Ayran ve Kürtçe’nin Sınırları

by Hale Akay

Aret Gıcır

Hale Akay*

Silvan’da yaşanan çatışma ve kayıplar sonrasında, İstanbul’da, İKSV’nin Caz Festivali kapsamındaki konser sırasında Aynur Doğan’ın başına gelenler ile ayran arasında bir ilişki olacağı hiç aklınıza gelir miydi? Şahsen benim gelmezdi. Lakin Türkiye adını verdiğimiz her daim LSD kafası memlekette ırkçı bir saldırı ile ayran apansız yan yana gelebiliyor, hem de en doğal, en zararsız gözüken biçimde. Murat Sabuncu’nun anlatımıyla şöyle:

İçeri gittiğimde Aynur ayaktaydı. Biz heyecanlı o ise sakindi. Ama tabii üzgün. Bana, ‘Biliyor musunuz, sabah yuhalanacağım içime doğmuştu’ dedi. Bir de son protesto edilen şarkısının adı ‘ayranmış’ (şarkı için buraya tıklayınız). Ve şarkı soğuk ayranın nimetlerini anlatıyormuş. ‘Siyasi hiçbir içerik yoktu, acaba bunu bilseler protesto ederler miydi?’ dedi.”

Aynur’un ilk şokla “ama şarkı ayran hakkındaydı” diyerek şaşkınlığını ifade etmesinde çok eleştirilecek bir şey yok elbet. Hatta Aynur’un mağdur olarak şokun sonrasında da bu topraklar için gayet anlaşılır bir güdüyle şarkıların siyasi içeriksizliğine atıfta bulunmasını garipsemek anlamsız. Ancak ayran muhabbeti Aynur ile sınırlı kalmadı. Saldırıya ilişkin tüm haberlerde, serzenişlerde Aynur’un o gece söylediği şarkıların içeriği anlamsız bir “savunma” biçimi olarak kullanılmaya başlandı. Ayran’ı bilmeyenler şarkıların aşk şarkıları olduğunu, insanların aşk şarkılarına tahammül edemediğini tekrar tekrar ifade ettiler. Öyle ki saldırganlar “Kürtçe aşk şarkılarına bile tahammül edemeyenler” olarak tanımlandıkça, vurgu aşkın evrenselliğine kaydıkça, son yıllarda elde edildiği söylenen kazanımların Kürtçe’nin hapisten çıkması değil, hücre cezasından kurtulmasından ibaret olduğu bir kez daha anlaşıldı.

Bazıları ise bu “aşk her şeyi affeder” yaklaşımına karşı bile anlayışlı değildi. Onlara göre saldırı kötüydü, lakin Aynur da tüm bu olanlarda masum sayılmazdı. Örneğin, İsmail Küçükkaya sıkıntının kaynağının o gece için yeterli Kürtçe şarkı söyleme eşiğini aştığının farkında olmayan, beyaz elbisesinin hakkını veremeyen (!) Aynur’un empati yoksunluğu olduğunu gayet net ifade ediyordu:

Yanık sesli genç kadın, yüreğinden gümbür gümbür gelen sözleriyle Kürtçe ağıt okurken, içimizden şehit askerlerimize gözyaşı döküyorduk. Müziğin ve sözün gücü buydu. Evrensel dil buydu. İkinci Kürtçe türkü geldi, o da çok alkış aldı. ‘Burada bırakmalı’ diye iç geçirdim. Ya da bir iki söz, empati duygusunu gösteren bir iki cümle… Olmadı, üstelik beyaz kıyafetliydi. Ses büyük ama bir empati bozukluğu vardı.

Yani zamanında kart kart dağlarda yürürken, şimdi kütür kütür caz festivalinde –küçüçük bir parçası olduğu proje kapsamında (!)- şarkı söyleyen kızımız Aynur, o gece ancak İsmail Küçükkaya gibi her daim hassas Türklerin belirleyebildiği bir sınırı geçmiş ve onların teselli beklentilerini tatmin etmemişti. Ne olurdu bir şarkı da Türkçe söylese, ne olurdu ölenler için bir cümle etse, ne olurdu inerken barış/zafer değil kurt işareti yapsa?… Biz onu buralara kadar kabul etmişken, Babylon’un yıldızı yapmışken, Aynur bu ülkenin muktedirlerinden bu kadarcığını esirgemişti.

Demek ki o gece Aynur’a yapılan saldırıdan koşulsuz rahatsız ve bir Kürtün Kürtçe söylemesi karşısında beyninde ve kalbinde alarm zilleri çalmayan küçük bir azınlığı şefkatle dışarıda bırakırsak, elimizde kabaca üç grup insan kalıyor:

  1. Aynur’a Kürtçe söylediği için hiç ama hiç katlanamayanlar. Bazıları o gece anlaşılan yanlışlıkla bu konserin içine düşmüş, bu dehşetle sarsılmış ve en sonunda minder, pet şişe gibi malzemelerle bunu ifade etmiş kızgın Türkler.
  2. Aynur’a bazı günler 12, bazı günler 2 şarkıya kadar katlanabilenler. O gece Aynur’dan Kürtçe dinlemelerini meşru kılacak bir jest bekleyip, depresyona girmiş kırgın Türkler.
  3. Aynur’a ancak aşk ve yiyecek/içecek şarkısı söylediği sürece katlanabilenler.  Sanırım bu arkadaşlar son günlerdeki moda deyimle vicdanlı ve sentimental Türkler.

Şimdi onlara sorsak asla ve kat’a kabul etmezler ama… Bu üç grubun da ifadelerine yakından baktığımızda ortada aşikar bir zihinsel ve duruşsal ortaklık mevcut. Hepsi biliyor ki, içerikten bağımsız olarak sorun Aynur’un Kürtçe söylemesi… Hatta Kürt olması… Aynur sadece Aynur olduğu için bir siyasi figür. Kendilerinin çok anlam yüklediği farkları ise aslında sadece kırmızı çizgilerinin sınırları. Bazıları Aynur’a hiç alan bırakmama peşinde, diğerleri ise Aynur’a ancak onları rahatsız etmeyecek bir hareket alanı bırakmanın. Tahammül kat sayıları, paşa gönülleri, vicdani muhasebeleri ne kadarına rıza gösteriyorsa, o kadarına işte.

İşte, Türkiye’de konu kimlikse, hepimiz ne yazık ki ancak böyle birilerinin belirleme, esnetip-daraltma lüksüne sahip olduğu kırmızı çizgilerin içinde, eşikleri aşmadan hareket edebiliyoruz. Mesela eşcinseller için bu hayatta bir karikatür olma ve bize bulaşmama eşiği. Oğlunun sünnet düğününde Bülent Ersoy’a “Ablan kurbaaan olsun sanaaa!” diye eşlik eden baba ile televizyondaki yemek programına katılan hamarat ama agresif gay yarışmacıdan tarif aşıran anne, tam bu yüzden oğulları bir gün bir erkekle el ele karşılarına çıktığında kalp krizi geçirmekte. Mesela konu başörtülüler ise, bu rütbesini bilme eşiği. Kişi kapıcılıkla, overlokçulukla, müstahdemlikle yetinemediği anda, o baştaki örtü oluyor bir siyasi simge. Mesele Lozan kapsamındaki azınlıklarsa -başka türlüsü mü var?-, muhabbet mümkünse topik, tarator ve pırasa böreği ile sınırlı ve sofrada kalmalı. Çok gerekli şartlarda yazarlık, müzisyenlik, mimarlık gibi bir azınlık mensubunu takdire şayan ve hayatta kalmaya değer kılacak bazı sanatsal aktivitelerle çeşitlendirilebilir. Konu Kürtler ise işte, esnetip esnetip ulaşabildiğimiz en ileri nokta zararsız aşk şarkıları. Bir de bu şarkıları söylemeleri için açmayı lütfettiğimiz televizyon kanalları.

Birkaç yıl önce Türkiye’nin Türklere ait olduğunu aklımıza hiç çıkmamacasına kazımış Hürriyet gazetesinin 70 milyonluk aile temalı bir reklam filmi vardı ya. İşte o reklam filminin içine düşsek hepimiz, aslında tüm bu eşikleri aşmadan ne yapmamız gerektiğini biliriz. Sınırlara uygun bir sofrada Türkler baş köşeye kurulur, başörtülü teyze servis yapar, Hristiyan komşular pişirip getirdikleri ile utangaçça, lokma hesabıyla soframıza oturur. Eh Aynur da muhabbetin sardığı anlarda bir iki Kürtçe aşk şarkısı söyleyebilir. Yine de Türkçe tercih edilir. Lazlar horon, Aleviler semah ile “tamamıyla kültürel” bu paylaşıma katkıda bulunabilir. Bu “halkların kardeşliği” sofrasında misafir olan herkes pilavın sahibinin kim olduğunu unutmadıkça, tabağına konana razı oldukça, yani aynı sofraya oturmanın aynı tencereden eşitçe ve hakkaniyet çerçevesinde pilav kaşıklamak olduğu gibi bir yanlış kanıya kapılmadıkça soframızda huzur eksik olmaz. Artar, eksilmez. Taşar, dökülmez.

İKSV gecesinde olan da Aynur’un o gece 70 milyonluk sofrada tatsızlığı anlamaması, istediği gibi davranabileceğini sanması ve haliyle ağzının payını almasıdır. Tam da bu anda, sinirler gerilmiş, sesler yükselmişken, “ama bunlar aşk şarkısı” diye ünlemek ise daha mikro aile sofralarından çok iyi bildiğimiz, aman huzurlar kaçmasın diye kurulan “ama babası, öyle demek istemedi” tarzı arabuluculuk cümlelerinden farklı değil. Özünde ailenin demokrat olmadığını bir kader olarak kabullenip buna razı gelmek, sofradaki hiyeraşiye boyun eğmek demek.

Neyse, tadımız kaçmasın. Pilavın yanında ayran?

* Helsinki Yurttaşlar Derneği

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: