyenler için Naci Kutlay’dan okuyalım:

“Kürt feodallerinden bazıları bu karşıtlığı ileri götürmediler, ancak kimileri de kan düşmanlığı noktasına taşıdılar. Muşlu Hacı Musa Bey bunlardan biridir. Mirza Bey’in oğludur Musa Bey. Kasım ve Nuh adında kardeşleri var. Ermenilere yaptıkları baskıyla ünlüdür. Ermeni papazın yeğeni Kaspartın (sic) kızı  Guloya (Gülizar) yaptıklarına Avrupalı devletler karşı çıktılar….. Hacı Musa ve Nuh Bey’ler Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra Suriye’ye kaçtılar. Hacı Musa orada hastalanarak öldü ve kardeşi Nuh Bey, birlikte Türkiye’ye geçmekte oldukları Kör Hüseyin Paşa’yı öldürüp, kesilen başını Van Kolordu kumandanına teslim ederek kurtuldu. Yıllar sonra Hüseyin Paşa’nın torunu da Muş Camisi’nin önünde Nuh Bey’i öldürdü. Serhat bölgesinde Ermeni karşıtlığı ve katliamının alt yapı taşlarından biri de bu olaydır.”[12]

Naci Kutlay aynı zamanda Gülizar olayından iki sene önce 1887’de Hacı Musa’nın daha önceki baskı ve saldırılarından dolayı ceza aldığını yazar fakat Hacı Musa’nın hapisten çıktıktan sonra kendisini şikayet ettikleri için Ermenilere zulmü katlandırıp katmerlendirdiği yine yazılanlar arasındadır. Ayrıca Hacı Musa’nın bölge halkları ve yabancı ülke konsoloslukları nezdindeki şöhreti Ermenilere yaptıklarıyla sınırlı değildir. Hans Lukas Kieser’in Türkçe’de yayınlanmış Iskalanmış Barış: Doğu Vilayetleri’nde Misyonerlik, Etnik Kimlik ve Devlet 1839-1938 adlı eseri de dahil pek çok kaynakta Dr. George C. Reynolds ve arkadaşı George C. Knapp’in Bitlis’te yapılan bir toplantıdan dönerken aralarında Musa Bey’in de bulunduğu üç Kürt tarafından ağır yaralandıkları anlatılır[13]. Bu olay “Osmanlı ile Amerika arasında diplomatik krize neden olacak kadar”[14] büyür.

SIRRI SÜREYYA ÖNDER’İN “HACI MUSA”’SI

Mirzabeyoğlu’nun yazdıkları ve Önder’in anlattıkları dinlendiğinde görülüyor ki Önder’in referansı Tilki Günlüğü’dür, ama Önder anlaşılması mümkün olmayan bir nedenden Tilki Günlüğü’nü de kendi kafasına göre yorumluyor.

Oysa aynı olayı Mirzabeyoğlu daha farklı anlatıyor:

“Şeyh Selâhaddin’in bir meseleden dolayı hükümetle arası bozulmuş, söylentiye göre 40 ile 100 arasındaki aile efradı ve adamlarıyla birlikte İzzet Bey’e sığınmıştır. (…) Şeyh Selâhaddin ve adamları, İzzet Bey’in yanında bir seneye yakın kalıyorlar… Bu arada Musa Bey Şeyh Selâhaddin’in affı için Mustafa Kemâl’e mektup yazıyor… O da borcunu ödüyor ve Şeyh Selâhaddin işin içinden sıyrılıyor. Daha önce İzzet Bey’den onun teslimini isteyen hükümet, “ben evime sığınmış olanı vermem, o benim misafirimdir!” diyen İzzet Bey’le limonîleşmiştir. Ardından gelişen hadiseler boyunca, İzzet Bey’le hükümetin arası açılır…”

Görüldüğü gibi S.S. Önder’inki tamamen yanlış ezbere dayalı, abartılı, üstünkörü bir tarih anlatımı. Halbuki ne Musa Bey anlattığı gibi “muazzam bir direniş sergiliyor” ne de Şeyh Selâhaddin’in sığındığı kişi Musa Bey’dir. Şeyh Selâhaddin, Musa Bey’in oğlu İzzet Bey’e sığınmıştır Tilki Günlüğü‘ndeki anlatım bu yöndedir. Kendi anlattıklarıyla başvuru kaynağı karşılaştırıldığında bu bariz hatası da ortaya çıkıyor S.S. Önder’in.

Kaldı ki Ermenilerle Kürtler arasındaki ilişkiler tarihte en kötü dönemini yaşıyorken bile ortak duyguları yer yer Musa Bey’i lanetlemek olmuştur. Naci Kutlay Dipnot dergisi için yazdığı daha sonra Gelawej websitesinde de yeniden yayımlanan yazısında kınama eyleminin yaygın olmamakla birlikte yayınlardan takip edilebileceğini söyler:

“1894-96 yıllarındaki baskılar ve öldürme olayları özellikle Kürt aydınlarını harekete geçirdi. Kürt basını ve İTC’deki Kürtlerin bu yollu eylemleri bir ölçüde etkili oldu. Kürt önderleri Ermenilerle şiddet olaylarını kınayan yaklaşımlarda bulunmadılar. Bazı yazılı makale ve çağrıları aşmadı bu çabalar. Osmanlı Devleti’ni terk eden yurt dışındaki Kürtlerdi kırımları eleştirenler. Bunların çoğu İTC’deki Kürt yurtsever aydınlardı. Dr. Abdullah Cevdet, Dr. İshak Sükuti, Bedirhanzadeler (Abdurrahman ve Abdürezzak vd). Abdullah Cevdet, ‘Bir Kürd’ imzasıyla yazdı, bu makaleler ve bildiriler Ermenice Troşak ve Kürdistan gazetelerinde yayuınlandılar (sic). ‘Kürtlere Çağrı’, 8 Haziran 1898 tarihli Troşak’ta yayınlandı ve imza ‘Dr.S.’dır.  ‘Ey Kürtler! Bu asır bilim asrıdır, dağlar içinde bilgisizliğin vakti geçmiştir…’ diye başlayan uzun makale ya da çağrı Kürtleri Ermenileri öldürmemeye ve Sultan‟a karşı çıkmaya çağırıyor. ‘…Sultan Hamid ne halifedir ve ne de padişahtır. O bir caniden başka bir şey değildir ve bu cani size Ermenileri öldürün diyor, fakat siz niçin “biz komşularımızı öldürmeyiz” diyemiyorsunuz?…’ (….) ‘Ermeniler zülme karşı çıkmakta ve bu uğurda kanlarını dökmektedirler. Peki siz niçin halen hareketsiz duruyorsunuz?…’ (…) ‘Ermeniler sizin dostunuzdur. Siz onlarla birlikte 2000 senedir yaşamaktasınız. Bunun için Ermeniler size dost komşulardır. (…)’ 1899’da Taşnak Ermeni Partisi istemiyle yayınlanan Ermenice Troşak gazetesi Jön Türk, Makedonya ve Kürt önderlerine yine çağrıda bulunur, Troşak’da yazmalarını ister. ‘Kürdistan’ redaktörlerinden bir Kürt aydını da yazar. Makale Kürtçedir, Troşak gazetesi tarafından Ermeniceye çevrilerek yayınlanır. ‘(….) Ermeni kırımları esnasında medeni dünyadaki bütün gazetelerde, Kürtlerin, komşuları Ermenileri öldürmekte olduğu yazılarak, bu haysiyetsizliği tamamiyle Kürtlere bulaştırdılar. Fakat ben gerçeğin ortaya çıkmasını isterim. Musa Bey‟in muhakemesi olurken bile birçokları biliyordu ki, Musa Bey o suçu yalnız kendi başına işlememiştir. Bunun böyle olduğunun en büyük delili, Musa Bey‟in suçlu olmasına rağmen mahkeme tarafından suçsuz sayılmasıdır…”

Diğer bir deyişle bu satırların yazarı Musa Bey’in ancak devletin göz yummasıyla varolabileceğini gayet iyi biliyordur.[15] Kutlay Ermenilere karşı yaklaşımın aşiretler arası farklılığına dikkat çekmek için başka bir toplantıya dikkat çeker:

“…bu toplantıda Kürtlerin Büyük Şeyhi Şeyh Ubeydullah ayağa kalkarak toplantıdakilere şunları söyledi: “Çok eski zamanlardan beri Ermeniler ve Kürtler bu topraklarda komşu olarak yaşamaktadır. Şayet biz bugün onları kırarsak, yarın da Türkler bizi kıracaktır. Ben zannediyorum ki Kürtler bunu sezinlerler ve tahmin ediyorum ki, bu cellatlığı yapmak isteyecek olan herhangi bir Kürt bulunsun…”[16]

Bunların yanısıra ve hatta belki bunlardan daha çok bilineni Musa Bey hakkında ortak hafızanın ürettiği eserlerdir. Örneğin Kürt Dengbejleri, Musa Bey’in zulmü karşısında Gulo’nun çektiği acıyı yüreklerinde hissedebilmişler, kendilerini Gulo’nun yerine koymuş, onun ağzından bir de ağıt yakmışlardır. Bu ağıt hem Kürtçe hem de Ermenice söylenmektedir.

“Wayê! wayê! wayê! wayê!

Berf dibare tevî bayê,

Hecî Müsayê min nekuje ez güne me,

Tu Kurmanci ez File me,

Tu serê min kurki bi gizana

Goştê min bidî ber kerpetana,

Ez serê xwe nadim li ser balgîyê Musulmana.

Way! Way! Way! Way!

Tipi şeklinde kar yağıyor,

Haci Musa öldürme beni,

günahım,

Sen Kürt ben Ermeniyim,

Başımı usturaya da vursan,

Etimi kerpetenle koparsan da,

Yine de Müslümanın yastığına baş koymam ben.”[17]

Mehmet Bildirici, Gülizar’ın torunu Türkiye ve dünyada konuyla ilgilenenler arasında oldukça bilinen tarihçi Anahid Ter-Minasyan’ın da katıldığı Van, Muş, Elazığ gezisinde bir gözlemde bulunuyor: “Muş kökenli Anahid Ter-Minasyan’ın yayası (anne annesi) Gülizar, Kürt Beyi Musa Bey tarafından kaçırılıyor. Mahalli sanatçı Cahit Bey, bu olayı Kürtçe olarak şiirle anlatıyor. Madam Anahid durumu sevinç, hüzün ve gözyaşları ile dinliyor.”[18] (Gulo’ya yakılmış ağıdın Ermenicesini şuradan dinleyebilirsiniz -Yusuf Paşa’ya teşekkürlerimizle.)

http://www.youtube.com/watch?v=49oJBH5FnxU

TARİH ve CİDDİYET

Yukarıdaki bilgiler ışığında Sırrı Süreyya Önder’in konuşması bir kaç nedenle mesleki ve siyasi etik açısından sorunludur. Birincisi Sırrı Süreyya Önder ödevini yeteri kadar yapmadan konu hakkında konuşup “bilgi” yayma selahiyetini kendisinde görmüştür. Hacı Musa Bey tarihte önemi olmayan müphem şahıslardan biri değil, hem 1800’lerin ikinci yarısında artık katlanılmaz hale gelmiş Ermeni katliamlarında hem de 1915’de Muş’un Ermenilerden temizlenmesinde kilit rol oynayanlardan birisidir. Hacı Musa Bey’in torununun anlatımlarından beslendiği gayet açık olan Sırrı Süreyya Önder bu vesileyle hem programı o akşam seyretmiş ve daha sonra internet üzerinden seyredecek tek tek izleyiciler düzeyinde düzeltilmesi asla mümkün olmayan bir dezenformasyona neden oluyor, hem de, muhtemelen farkında olmadan, bir katilden de kahraman yaratmış oluyor. Oysa Mirzabeyoğlu bile dedesinin kimliğini açıklarken Kürt yurtseverliğine bir vurgu yapmıyor okuduğumuz çalışmasında. O’nun yerine S.S. Önder anlaşılması çok da mümkün olmayan bir nedenle bu vurguyu yapıyor. Musa Bey’i önce Kürt yurtseverliğine sonra kahramanlığa taşıyor. Ancak yine de belirtmek gerekir ki Sırrı Süreyya’nın içine düştüğü durum özellikle Ermeniler ve Kürtler konusunda söz söyleyebilmenin ve hatta popüler kitap yazmanın herhangi bir ciddi standardı olmayan, zaman zaman yarı akademik çeşitlemeleri de olan son derece kolaycı bir popüler kültür ortamının bir kişide yeniden kristalleşmesidir aslında. Ancak Sırrı Süreyya bu konuda yalnız değildir, dolayısıyla bu yazdığımız yazı da Sırrı Süreyya’nın söylemine göre daha fazla ya da ona yakın ölçüde sorunlu, tarih, tarih yazımı ve bunun gündelik popüler siyasi (ya da kendisini siyasetin dışında sanan) yansımaları olan yazar, gazeteci ve/veya akademisyenlere değinmemesi nedeniyle eksiktir aslında. Esas sorunsallaştırılması gereken bu konularda söz söyleme veya kanaat önderliği rolü oynamaya ilişkin olması gereken süreğen bir huzursuzluk yerine her durumda kendisini belli eden huzur, selahiyet ve rahatlıktır. “Bir kitap okudum, bir Ermeni arkadaşım var” türünde, bir genel geçer akademik ya da gazetecilik standardına tabii tutulduğunda iler tutar bir yanı kalmayan, kıymeti konuya hakimiyetle alakası olmayan kendi gazetecilik tarihinden yahut sosyal ağ ilişkilerinden menkul, yüzbinlerce insanın hayatının söz konusu olduğu bir durumda kendi selahiyeti ve mesnetsiz iktidarıyla hiçbir sorunu olmayan bir yazma çizme durumu ortama hakimdir. Taner Akçam’ın Taraf’ta çıkmış yazısında[19] da eleştirdiği gayrıciddi ve gayrıentellektüel bu umursamazlık oldukça sorunludur[20] ve üzerinde ciddiyetle uzun uzun düşünmeyi gerektirmektedir.

Madam Anahid’in sevinç, hüzün ve göz yaşlarını paylaşmaya çalışmak ancak meselenin derinliği ve zorluğunun farkında bir huzursuzluk ve ciddiyetle mümkündür. Yoksa insan aynı saniye içinde günümüzden bir katili lanetlerken geçmişten bir katili aklar pozisyonuna çok rahat düşebilir. Sırrı Süreyya Önder’den beklediğimiz akademisyenlik kriterleri değildir ancak ciddi bir gazetecilikte bile bir torunun yazdığı kitaptan hareketle söz söylenemeyeceği aşikar olmalıdır. Dolayısıyla özellikle bu konularda salt iyi niyet değil azami bir özen ve ciddiyet standardı beklemek sanırız en doğal hakkımız.


[1] Recep Maraşlı’ya kitabının bir bölümünü bizimle elektronik olarak paylastığı, Taner Akçam’a yazının çeşitli versiyonlarını okuyup tavsiyede bulunduğu ve Vincent Lima ve Marc Mamigonian’a elimizde olmayan kaynakları sağlama konusundaki yardımları için çok teşekkürlerimizle.

[2] New York Üniversitesi, Siyaset Bölümü

[3] Yazar, İsviçre.

[5] Noam Chomsky’nin konu hakkındaki yazısı için http://www.guernicamag.com/blog/2652/noam_chomsky_my_reaction_to_os/

[6] “İşte bu kadar” http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2000/01/27/175669.asp Operasyonda İBDA-C üyeleri direnirler, bu direnişleri özel timin bir süre cezaevini ele geçirmesine engel olduysa da daha sonra özel tim iş makinalarıyla duvarları yıkıp Metris cezaevini ele geçirdi. Operasyon neticesinde Sancar Kartal öldürüldü. Mirzabeyoğlu ve arkadaşları da yoğun işkenceler görmüşlerdi. Kesilmiş saçları sakalları arasından  kan sızan görüntüleri günlerce televizyon ve gazetelerde işlendi. İHD İstanbul Şube Başkanı Eren Keskin ‘‘Dün cezaevinde bir insan öldürüldü. İnsanlar işkence edilerek duruşmaya getirildi. İnsanların düşüncelerini, inançlarını belirleyen görünümlere sahip olmak gibi bir hakları vardır. Bunu bozmak başlı başına bir işkencedir’’ dedi. Eren Keskin, bütün olanların Türkiye’nin devlet gücünü kanıtlamak için yapıldığını söyleyerek, ‘‘Türkiye gücünü böyle kanıtlıyorsa bravo. Başka birşey diyemiyorum. İHD olarak protesto ediyoruz’’ diye konuştu. Mirzabeyoğlu 2005 yılında protestolara neden olan cezaevi tecrit uygulamaları esnasında da tek kişilik hücreye kapatılmış, 2007 yılında gazetelerde yayımlanan duruşma haberlerinde ise kendisine işkence yapıldığı iddiasında bulunmuştu.

[7] Sırrı Süreyya Önder, “Salih Mirzabeyoğlu’na İşkence Son Bulmalı” Tv 24  http://www.youtube.com/watch?v=CCqBOsRrPRY

[8] Salih Mirzabeyoğlu, İBDA-C Lideri Salih İzzet Erdiş’in kod adıdır.

[9] İslami sol bir mücadele çizgisi izleyen ve uzun yıllardan beri hapis hayatı yaşayan torun Salih Mirzabeyoğlu kendi ailesini çok iyi tanıyan birisi, Tilki Günlüğü’nden bu açık anlaşılıyor ve Mirzabeyoğlu bir utanç yaşamıyor dedesinden dolayı, yaşaması da gerekmiyor tabii. Ancak bu durumda tam aksine dedesi onun için bir gurur kaynağı.

[11] Musa Bey hakkında ayrica bkz. Recep Maraşlı, “Bir Prototip Olarak Mutkili Hacı Musa Bey Olayı”, Ermeni Ulusal Demokratik Hareketi ve 1915 Soykırımı, İstanbul: Pêrî Yayınları, 2008, s. 298-313.; Raymond Kevorkian, The Armenian Genocide: A Complete History, London: I.B. Tauris, 2011, s.235-237, 345-46.; Esat Uras, Armenians in History and the Armenian Question, Documentary Publications, 1988, s.715-716; Kamuran Gürün, The Armenian File: The Myth of Innocence Exposed, Nicosia: Rüstem, 1985, s. 131-135; Kemal H. Karpat, The Politicization of Islam: Reconstructing Identity, State, Faith and  Community in Late Ottoman State, New York: Oxford University Press, 2001, s. 218,; Dikran Mesrob Kaligian, Armenian Organization and Ideology under Ottoman Rule: 1908-1914, New Jersey: Transaction Publishers, 2009, s. 98.; Arman Kirakosian, British Diplomacy and the Armenian Question: from 1830s to 1914, New Jersey: Gomidas Institute, s. 153-159. Bu yayınlardan resmi tarih tezine destek olanlarda bile Musa Bey’in Osmanlı mahkemeleri tarafından kayırıldığının izi sürülebilir. Örneğin Recep Maraşlı kaynak olarak kullandığı Niğde Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Doç. Musa Şaşmaz’ın, “Kürt Musa Bey Olayı (1883-1890)” isimli bu çalışması hakkında “Osmanlı, Amerikan ve İngiliz arşivlerinden derlenip karşılaştırılan belgelerle, İstintak Mahkemesinde Musa Bey hakkında yürütülen 8 ayrı davanın iddianame, kararname ve sorgu zabıtlarından örnekler verilmektedir. Musa Bey Davası hakkında haftalık “Cerîde-i Mahâkim” dergisinde yayınlanan dokümanlar, davaların içeriği kadar o günkü toplumlar arası ilişkiler hakkında da dikkate değer ayrıntılar içermektedir.” demektedir

[13] Hans Lukas Kieser, Iskalanmış Barış: Doğu Vilayetleri’nde Misyonerlik, Etnik Kimlik ve Devlet 1839-1938, İstanbul: İletişim Yayınları, s.80.

[14] Recep Maraşlı, “Bir Prototip Olarak Mutkili Hacı Musa Bey Olayı”, Ermeni Ulusal Demokratik Hareketi ve 1915 Soykırımı, İstanbul: Pêrî Yayınları, 2008, s. 298.

[15] Nitekim devletin Musa Bey’i meşrulaştırması imparatorluğun dağılmasıyla son bulmaz. Tarihçi Ayşe Hür’ün Uluğ İğdemir’in Sivas Kongresi Tutanakları adlı 1999 tarihli eserinden aktardığına gore “4 Eylül 1919’da açılan Sivas Kongresi’nde Mustafa Kemal ve arkadaşlarıyla beraber sadece 38 kişi hazır bulundu. Kongre’ye Osmanlı dönemi yöneticilerinden İttihatçı Mazhar Müfit’in (Kansu) dışında herhangi bir Kürt asıllı katılmadı. Diyarbakır temsilcisi olarak giden İhsan Hamid, Sivas’a yetiştiğinde kongre sona ermişti. Ancak, kongreye katılmayan İhsan Hamid, Sadullah Efendi ve Hacı Musa Mutki adlı üç Kürt reisi, 12 üyeden oluşan başkanlık konseyine seçilerek Türk-Kürt ittifakı zahiren de olsa kuruldu. Kongreye damgasını İttihatçılık ve manda meseleleri vurduğu için, Wilson Prensipleri uyarınca ‘kendi kaderini tayin hakkı’ gibi konular ele alınmadı. Kongrenin sonuç bildirisinde sadece “Milli iradeyi temsil etmek üzere Millet Meclisi’nin derhal toplanması mecburidir” gibi muğlak bir ifadeyle yetinildi ve Ankara’ya doğru yola çıkıldı.” http://www.taraf.com.tr/haber/osmanlidan-bugune-kurtler-ve-devlet-2.htm

[17] Recep Maraşlı (a.g.e) bu konuda şöyle der: “M.Emin Bozarslan ve Naci Kutlay Muş bölgesinde sözlü halk edebiyatında yer eden bu ağıdın iki versiyonunu yazıya aktarmışlardır. Ayrıca bölgede öğretmenlik yapmış olan Ermeni ihtilalcilerinden Mihran Damadyan’ın derlediği bir versiyon [Taron (Muş) Halk Şarkıları, Talvorik Çocukları] ile Gulizar’ın kızı Armenuhi Kevonian’ın ailesinden derlediği başka versiyonlar da yayınlanmıştır.”

[18] Aktaran Mehmet Bildirici, Haycar Van-Muş-Elazığ Gezisi, Rehber Sarkis Seropyan, Düzenleyen Lora Baytar.

[19] Taner Akçam, Huzur İçinde Bir 24 Nisan http://www.taraf.com.tr/haber/huzur-icinde-bir-24-nisan-2.htm

[20] Bu umursamazlığın bizzat taşıyıcısı olanların herhalde az gelişmişlik tarihinin acı bir şakası olarak entelektüel olarak anılması ise ayrı bir yazı hatta tez konusudur

Advertisements

6 Responses to “Sorumluluk, “Kahramanlık” ve Sırrı Süreyya Önder”

  1. Bahsi geçen Gûlo’ya ait ağıtlar bugün Lilith Pipoyan ve Hasmik Harutyunyan tarafından seslendiriliyor.
    Ermenice bilmediğimden ötürü ilk dinlediğimde çok ilgili olmasa da Hrant ve Rakel’in resimleri ile bir video yayınlamıştım.
    En azından ağıdın bilinmesi açısından önemli diye düşünüyorum.

    Lilith Pipoyan – Gûlo
    https://www.facebook.com/video/video.php?v=1259282094456&oid=38388996866

    Hasmik Harutyunyan – Gûlo
    https://www.facebook.com/video/video.php?v=160298584030752&oid=156826484357675&comments

    Yalnız Gûlo’nun ağıdının sözleri yazıda yer alan sözler değil çeviride. Kürtçesi farklı bir şey olmalı ancak Ermenicesindeki ağıdın sözleri farklı.

    I went out of the house,
    I looked and Gulo wasn’t home,
    I sat down and cried, oh Gulo, yaman Gulo.

    Gulo went to the cellar,
    where there was honey and butter,
    and cold water to drink, oh Gulo, yaman Gulo.

    Gulo went to the spring,
    I have neither you nor your cold water,
    and your heart burns me, oh Gulo, yaman Gulo.
    Gulo goes out of the house,
    I go to where she beckons,
    but she pretends not to know me, oh Gulo, yaman Gulo.

  2. Seçim notları

    Sırrı Süreyya ÖNDER Güncellenme : 31.05.2011 07:58Alanlarda çalışırken hak ihlalleri bahsinde net bir tavrın içinde durmaya gayret ediyoruz.

    Gelin görün ki bunu yaparken, kendimiz hiçbir mazeretle açıklanamayacak ihmaller ve özensizliklere düşüyoruz.

    Böyle durumlarda yapılacak tek şey özür dilemek ve ders çıkarmaktır.

    Bunu samimiyetle yapamayanlar “Bir hatayı büyütmek istiyorsanız onu savunun” sözündeki duruma düşerler.

    Bu hataların birincisi, LGBT bireylerin durumuna dair seçim bildirgemizde yer alan yaklaşıma broşürümüzde yer vermemek şeklinde gelişti.

    Bu hatanın nasıl bir trafik içerisinde vuku bulduğunu paylaşmak ve özür dilemek için LAMBDA Derneği’nde bir buluşma düzenledik.

    Orada bütün açıklığıyla bunun hesabını verip özür diledim.

    Çıkardığımız sonuç: Eşcinsellerin duyarlılıklarına, sorunlarına ve durumlarına daha yakın ve içeriden durmaya karar vermek şeklinde oldu.

    Bu özürümün LGBT bireylerle sınırlı kalmaması için bunu kamoyuyla da paylaşmayı bir görev bildim.

    İkinci buluşma aralarında ağırlıklı olarak feministlerin bulunduğu kadınlarla oldu.

    Böyle bir düşüncede olmamama rağmen, dilime sızan “Maço” kavramların kullanımından doğan sorunlar ve bunların vahameti dile getirildi.

    Çok utandım. Bu meselede kaydetmem gereken mesafenin farkına vardım.

    Üçüncü olay Ermeni halkıyla ilgili.

    Yaklaşık bir yıl önce “Kürt Musa” hakkında, “Kafa Dengi” programında kullandığım olumlayıcı uslüp iki yanlış içeriyor.

    Birincisi, olayın kahramanı “Kürt Musa” olmamasına rağmen, benim bu öyküyü onun üzerinden anlatmam.

    İkincisi, Ermeni katliamındaki rolünü bilmemem.

    Ayda Erbal’ın yazısı bunu tekrar gündeme getirdi.

    Yazdığı uyarıya tümüyle katılıyorum.

    “Bilgi eksikliği-özensizlik” saptaması doğrudur.

    Bilinmeyen kısmı şudur:

    Bu meselede, hemen onu takip eden programda bir “düzeltme-açıklama” yaptım.

    Büyük katliamlarda ağır sorumluluk ve işlevi olanların tarih hafızamıza nakşedilmesi ve bizim daha dikkatli olmamız bu hataların önüne geçecektir.

    Ermeni halkıyla yaptığım buluşmalarda bu konu üzerine düşüncelerimi de sorulmadan anlatmaktayım.

    İçinden geldiğim devrimci gelenek “eleştiri” kültürünü yeterince içselleştiren bir anlayışın sahibidir. Hatalarımızı kabul ederken “ama” diye bağlaçlar ve sonrasında kurulan cümleler gereksizdir.

    Süreç, başta emek ve özgürlük savunusu olmak üzere, bütün halkların ve ötekileştirilip yok sayılanların hak savunucusu olma yükümlülüğü vermiştir.

    Bunun ruhuna ve onuruna uygun davranırken daha özenli olmamız tarihi bir sorumluluktur.

Trackbacks

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: