Cümlenin Ahı: Sırrı Süreyya Önder’in Seçim Notları Üzerine Bazı Notlar

by Burcu Gürsel

Mohammad Bazzi – Multitudes Coming Forth

 

Sırrı Süreyya Önder’in böylesine hassas bir zamanda üç ayrı özür ve düzeltmeyi birden konu alan bir yazı yazması anlamlı ve kuşkusuz kendi içerisinde değer taşıyan bir davranış. Ancak Ayda Erbal ve Erdem Özgül’ün yazdıkları eleştiriye cevaben yazdığı bölümdeki bir cümle beni özellikle düşündürdü, öyle ki “yanlış mı okudum acaba” kaygısıyla geriye dönüp tekrar okudum ve daha sonra beni rahatsız eden meselenin müteakip cümlelerde perçinlendiğini farkettim.  Yazının bütünü burada bulunduğundan  doğrudan konuya giriyorum. Önder,  “Kürt Musa” hakkında daha önce çizdiği tablodaki bilgi eksikliğini sonradan düzeltmiş olduğuna dikkat çekerek, hem daha “özenli” bilgi aktarımından, hem de katliamlarda sorumluluk sahiplerinin “hafızamıza nakşedilmesi” gereğinden dem vuruyor.

Ancak şu cümle bana aynı derecede (hatta daha da) önemli sorgulamaların gerekliliğini hatirlattı: “Ermeni halkıyla yaptığım buluşmalarda bu konu üzerine düşüncelerimi de sorulmadan anlatmaktayım.”  İster istemez bu bir cümleden iki ayrı çıkarımda birden bulunuyorum:

1. Keşke Önder, genel olarak bu konuları sorulmadan gündeme getirdiğini kastediyor olsaydı. Bu konuların “mesele” yapılmadığı, ya da mesele yapılmasının düşmanca karşılandığı ortamlarda sorulmadan söz konusu edilmesi hayranlık uyandırıcı bir cesaret göstergesi olur. Ancak sadece “Ermeni halkıyla” yapılan buluşmalarda “bu konu”nun gündeme getirilmesi başka bir anlam taşıyor. Olumlu tarafından bakacak olursak, bir siyasetçinin, dert sahiplerini muhatap aldığı, yani dertlerini kaale aldığı bir tablo görebiliriz. Fakat asıl mesele, zaten toplumsal  sorunların şu ya da bu grubun, ayrı ayrı, ‘kendisine has’ derdi olarak algılanmasında değil mi? Sorumluluk, sonuç, ya da gösterge olarak toplumun bütünü etkileyen sorunlar  toplumun geneline hitaben, ya da tutarlı bir yaygınlıkta ele alınmalı değil midir? Bu konuların “Ermeni halkı” ile gündeme getirilmesi daha çok nabza göre şerbet vermek olmaz mı? Bilgilendirilmesi ya da bilinçlendirilmesi gereken onlar mıdır ki, “sorulmadan anlatmak” onlara yönelik bir tutum olsun?  Bu sorulara verilebilecek cevaplar ne olursa olsun, takıldığım cümleden anlaşılan, Ermeni dinleyicilere başka, diğer dinleyicilere başka (konularda) anlatılar sunulduğudur.

2. Gelelim bu “sorulmadan anlatmak” meselesine. Madem konu, Ermenilerle, onlara dair meseleleri paylaşmak varsayımı üzerinden ilerliyor, o zaman “sorulmadan anlatmak” en hafifinden, tarafların çatışması ve hiyerarşisini çağrıştıran bir imge kurguluyor. Bu yaptığım biraz hassas ve sözcüklerin bilinçaltına kayan bir yorum olsa da, buradaki imgede hem, eninde sonunda Ermenilerin “bu konu”yu soracak, sorgulayacak olması endişesi, hem de Ermeniler daha sorup sorgula(ya)madan “bu konu”ya—ve duruma—hakimiyetini gösterebilen bir Temsilci olma kaygısı seziliyor.

Nitekim işbu okuyucunun bir tanecik cümleden peşpeşe çıkarsadığı  bu iki rahatsız edici yorum, tescilini Önder’in yazısındaki müteakip iki ana fikirde bulabilir. Birincisi: “İçinden geldiğim devrimci gelenek ‘eleştiri’ kültürünü yeterince içselleştiren bir anlayışın sahibidir. Hatalarımızı kabul ederken ‘ama’ diye bağlaçlar ve sonrasında kurulan cümleler gereksizdir.”

Siyasi savunma niteliği taşıyabilecek bir yazıda (ki yazı tersini iddia etse de bu niteliği taşımasında bir sakınca yok), bu tür önermeler normal karşılanabilecek olsa dahi, devrimci geleneğin eleştiri kültürünü “yeterince içselleştirmesi” hem bir varsayım, hem de bir paradoks. Herhalde ki ihtiyaç duyduğumuz, “eleştirinin yeterliliği” kriterinden çok, eleştirinin sürekliliği, çeşitliliği, etkinliği, eleştiri ortamının özgürlüğünün sağaltılması, geliştirilmesi ve genişletilmesi. Eleştirinin “yeterli” miktarına erişme iddiası eleştiri kültürünün ta kendisiyle ters düşmez mi? Kimler devrimci gelenekten geliyor sorusuna girmeden de, Türkiye’de “sol” camianın da gerek söylemleri, gerek liderleri ve gerek alan belirleyici reflekslerinde  cinsiyet, etnik köken, ve nesil ayrımcılığına düştüğü, ve bu durumun altı çizildiğinde sansürcü, susturucu ve tabusal reflekslere başvurduğu sıkça gözlemlenebilir.  Bir örnek verecek olursak, Ayşe Günaysu’nun bir yazısında dile getirdiği gibi, Türkiye’de entellektüellerin rollerinin eleştirildiği bir saatlik bir panel dahi daha vukuu bulmadan engelleme ve kötüleme çabalarıyla, panel süresince de yer yer müthiş bir hassasiyetle karşılanmıştır. Bunda şaşılacak bir şey yok aslında, tıpkı bu olgunun değişmesi ümidimizde şaşılacak bir şey olmadığı gibi. Ancak halin böyle olmadığını iddia etmek gerçekten şaşırtıcı olur.

Son olarak, yine hemen bir sonraki cümleyi ele almak isityorum. Önder diyor ki, “Süreç, başta emek ve özgürlük savunusu olmak üzere, bütün halkların ve ötekileştirilip yok sayılanların hak savunucusu olma yükümlülüğü vermiştir.” Bu cümlede “süreç”, nasıl bir öznedir ki, birilerine, ötekinin adına, öteki için, ötekinin yerine, ve belki de ötekine rağmen ötekinin savunuculuğu yükümlülüğünü bahşetmektedir?  Bu “süreç” ile kastedilen, belki bir sonraki cümlede dile getirilen “tarihi bir sorumluluk”daki ‘tarih’dir; belki de aşkın, âli, geniş ve mistik bir ‘zaman’dır sözkonusu olan; belki ‘Türkiye’nin demokratikleşme süreci’ gibi bir süreçtir, belki de ‘seçim süreci’dir, bilinmez. Ancak nasıl bir süreç ise bu,  cümleden düşmüş olan asıl özneye—yazara—ötekinin üzerinde bir “sorumluluk”, bir “yükümlülük” vermeye kadirdir. Bu yükümlülüğün, bir nesnenin adına üstlenildiğini görebiliyoruz:  bütün halklar ve ötekileştirilip yok sayılanlar. Zira, bu tür bir toplumsal temsilci modelinde öngörülen, ötekileştirilip yok sayılanlar daha soramadan, kâh onların yerine, kâh onların nabzına göre sorunları ele almaksa eğer, hedef onların kendi haklarını savunmaları, temsilcinin de kendisini onların içerisinde ya da yanında konumlandırması değildir. Şüphesiz siyasi “temsil” sorunu sadece belli grupların kendi kendilerini temsil edebilmeleriyle sınırlı değil. Ayrıca temsilci-grup-toplum ilişkisi, temsilcinin hali hazırda bir gruba mensup olmasıyla çözümlenebilecek “tabii” bir ilişki de değil. Nitekim bu yazıda alıntıladığım cümlelerde tartıştığım konumlandırma zaafiyetleri, temsilci örneğin Ermeni olsa dahi geçerli olabilir. Bir alt-gruba mensup bir kişi de kendisini o grupla hiyerarşik (gruba rağmen / grup için) bir temsiliyet ilişkisi içerisinde konumlandırıp, kendi grubunun belirli kesimlerini (ya da diğer grupları) ötekileştirebilir.

Advertisements

One Trackback to “Cümlenin Ahı: Sırrı Süreyya Önder’in Seçim Notları Üzerine Bazı Notlar”

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: