Muhalefetin 200’ü

by Ozge İspir

18 Eylül Pazar günü, tutuklu gazeteciler Ahmet Şık ve Nedim Şener’in özgürlüklerine kavuşması için onları desteklemek amacıyla kurulan ANGA (Ahmet ve Nedim’in Gazeteci Arkadaşları), her iki gazetecinin de tutukluluk sürelerinin 200. gününde “Adaletin 200’ü” adında bir basın özgürlüğü yürüyüşü düzenledi. Gerek düzenleyiciler, gerekse yürüyüşün adından anlaşılacağı gibi odak alanı daha ziyade Ahmet Şık ve Nedim Şener’di.Basın özgürlüğüne ve tutuklu gazetecilere de daha çok Şık ve Şener’in isimleri üzerinden sahip çıkılıyordu. Pankart ve protestoların nerdeyse tamamına yakını Ahmet Şık ve Nedim Şener’i gösterip (1), diğer tutuklu gazetecilerin adına pek rastlanmazken, fotoğrafları çok az yürüyüşçünün elinde yürüyüşe fon işlevi görüyordu (2). Fakat katılımcıların da, düzenleyenlerin de farkettiği bir şey vardı; Haziran ayında yapılan yürüyüşe göre katılım ciddi oranda azalmıştı. Bize göre bu azalışın büyük bir sebebi diğer basın özgürlüğü yürüyüşlerine katılıp buna katılmayanlarda aranabilir. Ancak önemli bir sebep de ANGA’nın tutumunda aranmalıdır.

X ve Y’ nin arkadaşı olarak bir davaya sahip çıkmanın ne denli nepotist bir davranış olduğunu, siyaseten norm düzeyinde bir karşılığı olmadığını ve kitleleri gittikçe bu davadan uzaklaştırdığını, başka “arkadaş”lı oluşumlarda da görmüştük. Dolayısıyla ANGA örneğinde de dava, her tutuklu gazeteci için normatif çerçeve isteme halinden uzaklaşıp, Ahmet Şık ve Nedim Şener’e indirgendiğinde, bu arkadaşların diğer tutuklu gazetecilerden daha değerli, daha savunulası olduğu gibi bir izlenim yaratıyor. Hem bu isimler diğerlerinden ayrıcalıklı kılınıyor, hem de kendilerini “arkadaşları” olarak tanımlayan grup, bu ayrıcalıktan yararlanarak görece daha korunaklı bir alanda söz söyleme fırsatı yakalıyor. Dahası, basın özgürlüğü meselesi bu isimler üzerinden cemaatleşmeye ve arkadaşlık retoriğine hapsoluyor. Tam da bu noktada kitleleri davadan ve dolayısıyla yürüyüşten uzaklaştıran bir etkenin de bu “arkadaşlık retoriği” olduğu söylenebilir. Bu durum çeşitli açılardan eleştirilebilir.

Öncelikle Ahmet ve Nedim’in adına özel bir dayanışma grubu oluşturmayı tetikleyen ve onları, “arkadaşları”nın gözünde diğer tutuklulardan daha değerli kılan ne? Basın özgürlüğü yıllardır içeri “tıkılmış”, yargısız infaza uğramış ve hayatlarını mahkeme salonlarında geçirmiş çoğu Kürt veya sosyalist olan gazeteciye sustu da neden bu kadar iyi örgütlenmek ve ses çıkarmak için Ahmet ve Nedim’i bekledi? Söz gelimi Türkiye ve yurtdışı (Avrupa- Amerika) kamuoyu, bazı gazetelerdeki 1-2 satırlık iç sayfa haberi dışında ana akım basında hiç yer almayan Azadiya Welat’ın 166 yıl ceza almış yazı işleri müdürü Vedat Kurşun’un veya aynı gazetenin 138 yılla yargılanan editörü Emine Demir‘in adlarını neden hiç duymadı? Neden Vedat Kurşun’un mektuplarından haberdar olunmadı? Keza ne için tutuklandıklarını bile bilmeyen Yürüyüş Dergisi çalışanlarının adlarını da… Nerdeyse 30 yıldır susturulan ve öldürülen gazetecilerin esamisi bile okunmazken, çok önemli bir gelişme olan Gazeteciler Özgürlük Platformu ve basın özgürlüğü organizasyonları neden şimdi böyle takdir edilesi biçimde örgütlendi?

Hegemonyanın özellikle 1980 sonrası apolitizasyon konusunda en başarılı olduğu konu sendikasızlaştırma ve örgütsüzleştirme oldu. Hatta örgütlülüğü bir suç unsuru olarak öylesine kabul ettirdi ki, insanlar örgütlü birini savunmaktansa örgütsüz birini savunmayı daha tercih edilebilir bir durum olarak algılayıp yorumladılar. Çünkü mahkemeler ilk yargılamada, eğer herhangi bir örgüte üyelik söz konusuysa tutuklama verirken, örgütsüze tahliye verebiliyor. Ahmet Şık ve Nedim Şener’in göründüğü ve bilindiği kadarıyla herhangi bir örgüte üye olmamaları, onları savunurken “olası” başa açılacak bir belayı, bir “üyelik” algısını en başından ortadan kaldırıyor. Sosyalist yapılar ve Kürt Hareketi’yle ilişkilendirilmemeleri ise onları ve korunaklı alanda söz söyleyebilmek için, hegemonik bakışı içselleştiren savunucularını “steril”leştiriyor. Ahmet Şık’ın Doğan grubundan kovulmuş bir solcu olması savunulmasındaki motivasyonu ikiye katlarken, Nedim Şener’in Hrant Dink davasıyla ilgilenmiş olması, “arkadaşları”nın gözünde onu olası iddialardan muaf kılıp aklıyor ve baştan diğer tutuklu gazetecilerin yanında haklılığını ve masumiyetini ‘elde var bir’ hale getiriyor. Yani kabaca önümüzde ana-akım medyada çalışan, bu nedenle daha steril olarak konumlandırılan, sosyalist veya Kürt hareketiyle ilişkilenmemiş, örgütlü olmayan, Doğan grubundan kovulan, Hrant Dink’i savunan, üstüne üstlük Gülen cemaatiyle uğraştığı için başına çoraplar örülen iki gazeteci var. Yani başınıza bir bela açmadan rahatça savunabileceğiniz, masumiyetine kesin gözüyle bakabileceğiniz, sizi herhangi bir sosyalist örgütle veya Kürtlerle ilişkilendirmeyecek, gönül rahatlığıyla “arkadaşı” olunabilecek iki tutuklu gazeteci.

Ahmet ve Nedim için bir kampanya düzenlenir ve dayanışma ağı oluşturulurken diğer gazetecilerin adının anılmamasının yarattığı çelişik durumu anlayabilmek için diğer gazetecilerle Ahmet ve Nedim’in temsilcisi kılındığı (temsilcisi oldukları dememeye özellikle özen gösterdik, çünkü bu kampanyalar onların dışında örgütlendi ve kendilerinin bu konuda ne düşündüklerini bilmiyoruz.) “gazetecilik” arasındaki farka da bakmak gerekiyor.

Öncelikle Oda Tv ve Aydınlık çizgisini temsil eden birkaç gazeteci dışında diğer gazetecilerin hemen tümü ana akım medya ile ilişkilenmemiş ve Sosyalist/Kürt Hareketi tandanslı gazetelerin çalışanları. Dolayısıyla zaten halihazırda yıllardır sistemin marjinalleştirdiği, ya iktidara göre tehlikeli sularda (!) gezen ya da doğrudan iktidar ideolojisinin karşısında (herhangi bir yerinden Ergenekonla ilişkilendirilmiş kurumların çalışanı) gazeteciler. Bir anlamda Ahmet ve Nedim’in kampanya sürecini örgütleyenlerin algısında bu iki gazeteci,  diğerlerine göre “steril bir alanda durmalarına” rağmen tutuklanmış gezeteciler. Dolayısıyla bu haliyle Ahmet ve Nedim üzerinden yürütülen basın özgürlüğü kampanyası herşeyden önce korunaklı bir alanda söz söylemeyi sağlıyor. Tam da bu noktada Adaletin 200’ü kampanyası adaletsiz uygulamalara tabi tutulan diğer gazetecilere karşı sergilenen yoksayma – görmezden gelme tavrı ile ‘en az ikiyüzlü adalet kadar eleştirilmeyi hak etmiyor mu’ sorusunu sorabiliriz. Bu durumu eleştiriyor olmanın Ahmet ve Nedim için yapılanların değersizliğine bir atıf değil, diğerleri için yapılmayanların bizi nasıl bir gerçekle yüz yüze bıraktığına dair bir sorgulamayı amaçladığını belirtmek isteriz. Ahmet ve Nedim’in uğradığı haksızlığın diğerlerinin uğradığı haksızlıktan daha az önemli olduğunu düşünmüyoruz. Tartışmak istediğimiz, bir haksızlığı dile getiriş yönteminin iç tutarsızlığı nedeniyle başka bir haksızlığa yol açmış olması. Benzer bir durumla Metin Lokumcu – Yıldırım Ayhan’ın öldürülmelerinde de karşılaşmıştık maalesef. Her ikisi de iktidar karşıtı bir gösteride öldürülmüş olmalarına rağmen Metin Lokumcu’nun AKP karşıtı mitingde, Yıldırım Ayhan’ın ise canlı kalkan eylemi sırasında öldürülmüş olması, kendileri üzerinden yürütülen (Ayhan için yürütülmeyen demek daha doğru) kampanyaların da belirleyicisi oldu. Burada da temel sorun Lokumcu’nun doğrudan AKP karşıtı bir mitingde Ayhan’ın ise Kürt Hareketi (veya sosyalist sol) Eylemi’nde -yani tehlikeli sularda- öldürülmüş olmasıydı. Lokumcu bir simgeye dönüşürken Ayhan bir üçüncü sayfa haberi kadar yer bulmadı muhalif hafızalarda. Bu ve benzer durumlara getirilen tüm eleştirilerin de “ölümün/şiddetin/haksızlığın kıyaslanamazlığı” üzerinden bertaraf edilmesi ahlaki-politik olarak doğru bir zemine davet edilme gayretleri, kendi içinde ahlaki-politik bir tutarsızlık barındırdığını dile getirmek gerekir. Ölüm/şiddet/haksızlık elbet kıyas kabul etmez, ki bu yazının temel gerekçelerinden biri de neden bazı ölümlerin/haksızlıkların/şiddetlerin diğerlerinden daha önemli kabul edilebildiğini sorgulamaktır. Çünkü mağdurun savunulmayı haketmesinin önkoşulunun avukatın sınıfına/siyasetine/sosyo-kültürel dünyasına ne kadar yakın olduğundan geçtiği bir muhalif duruş herşeyden önce “hukuksuzluğa karşı direnildiği” belirtilen bir alanda bir iç hukuksuzluk, bir çeşit hukuk dışılık doğurur. Mağdur sadece mağdurdur ve uğradığı mağduriyet niteliğini iktidarca nereye konumlandırıldığından değil, nerede durduğundan alır. Mağduru iktidarın onu konumlandırdığı alan üzerinden ele alarak mağduriyetine dair politika yapmak onu ikincil bir mağduriyet alanına hapseder. Muhalifle-iktidarın gözünün kesiştiği noktadır bu ikincil mağduriyet alanı.

Muhalefetin kendini örgütsüzden yana örgütlediği, daha steril bulduğu kişiler üstünden retorik ürettiği ve bu retoriği herkes için adalet isteyen bir siyasetten uzaklaştırıp arkadaş seçmeye vardırdığı ve bunu yaparken farkında olarak ya da olmayarak örgütlü/sosyalist/Kürt olanı “marjinalize” ettiği bir duruştan söz ederken, Pazar günü Taksim’de ANGA ile aynı saatlerde “marjinal” bir siyasi parti addedilen BDP, oturma eylemi düzenliyordu. Polis, ANGA ve Gazetecilere Özgürlük Platformu’nun yürüyüşüne izin vermiş fakat BDP’ye müdahale edeceği için Mis Sokak önünde açıklamalarını yapıp dağılmalarını rica etmişti. Ahmet ve Nedim için toplanan kalabalığın basın açıklamasını yaptığı sırada polis, meydanda oturan BDP’lilere biber gazıyla müdahale etmeye başladı ve aralarından toplam 120 kişiyi tekme tokat gözaltına aldı. Gazeteci grup basın açıklamasını yapmış ve sessizce dağılmışken Bdp’ye müdahale eden polisi protesto etme gereği bile duymadı.

Muhakkak ki kendini muhalif olarak konumlayan bir gruptan elinde ilk yardım çantasıyla her eyleme koşmasını beklemek haksızlık. Fakat Taksim’de böyle bir dayanışma şansı yakalamışken, bunun değerlendirilmemiş olması üzerinden pekala şu sorulabilir; İktidarın marjinal ilan ettiği, “muhalefet” tarafından da marjinal olarak görülüyorsa ve ona yapılan müdahale değil protestoyu, sessiz sedasız bir kabulü ve görmezden gelmeyi hak ediyorsa bu muhalefet kendini nerde konumlandırıyor? BDP’lilere müdahale edildiği sırada, yanında yer almak veya hiç değilse polisi protesto etmek yerine sessizce görmezden gelmeyi tercih eden bu durum özelinde sergilenen tutum daha sonrasında nasıl değerlendirildi? Değerlendirildi mi? Yoksa farkında olmadan (veya gayet farkında olarak) yapıldığı gibi adaletsizliğe karşı topyekün bir muhalefet değil de; adaletsizliğe uğramışlar içinden sadece “arkadaşlarımız”ı kurtaralım gibi bir “cemaatçilik” örneği midir ANGA?

Özge İspir

1) “Yansak da dokunacağız”,”200 gün” ,”Ahmet/Nedim çıkacak yine yazacak” vs

fotoğraflar ve video için:

http://www.dha.com.tr/dhaalbumdetay.asp?kat=16430

http://www.youtube.com/watch?v=TGeqIUfzbb8

2) Tutuklu gazetecilerin listesi

1- Abdulcabbar Karadağ, Azadiya Welat Gazetesi Mersin Temsilcisi, Mersin E Tipi Kapalı Cezaevi
2- Ahmet Akyol, DİHA Adana Muhabiri, Adana Kürkçüler F Tipi Cezevi
3- Ahmet Birsin, Gün TV Genel Yayın Koordinatörü, Diyarbakır D Tipi Cezaevi
4- Ahmet Şık, Gazeteci-Yazar, Silivri L Tipi Cezaevi
5- Ali Buluş, DİHA Mersin Muhabiri, Karaman-Ermenek M Tipi Cezaevi
6- Ali Çat, Azadiya Welat Gazetesi Mersin Çalışanı, Mersin E Tipi Kapalı Cezaevi
7- Ali Konar, Azadiya Welat Gazetesi Elazığ Temsilcisi, Malatya E Tipi Cezaevi
8- Baha Okar, Bilim ve Gelecek Dergisi Editörü, Silivri L Tipi Cezaevi, B Blok
9- Barış Açıkel, İşçi-Köylü Gazetesi Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü, Kandıra 1 Nolu F Tipi Cezaevi, KOCAELİ
10- Barış Pehlivan, Odatv İnternet Sitesi Genel Yayın Yönetmeni, Silivri L Tipi Cezaevi
11- Barış Terkoğlu, Odatv İnternet Sitesi Haber Müdürü, Silivri L Tipi Cezaevi
12- Bayram Namaz, Atılım Gazetesi Yazarı, Edirne 1 Nolu F Tipi Cezaevi
13- Bayram Parlak, Gündem Gazetesi Mersin Temsilcisi, Karaman-Ermenek M Tipi Cezaevi
14- Bedri Adanır, Aram Yayınları Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni, Kürtçe Hawar Gazetesi Yazı İşleri Müdürü, Diyarbakır D Tipi Cezaevi
15- Behdin Tunç, DİHA Şırnak Muhabiri, Diyarbakır D Tipi Cezaevi
16- Cihan Gün, Yürüyüş Dergisi çalışanı, Sincan 1 Nolu F Tipi Cezaevi, ANKARA
17- Coşkun Musluk, Odatv İnternet Sitesi Yazarı, Silivri L Tipi Cezaevi
18- Deniz Kılıç, Azadiya Welat Gazetesi Batman Temsilcisi, Batman M Tipi Kapalı Cezaevi
19-Dılşa Ercan, Azadiya Welat Gazetesi Mersin Çalışanı, Adana Karataş Kadın Kapalı Cezaevi
20- Dilek Keskin, Atılım Gazetesi Muhabiri, Karataş Kadın Kapalı Cezaevi, ADANA
21- Doğan Yurdakul, Odatv İnternet Sitesi Yazarı, Silivri L Tipi Cezaevi
22- Emine Altınkaya, DİHA Ankara Muhabiri, Sincan Kadın Kapalı Cezaevi, ANKARA
23- Ensar Tunca, Azadiya Welat Gazetesi Iğdır Muhabiri
24- Erdal Süsem, Eylül Dergisi Editörü, Edirne F Tipi Cezaevi
25- Erdoğan Altan, DİHA Batman Muhabiri, Diyarbakır D Tipi Cezaevi
26- Erol Zavar, Odak Dergisi Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü, Şair, Sincan 1 Nolu F Tipi Cezaevi, ANKARA
27- Faysal Tunç, DİHA Şırnak Muhabiri, Diyarbakır D Tipi Cezaevi
28- Feyyaz Deniz, DİHA Ankara Muhabiri, Sincan 1 Nolu F Tipi Cezaevi, Ankara
29- Füsun Erdoğan, Özgür Radyo Eski Genel Yayın Koordinatörü, Kandıra 2 Nolu T Tipi Cezaevi, KOCAELİ
30- Hakan Soytemiz, Red ve Enternasyonal Dergilerinin Yazarı, Silivri L Tipi Cezaevi, B Blok
31- Halit Güdenoğlu, Yürüyüş Dergisi Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü, Sincan 1 Nolu F Tipi Cezaevi, ANKARA
32- Hamdiye Çiftçi, DİHA Hakkari Muhabiri, Bitlis E Tipi Kapalı Cezaevi
33- Hasan Coşar, Atılım Gazetesi Yazarı, Sincan 1 Nolu F Tipi Cezaevi, ANKARA
34- Hatice Duman, Atılım Gazetesi Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü, Gebze M Tipi Cezaevi, Gebze/KOCAELİ
35- Hıdır Gürz, Halkın Günlüğü Gazetesi Yazı İşleri Müdürü, Adana Kürkçüler F Tipi Cezaevi
36- İhsan Sinmiş, Azadiya Welat Gazetesi çalışanı, Adana F Tipi Cezaevi
37- İsmail Avan, Halkın Günlüğü Gazetesi İzmir muhabiri, Kırıklar F Tipi Cezaevi/ İzmir
38- Kaan Ünsal, Yürüyüş Dergisi çalışanı, Sincan 1 Nolu F Tipi Cezaevi, ANKARA
39-Kadri Kaya, DİHA Diyarbakır bölge bürosu temsilcisi, Batman M Tipi Kapalı Cezaevi
40- Kenan Karavil, Radyo Dünya Yayın Yönetmeni, Adana Kürkçüler F Tipi Cezaevi
41- Mehmet Karaaslan, DİHA Mersin Muhabiri, Karaman-Ermenek M Tipi Cezaevi
42- Mehmet Karabaş, Batman Postası yazarı, Batman M Tipi Cezaevi
43- Mehmet Yeşiltepe, Devrimci Hareket Dergisi Çalışanı, Gazeteci-Yazar, Tekirdağ 1 Nolu F Tipi Cezaevi
44- Miktat Algül, Mezitli Fm genel yayın yönetmeni, Osmaniye T Tipi Kapalı Cezaevi
45- Murat İlhan, Azadiya Welat Gazetesi, Diyarbakır çalışanı, Diyarbakır D Tipi Cezaevi
46- Musa Kurt, Kamu Emekçileri Cephesi Dergisi Yazı İşleri Müdürü, Sincan 1 Nolu F Tipi Cezaevi, ANKARA
47- Mustafa Gök, Ekmek ve Adalet Dergisi Ankara Temsilcisi, Sincan 1 Nolu F Tipi Cezaevi, ANKARA
48- Müesser Yıldız, Odatv İnternet Sitesi Yazarı, Silivri L Tipi Cezaevi
49- Naciye Yavuz, Yürüyüş Dergisi muhabiri, Ankara Kadın Kapalı Cezaevi
50- Nedim Şener, Milliyet Gazetesi Muhabiri, Silivri L Tipi Cezaevi
51- Nuri Yeşil, Azadiya Welat Gazetesi Tunceli Çalışanı, Malatya E Tipi Cezaevi
52- Ozan Kılınç, Azadiya Welat Gazetesi Eski İmtiyaz Sahibi veYazı İşleri Müdürü, Diyarbakır D Tipi Cezaevi
53- Rohat Emekçi, Diyarbakır Gün Radyo spikeri, Mardin E Tipi Kapalı Cezaevi
54- Ruken Ergun, Azadiya Welat Gazetesi eski imtiyaz sahibi ve yazı işleri müdürü Adana-Karataş Kadın Kapalı Cezaevi
55- Sait Çakır, Odatv İnternet Sitesi Yazarı, Silivri L Tipi Cezaevi
56- Sedat Şenoğlu, Atılım Gazetesi Genel Yayın Koordinatörü ve Gazeteci- Yazar, Edirne 1 Nolu F Tipi Cezaevi
57- Seyithan Akyüz, Azadiya Welat Gazetesi Adana Temsilcisi, Adana Kürkçüler F Tipi Cezaevi
58- Sinan Aygül, DİHA Bitlis Muhabiri, Van F Tipi Cezaevi
59- Soner Yalçın, Odatv İnternet Sitesi İmtiyaz Sahibi, Gazeteci-Yazar, Silivri L Tipi Cezaevi
60- Turan Özlü, Ulusal Kanal genel yayın yönetmeni, Silivri 2 Nolu L Tipi Cezaevi
61- Vedat Kurşun, Azadiya Welat Gazetesi Eski Yazı İşleri Müdürü, Diyarbakır D Tipi Cezaevi
62- Yalçın Küçük, Gazeteci-yazar, Silivri 2 Nolu L Tipi Cezaevi

Advertisements

7 Comments to “Muhalefetin 200’ü”

  1. Ozge, ellerine saglik, cok yerinde bir yazi olmus. Ozellikle son eylemde yasananlar ve BDP eylemine dahil olmak konusunda “ANGA”nin basiretsizligi, ardindan Twitter’da yoneltilen elestirilere ve sorulara verdikleri pasif-agresif ve yer yer “oh olsun”cu yanitlar ve takindiklari tavir da ayri bir tartisma konusu bana kalirsa. “Biz yaptik, oldu, elestirmek haddinize degil”ci bu tavri yersiz/manasiz ve islevsiz buldugumu, bu tip elestirileri kaldiramayacak kadar “hassas” olan insanlarin da yer yuzunde herhangi bir organizasyona dahil olup emek vermemelerini rica ediyorum. Evde kendileri icin bir seyler organize edip mutlu olsunlar, hem kimse de elestirmez boylelikle.
    Ahmet’e de Nedim’e de butun “isimsiz” kilinan gazetecilere de ozgurluk!
    Sevgiler.
    Mehtap

  2. Bir maymun deneyi vardır. Muzu kafesin tepesine asarlar. Muzu almak icin tırmanan maymunları elektrik carpar. Kafesteki tum maymunları elektrik carptıktan sonra kafese yenisini koyarlar. Yeni maymun muzu almak icin tırmanmaya başlayınca diger maymunlar ayagından ceker. ogrenilmis caresizlik mi yoksa bir baska tur Pavlov deneyimi bilmem ama sosyal hayvan insanoglunda da aynı tavır var. Birisi arkadasını savunmak icin sokaga cıkıyor, sagdan soldan, ulusalcısı cemaatcisi ayrımsız saldırıyor. Niye Soner Yalcın’ı savunmuyorsun, Niye Mehmet Baransu’yu savunmuyorsun, Niye Vedat Kursun’u savunmuyorsun, Niye benim adamımı savunmuyorsun da kendi arkadasını savunuyorsun? Bu soruları soranlara kendi arkadaslarını savunmak icin neden sokaga cıkma zahmetine katlanmadıklarını sormak lazım once. Ondan sonra ya egemen medyadan izledikleri ya da uzaktan baktıkları bu hareketlere neden gelmediklerini sormak… Akıl satan ustun zekaları sokaga davet ediyoruz. Eger gelirseniz, derdimizin sadece Ahmet ve Nedim olmadıgını gorebilirsiniz. Hepinizin unuttugu Erol Zavar icin de yuruyor o insanlar. Ama birileri CHP’ler geldi ben gelmem diyor, oburu Halkevleri ile aynı yerde olmam, bir digeri Kurtlerin aranızda ne isi var diyor, birisi Turk bayragı getiriyor oburu kızıl bayrak. Mustafa Balbay’ın arkadasları sokaga cıkmak yerine Ankara’da siyaset koridorlarında yürürken ses cıkarmadıgı icin kimse onlara neden diye sormuyor. Biz baldırıcıplak iki arkadasımız icin sokaga cikip bagırınca suclu ve hain oluyoruz. Bu grubu olusturan insanların tumu bugune kadar basına yonelik baskılara karsı sessiz kalmamıs, haber yapmıs, basın ozgurlugu icin bedel odemis insanlar. Ama bugune kadar hic bedel odememis, bedel nedir bilmeyen, ne Ahmet’i tanıyan ne de bugune kadar neler yaptıgı hakkında en ufak fikri olmayanlar, ayrımcılık yapıyorsunuz diye bize saldırıyor. Bi zahmet sistemin size sagladığı o rahat koselerinizden biraz ayrılıp, totoslarınızı sokaga cıkartın, biraz da sesinizi. Ayagimizdan cekmek yerine arkadaslarınıza sahip cıkın. Ya da siz oblomovu kıskandıran koselerinizde saga sola camur atmaya devam edin. Hayırlı isler.

  3. Yazının katılmadığım yanları katıldığım yanlarından çok daha fazla. Bu eylemleri düzenleyen kişilere yönelik sterillik eleştirisinin ayakları yere basmıyor bence. Kim olduklarını, nasıl bir bileşim olduğunu bilmiyorsunuz. Kaldı ki, yürüyüşlerinde Azadiya Welad, Dicle Haber Ajansı, DK’dan tutuklu gazeteciler, MLKP’li gazeteciler dahil pek çok kesimin fotoğraflarını taşıdıklarını siz de söylüyorsunuz. Daha önceki basın açıklamalarından birini tahliye olduğunun hemen akabinde Suzan Zengin’e okutmuşlardı. Benim takip edip bildiğim kadarıyla bu eylemleri düzenleyenler bağımsız bireyler, GÖP ile bir ilgileri yok.

    Şimdi siz Yıldırım Ayhan’dan bahsediyorsunuz da onunla ilgili gösteriyi başkalarının düzenlemesini bekliyorsunuz. Kürt siyasi hareketi Öcalan dışında başkaları için de eylemler düzenleyip diğerlerini de çağırırsa ben eminim gelenler olacaktır.

    Aynı şekilde biraraya gelmiş 10-15 kişinin, – kaldı ki, benim içlerinden tanıdığım pek çoğu farklı eylemlere katılıyorlar, bir çoğu sosyalistler (Örgütlü sosyalistler. Onları pek çok eylemin, kampanyanın örgütleyenleri arasında görmek mümkün.) ve çok aktif insanlar- bunların sizin tabirinizle “elinde acil yardım çantası” her eyleme koşmasını beklemek haksızlık değil mi?

    Siz de dert edindiğiniz şeyler için eylemler düzenleyin ve bu eylemler onların kendini ortaya koyuş biçimiyle örtüşüyorsa çağırın, gelip destek olmazlarsa eleştirin.

    Kürt siyasi hareketini uzun süredir sosyalizmle alakalı görmüyorum. Gazetecilerini, militanlarını, siyasetçilerini önemsediğini düşünmüyorum. Öcalan dışında bir şey için eylem düzenlemiyorlar neredeyse. Bence sosyalistlere falan çatmadan önce siz bu şikayetçi olduğunuz meseleleri kendiniz gündeme getirin. Sosyalistleri de davet edin destek olmazlarsa o zaman eleştirmeye hakkınız olur.

  4. yazıda o kadar çok bilgi eksikliği, o kadar büyük cehalet var ki…
    1. Ahmet Şık ile Nedim Şener’in geçmişini, siyasi görüşlerini, yaptıklarını bilmeden kendileri hakkında yorum yapılmış. Epey de komik olmuş, onları tanıyanlar açısından. Burada detaya giremem ama her ikisinin de sizin gibi “internet eylemcisi” olmadığını söyleyebilirim.
    2. Şu yorum zaten yalan: “diğer tutuklu gazetecilerin adına pek rastlanmazken, fotoğrafları çok az yürüyüşçünün elinde yürüyüşe fon işlevi görüyordu.” Bunu direkt geçiyorum.
    3. “Görece daha korunaklı alan” denilen alan, sonu cezaeviyle biten, iddianamelerle özel hayatınızın ortaya saçıldığı bir süreç. Yani, sizin internet başı cengaverliğinize benzemez, cemaate karşı bir duruş var ortada. Görülüyor ki cemaatle bir derdiniz olmadığı için, “dokunmadığınız” için “yanma” tehlikeniz de olmadığı için, muhalefet size az gelmiş. Gerçek muhalefet etmek adına dişe dokunur bir şeyler yazdığınızda dediklerimi de anlayacaksınız.
    4. “Öncelikle Ahmet ve Nedim’in adına özel bir dayanışma grubu oluşturmayı tetikleyen ve onları, “arkadaşları”nın gözünde diğer tutuklulardan daha değerli kılan ne?” Arkadaş olmaları olmasın? :))))
    5. “Söz gelimi Türkiye ve yurtdışı (Avrupa- Amerika) kamuoyu, bazı gazetelerdeki 1-2 satırlık iç sayfa haberi dışında ana akım basında hiç yer almayan Azadiya Welat’ın 166 yıl ceza almış yazı işleri müdürü Vedat Kurşun’un veya aynı gazetenin 138 yılla yargılanan editörü Emine Demir‘in adlarını neden hiç duymadı?” İşte başka bir cehalet örneği daha. IPS, FIJ, AB raporlarında da AİHM kararlarında da her ikisinin ve diğer Kürt gazetecilerin adı geçiyor. Hadi Şık ve Şener umrunuzda değil, siz Kürt gazetecilerle ilgili olup biteni de takip etmiyorsunuz.
    6. “Keza ne için tutuklandıklarını bile bilmeyen Yürüyüş Dergisi çalışanlarının adlarını da…” Yürüyüş dergisi için Halk Cephesi yayınları dışında haber yapan birkaç gazeteci var Türkiye’de. Onlar da ANGA grubunda. Tabii sadece Özgür Gündem okuyorsanız orada Yürüyüş dergisi haberi görmediğinizden kimse yapmadı sanıyorsunuz.
    7. Dedim ya, cehalet bir değil, iki değil: “Gazeteciler Özgürlük Platformu ve basın özgürlüğü organizasyonları neden şimdi böyle takdir edilesi biçimde örgütlendi?” GÖP veya başka hiçbir örgüt-kuruluş bu eylemlerin örgütlenmesinde yer almadı. Eylemi 15 gazeteci örgütledi. Eylemle ilgili tek bir haber okumuş olsaydınız bunu da bilirdiniz.
    8. “Ahmet Şık ve Nedim Şener’in göründüğü ve bilindiği kadarıyla herhangi bir örgüte üye olmamaları, onları savunurken “olası” başa açılacak bir belayı, bir “üyelik” algısını en başından ortadan kaldırıyor.” Takdir edersiniz ki burada insanların örgütlenmelerini ortaya döküp bir tutukluluk kararı daha çıkartacak değilim. Şu kadarını söyleyeyim: Buradaki cehaletiniz gerçekten trajikomik. Zerre tanımadığınız insanların siyasi görüşü ve örgütlülüğü hakkında yorum yapabilmeniz de cahil cesareti tabii.
    9. “Sosyalist yapılar ve Kürt Hareketi’yle ilişkilendirilmemeleri ise onları ve korunaklı alanda söz söyleyebilmek için, hegemonik bakışı içselleştiren savunucularını “steril”leştiriyor.” Eyleme çağrılan ama destek vermeyen Kürt hareketiyle, o eyleme destek veren neredeyse tüm sol partilerin olduğu gerçeğini de (yine hiçbir şey okumadığınız için) bilmiyorsunuz tabii. Kürt hareketinin sosyalistlerle hiçbir ilgisi olmadığı gibi, gazetecilerin eylemine tüm sol parti ve örgütler destek verdi, hepsi davetliydi ve geldiler. Cehalet ne kötü şey.
    10. “sosyalist veya Kürt hareketiyle ilişkilenmemiş,” dediğim gibi cehalet kötü şey. Onlar değil de sizin sosyalist hareketle hiçbir ilginizin olmamış olduğu aşikar.
    11. “diğer gazetecilerin adının anılmamasının yarattığı çelişik durumu anlayabilmek için” bu da yalan. Hepsinin adı anıldığı gibi, Kürtler dışındaki tüm sosyalistler ve sosyalist gazeteciler hem eyleme katıldı hem de yazılarıyla destek verdiler. Siz bilmiyorsunuz diye gerçekler yok olmuş olmuyor.
    12. “diğer gazetecileri “savunurken” “doğrudan iktidar ideolojisinin karşısında (herhangi bir yerinden Ergenekonla ilişkilendirilmiş kurumların çalışanı)” demişsiniz, kötü imlanız bir yana, Şık ve Şener Deniz Feneri’nden mi yargılanıyor? Yoksa siz tüm yazdıklarınızı bir cümlede yalanlıyor musunuz? Sanırım ikinci şık.
    13. “Ahmet ve Nedim’in temsilcisi kılındığı (temsilcisi oldukları dememeye özellikle özen gösterdik, çünkü bu kampanyalar onların dışında örgütlendi ve kendilerinin bu konuda ne düşündüklerini bilmiyoruz.)” Ama siz de hiçbir şey bilmiyorsunuz, bir de cesurca bilmediğiniz şeyi yazıyorsunuz. Şık ve Şener mektuplarında da birçok kez eylemin düzenleyicisi arkadaşlarına selam yollamıştır, bunu da gazete okusaydınız bilirdiniz.
    14. “Ayhan’ın ise Kürt Hareketi (veya sosyalist sol) Eylemi’nde -yani tehlikeli sularda- öldürülmüş olmasıydı.” Yine yanlış. Sosyalist sol olan Metin Lokumcu. Ayhan’ın da Kürt hareketinin de sosyalizmle hiçbir yakınlığı-bağlantısı yok.
    15. “Lokumcu bir simgeye dönüşürken Ayhan bir üçüncü sayfa haberi kadar yer bulmadı muhalif hafızalarda.” Çünkü Lokumcu’yu savunanlar yaşam hakkına değer verdiği için sokaklara çıktı, eylem yaptı, tutuklandı. Ayhan için kimse eylem yapmadı, onu savunan, fotoğrafını eline alıp sokağa çıkan olmadı. Yaşam hakkına değer veren de sosyalistler oldu gördüğünüz gibi.
    16. Dediğim gibi, “örgütlü/sosyalist/Kürt olanı “marjinalize” ettiği” cümlesi yanlış. Sapla samanı, sosyalistle Kürt hareketini ayıralım, sosyalist olan Şık, onun arkadaşları ve Lokumcu’ydu. Sizin beğenmedikleriniz yani.
    17. “Gazeteci grup basın açıklamasını yapmış ve sessizce dağılmışken Bdp’ye müdahale eden polisi protesto etme gereği bile duymadı.” Size hak verdiğim tek konu bu. Bunca cehaletin içinden doğru bir söz çıkmasına şaşırmadım desem yalan olur. Bozuk saat örneği olsa gerek.
    18. “Muhakkak ki kendini muhalif olarak konumlayan bir gruptan elinde ilk yardım çantasıyla her eyleme koşmasını beklemek haksızlık.” Kürt sorununun çözümünü 15 gazeteciye yüklemek haksızlık değil mi? Hem bunu söyleyen açısından da utanç verici olmalı.
    19. aynı “topyekün bir muhalefeti” Kürt hareketinden de bekliyoruz ve Öcalan’ın tecriti dışında (ki tecrit işkencedir ve bitirilmelidir acilen) herhangi başka bir konuda da söz edecekleri günü merakla ve umutsuzlukla bekliyoruz.

  5. Peki, okudugumuzu anladik mi sahi?
    Mehtap

  6. Selamlar,
    ANGA’lı arkadaşların uslubu beni şaşırttı dersem yalan olur. Siyaseten yaptığımız bir eleştiriye en kişisel ve en “totoş”lu yanıtları vererek iddialarımızı ve eleştirilerimizi yerle bir ettiler, utanıyoruz 🙂 Şaka bir yana bu yazıyı sizi bu kadar kızdırmak ve bu uslupla cevap almak için yazmadık. Daha önce de Gay Pride yürüyüşünde benzer bir olay meydana geldi ve Salih Canova arkadaşımız şöyle bir yazı yazdı: https://azadalik.wordpress.com/2011/06/29/bir-talihsiz-rastlasma-ya-da-dugun-ve-cenaze/ . Bu eleştiriye yürüyüşe dahil olan LGBTT’lerden o kadar olumlu tepkiler geldi ki, ertesi günlerde bu durumu beraber değerlendirmek ve konuşmak için Bdp’lileri Lambda’ya davet edip bir toplantı yaptılar.

    Öncelikle eleştiriyi ve konuyu bir ego tribine çevirip kişiselleştirmenin hiçbir yararı olmaz. Hiçbir eyleme katılmamış insanlar olsak, bu eleştirimizin içeriğini değiştirip, değerini eksiltecek mi? Norm düzeyinde bir eleştiriyi kişisel meselelere çevirip eylem cv’leri mi hazırlayacaz?

    Birbirimizi tanıyan insanlar değiliz. Bizim hangi mecralarda, hangi örgütlerde ve hangi gösterilerde yer aldığımızı bilmeyebilirsiniz. Son zamanlarda genel “muhalefet” anlayışı İstiklal Caddesi’nde 15 dakikalık yürüyüşlerle sınırlı olduğu için “totoşlarımızı sokağa çağırma” hadsizliğinizi anlayışla karşılıyoruz. Bizi İstiklal Caddesi’nde görmemiş olabilirsiniz. Bunun bir sebebi muhalefet anlayışımızın farkı olabilirken, diğer sebebi İstanbul’da yaşamıyor oluşumuz olabilir. Muhalefet anlayışımız tramvay durağıyla Tünel arasında sıkışmadığı için, muhalefet anlayışı İstiklal Caddesi ile “arkadaş” retoriğine hapsolan bir cemaate dahil olmak yerine, örgütlü olmanın daha güçlü bir muhalefet doğuracağına inandığımız için bizi tanımamanız, görmemeniz çok normal. Kaldı ki herkes İstanbul’da yaşıyor değil. Bizi İstiklal Caddesi’ne davet etmeniz, muhalefet diliniz kadar, muhalefet alanınızın da sınırlarını göstermesi açısından çok önemli.
    Bu nedenle mevzuyu kişiselleştirip “sen bunu yaptın, biz 15 kişiyiz, onu derken diğeri nerdeydi” benzeri bir savunmaya çevirmek bizi konudan fazlasıyla uzaklaştıracaktır.

    Bu yazı, yaptığınız şeyi değersizleştirmek için yazılmadı. Duruşunuzun ve muhalefet dilinizin siyaseten sorunlu olan yerlerini belirtmek için yazıldı. “Arkadaşıma özgürlük” diye bir siyaset alanının ve normunun olmadığını belirtmek için yazıldı. Ne kadar yazıyı okumadığınız hissi veriyor olsanız da demek istediklerimiz yazıda açıkca anlatıldığı için bunları tekrar etme ihtiyacı duymuyoruz. Lütfen seyirciden beğeni toplamak için sahneye çıkıp, alkış yerine eleştiri alınca seyirciyi döven aktör/aktris triplerine girmeden eleştiriyi değerlendiriniz. veya değerlendirmeyiniz. Siz bilirsiniz.

    Yorumda “benim adamım – kendi adamın” gibi bir kutuplaşmadan bahsettiğiniz için ve “2 baldırı çıplak arkadaşımı savunmak istedim. sen de gel kendi arkadaşını savun” gibi bir tutumda ısrar edildiği için bu organizasyonun, gerçekten basın özgürlüğünü, tutuklu gazetecileri değil, sadece Ahmet ve Nedim’i düşündüğüne inanıyoruz. yani yaptığınız yorum eleştirimizi zayıflatacağına, güçlendiren bir yorum. Hala o insanlardan “tutuklu gazeteciler” olarak değil, “gel kendi arkadaşını savun” diye bahsedebiliyorsanız basın özgürlüğünün umrunuzda olmadığını, bunu bir fon olarak kullandığınızı düşünüyoruz.
    Bu eyleme çeşitli görüşlerden ve kimliklerden insanların gelmiş olması, eylemin steril bir dili olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
    Bu eylemi 15 kişinin organize etmesi de bu dilin ve tavrın sterilliğini değiştirmiyor.
    Bizim bu eyleme gelmiş veya gelmemiş olmamız da eylemin sterilliğini ve cemaatçiliği değiştirmiyor.
    “Chp/halkevleri geldi diye gelmem” diyen insanların varlığı da eylemin sterilliğini değiştirmiyor.
    Bu eylemi yapan insanların basından insanlar olması, haber yapmak için sokağa çıkması ve baskılara karşı direnmiş olması da eylemin seçkinci-cemaatçi dilini değiştirmiyor.
    Sizin bizi tanımadan, yaptığımız bir eylemi görmeden hakkımızda yargılarda bulunmanız da değiştirmiyor.
    Bizim (sizce) adi, gerizekalı, eyleminize gelmemiş, totoslarımızı yerimizden kaldırmamış olmamız da eyleminizin dilini değiştirmiyor.
    Bu eyleme Kürt/sosyalist/örgütlü insanların katılmış olması, veya Azadiya Welat gazetesinden destekçiler olması da sizin onlar hakkında bir şey söylememiş olduğunuz gerçeğini değiştirmiyor.

    Siz Ahmet ve Nedim için bir gösteri düzenlediniz, diğerleri de size katıldı ve destek verdi. Ama siz, tüm bu diğerleri hakkında tek muhalefet üretmemenizi, tek kelam etmemenizi onların size katılması veya katılmamasıyla savunmaya çalışıyorsunuz. Onlar size desteğe geldiyse, aranızdaysa ve siz hala onlar hakkında bir şey dememiş ve ısrarla retoriği 2 kişi üzerine kurmuşsanız bu eleştirinin haklılığını gösterir sadece.

    Arkadaşlar, birileri size desteğe gelmemiş olabilir veya birileri size desteğe gelmiş olabilir. Önemli olan sizin, basın özgürlüğü adı altında, tüm gazetecilerin haklarını kapsayacak nasıl bir duruş ve muhalefet sergilediğinizdir. Azadiya Welat’ın size desteğe gelmesi ve fotoğraflarını taşıması, sizin onları görmezden geldiğiniz gerçeğini değiştirmiyor ne yazık ki!
    Savunma yaptığınız ve gerekçe gösterdiğiniz herşey bir diğeriyle ilgili, sizinle ilgili değil.

    Bu bizim derdimiz değil diyebilirsiniz. O zaman basın özgürlüğü fonunu kullanmayın çünkü herkes için hak isteyen bir duruştan ziyade sadece daha steril bulduğunuz ve kayırdığınız 2 kişi için adalet isteyen bir dile sahipsiniz. Bir sonraki yürüyüşü Ahmet ve Nedim yürüyüşü olarak sınırlandırırsanız ve basın özgürlüğü gibi bir fon yerine “sadece benim arkadaşlarıma özgürlük” gibi bir eylem adı seçerseniz, biz de derdinizin ve yapmak istediğinizin ne olduğunu daha net anlar, eleştirilerimizi keseriz. Ama basın özgürlüğü deyip, diğerlerini görmezden gelip ve onlar hakkında tek kelam etmeyip sadece Ahmet ve Nedim’e odaklı bir dil kullanmanız çok cemaatçi, steril ve korunaklı duruyor ne yazık ki.

    “Bu geldi bu gelmedi” diye şikayet edeceğinize, yazının temel eleştirisi olan, bu dili neden böyle kurduğunuz mevzusunu açıklasaydınız herkes için daha yararlı olacaktı. Bizim sizden beklediğimiz, şahsi saldırılar ve meselenin kişiselleşmesi yerine böyle bir düzlemde tartışılmasıydı.

    Ama yorumunuz ve uslubunuzdan anladığım kadarıyla siz kullandığınız sorunlu muhalefet dilinin farkında olmadığınız gibi, yazıyı da anlamamış veya anlamak istememişsiniz. Sanırım yazının bu düzlemde tartışılmasını beklemekle fazla iyimserlik etmişiz.

  7. Bu sosyalizm polisligi de ilginc zanaat. Oyle gozukuyor ki kimliginde “tanidik” yazmayanlar, en azindan daha buyucek bir “biz”e dahil olamayanlar klube dahil olamiyorlar. eskiden de erkege bekar, “kizlara” “bakire” yaziyordu hani kimi kimliklerimizde; nasil ki o kimlik bekarligin kadina reva taniminin meta///fizik rontgenini cekiyordu, ve hatta siki bir muayene kapidaydi icabinda, burada da kamusalliga curet eden kimliklere sosyalizmolcerler tarafindan serh konulmus. Lafa “Sen benim/onun kim oldugumuzu biliyor musun” tadinda bir itirazdan girip, karsisindakinin konum-sinif-donanim-imkaninin kurgusal bir dokumunden cikmak nasil bir celiskidir?

    bu dunyada, bu ulkede, bir insan sadece bir oyuyla sosyalist olamaz mi? hatta oy dahi vermeyip/ veremeyip sosyalist olamaz mi? sosyalizm kelimesinin anlamini bile bilmeyen bir insan, sobeler gibi sosyalistleyenlerden cok daha sosyalist olamaz mi? simdi ben bir protesto duzenledim–“ben” “sosyalistim” tabii; maddemin tabiatindan kaynaklanan, sorgulanamaz bir durum bu– ve Kurt hareketini yanima bile yaklastiramadim. Demek ki onlar, sosyalist olamazlar! Cunku… eger tersi dusunulurse… yoksa… yoksa… ben yeteri kadar sosyalist degil miyim?!

    *Magdur Xler savunulmadi, nicin X’in durumu ses getirmiyor, dunya kamuoyuna tasacak kadar?* gibi bir soruya, *kimse X’in hayatini savunmaya layik gormemis, o bile kala kala zoraki bizim elimize kalmis* turunden bir cevap verilebiliyorsa eger, burada dava magduriyet filan degil, kiymeti savunucularindan menkul sahislardir zaten. 4 kisilik de olsa, 4binlik de olsa, 4 milyonluk da olsa kendini oyle konumlandirmistir; kiymeti kendinden menkul oldugu icin de elestirilemez. Bunu bilmek icin sosyalizm bilmeye gerek yok–magduriyeti tatmis herhangi bir velet bile onun yalnizlik ve sesini cikaramamak, cikarsa bile duyuramamak oldugunu bilir. *Herkes bizden yanaydi, bizden olmayanlar haric* mantigi, magduriyetten ve muhaliflikten fersah fersah oteye, populizme kacmiyor mu? Iste muhalefetin kendini populizmle sinadigi, niteligini nicelige yedirdigi bir an daha.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: