Şairler için Fizik

by Azad Alik

Wiliam Blake, Newton, 1795, Wikipedia Commons

Emre Koyuncu*

Farklı bilimlerin yöntem ve perspektiflerini bir araya getiren yaklaşımlar revaçta. Çoğu zaman somut koşulları oluşturacak altyapıdan yoksun olsalar dahi üniversitelerin de değişik bakış açılarını harekete geçiren çalışmaları övdüğünü gözlemliyoruz. Disiplinlerarası çalışmalar, muhakkak ki disiplinler arasındaki sınırların bulanıklaşması ya da bu sınırlar üzerinde oyuklar açılması anlamına geliyor. Ne var ki böyle bir çalışma biçimi, araştırmalar açısından asla çarpıcılığın ya da öncülüğün garantisi olarak görülmemeli. Aslında bir anlamda bunun neredeyse tersi bir anlayış da etkinliğini koruyor. Özellikle sosyal bilimler dahilindeki birçok disiplinerarası programın hala sınırlarında dolaştığı diğer disiplinler kadar rağbet ya da itibar görmediklerini söyleyebiliriz. Çünkü disiplinlerarası yaklaşım bir taraftan yüceltilirken, diğer taraftan mesele bir uzmanlık ya da birikim sorunu halini aldığında sınırları belirlenmiş bir alana yoğunlaşma gerekliliği her şeyin önüne geçiveriyor.

Farklı uzmanlıklar arasında etkin bir ayrım yapma fikrinin Platonik felsefede büyük bir önem arz ettiğini gözlemleyebiliriz. Platon Devlet’te iyi ile kötü, formlar dünyası ile bu dünya arasında yapacağı ayrımda farklı uzmanlık alanlarını, mükemmel formların dünyevi karşılıklarının dağıtılacağı bir yelpaze üzerinde sıraya dizmiştir. Kökeninde aynı İdea’nın bulunduğu iki farklı üretimi ele alalım örneğin: ressamın ürettiği masa ve marangozun ürettiği masa. Söz konusu skalada ressamın ürettiği masa, marangozun ürettiği masadan daha aşağıda, masanın hakiki bilgisinden nasibini en az alan üretim olarak konumlandırılacaktır. Zira şeylere dair hakikatler, zanaatkârların elinde önce temsillere daha sonra da sanatçılar tarafından temsilin temsiline indirgenmektedir. Böylelikle Platon’un ortaya koyduğu epistemoloji, ilk planda ortaya konulan üretimler arasında fakat arka planda da bu üretimleri birbirinden ayıracak yetkinlik alanları konusunda keskin bir ayrıma müracaat eder. Öyle ki, örneğin şair, kelimenin tam anlamıyla şairliğini bilmeli ve yetkinliği olmayan konularda bilgi üretiminde bulunmaktan kaçınmalıdır. Aksi bir durum Platon için toplumsal yaşantı açısından tam bir felaket anlamına gelir ve bu felaketin önüne geçmenin yolu, şairin, generalin, doktorun, öğretmenin, yöneticinin yetkinlik alanlarının ve bilgi üretimlerinin sınırlarının belirlenip kontrol altına alınmasından geçmektedir. Bu kavrayışa göre en çok da her konunun erbabı olduğunu iddia edenden korkmak gerekir: bu iddia sahibi kişi, olsa olsa bir diğer ‘şarlatan’ın kurbanıdır ve bu yanılgısı bilgi, kanaat, cehalet ve temsili birbirinden ayıracak kapasitesi olmamasından ileri gelir. Her yetkinlik alanı zaten bir cehalet ölçeğinde tanım bulurken bütün yetkinliklere sahip olduğunu iddia etmek en büyük cehalet olacaktır. Platon’un disiplinlerarasılık fikrinden pek hazzetmediğinin örnekleri oldukça çoğaltılabilir. Örneğin İon diyaloğunda, Devlet’te hakiki bilgiyle olan münasebeti üçüncü dereceden bir ilintiye indirgenmiş olan şaire,  çelişkili bir biçimde, ilham yoluyla, ilahi olan ile doğrudan ve kestirmeden bir iletişim imkânı sağlanacaksa da, yetkinlik alanları arasındaki ayrım ısrarla sürdürülmektedir. Söz gelimi rapsod, ne hastalığın ne demek olduğunu bilecek ne de doktora bu minvalde bir telkinde bulunabilecek bir konumdadır; tıpkı bir doktorun seyisin işinden hiçbir şey anlayamayacağı gibi. Peki ya şair?

Aslında mevcut şekliyle disiplinlerarası perspektifi olumlayan güncel yaklaşımların Platonik kavrayışa uzak durduğunu söylemek pek mümkün görünmüyor. Her ne kadar farklı perspektifler bir araya getiriliyorsa da bu, yetkinliklerin yeniden tanımlanacağı bir dağılımla beraber geliyor, sınırlar yeni bilgi üretimi adına yeni baştan çiziliyor. Bugün disiplinlerarasılık deyince ilk akla gelen sibernetik, biyoenformatik ve nörobilimin ayrı birer çalışma alanı olarak adeta bağımsızlıkları ilan edilmedi mi? Bunu sadece disiplinlerarasılık için değil ufak detaylarla farklılaşmış ama aynı düşünce imajından beslenen çokdisiplinlilik ya da çaprazdisiplinlilik kavramları için de söyleyebiliriz. Bütün bu yaklaşımlar, ilk etapta farklı bakışları kucaklamalarının ve sınırlamalara dair gösterdikleri çekincenin aksine Platonik bir yetkinlik alanı fikrinden uzaklaşamamaktadır. Zira, aynı dizge içerisinde yeni bir yetkinlik alanı belirlemekten geri durulduğu anda, üretilen bilginin mahiyeti tereddütle karşılanmakta ve “genel kültür”e indirgenmektedir. Söz gelimi, bugün üniversitelerde mühendislik bölümleri için açılan kültür ve sanat tarihi dersleri ya da bunun sosyal bilimler öğrencileri açısından muadili olan ‘şairler için fizik’ başlıklı dersler çoğunlukla genel kültür vizyonuyla sunulduğundan gerçek anlamda bir hararet ya da hareketlilik sağlamaktan yoksundur. Okullarda edebiyat, fizik, matematik gelişigüzel bir şekilde bölümlenmekte ve herkese önceden belirlenmiş ihtiyaçları oranında servis edilmektedir.

Problemin büyük ölçüde disiplinlerarasılık kavramının yaslandığı ortaklaşalık ya da işbirliği kavrayışından kaynaklandığı fikrindeyim. Bu açıdan ‘ihanet’, bir prensip olarak naif bir karşılıklı sadakatten daha parlak görünüyor. Disiplinlerin sınırlarında bir suç ortaklığı yaratılması gerektiğini söyleyebiliriz: felsefi olan ile felsefi olmayan arasında, ya da bilimsel olan ile olmayan arasında. Bakış açısındaki çeşitlilik belirli bir çalışma alanının tam kalbine yerleşmeli ki farklı perspektif, iki farklı homojen çalışma alanının birlikteliğine değil, bir çalışma alanı içindeki farklı düşünce çizgilerine işaret etmeli: biyolojinin tam orta yerinde bir metalürji ya da yazara suç ortaklığı edecek minör bir geometri. Deleuze ve Guattari’nin birlikte kaleme aldıkları son çalışmaları Felsefe nedir?’de disiplinler içerisinde yaratılması gereken kaçış çizgilerine vurgu yaptıklarını görüyoruz. Mühim olan, disiplinleri en nihayetinde merkezcil bir hareket ile tanımlamaktan kurtulamayan, kontrollü ‘sınır geçişleri’ndense, düşüncenin gerçekleştireceği radikal ihlallerdir. Aslında bilim adamları ya da filozoflar kendi alanlarına hâkimiyet kurmak ve hükmedici bir yetkinlik peşinde olmaktan ziyade buralarda heyelanlar, göçükler yaratmakla meşguldürler, diğer bir deyişle, kendi yetkinliklerini adeta hükümsüz kılacak sıçramalar yapmaya çalışırlar. Dahası Platon’un rapsodu tıp konuşmaktan men ederken öngöremediği bir skandal cereyan etmektedir: “Kim hekim olmadan tıptan söz edemeyeceğimi söyleyebilir, eğer bir köpek gibi söz ediyorsam?”

*Purdue University, Theory& Cultural Studies Doktora Öğrencisi


 

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: