Eylem Fetişi Üzerine Notlar I

by Gokhan Erdogan

Occupy Wall Street? -Foto: Gokhan Erdogan

 

Siyasi eylemlilik her yerde ve her koşulda olumlanması gereken mutlak iyi bir pratik olarak algılanıyor. Öyle ki siyasi eylemliliğin başarısından, belirli kıstaslarla değerlendirilmesinden hiç konuşamadığımız için, eylemlilik doğaüstü bir güç taşıyormuşçasına eleştiriden muaf, kıymeti kendinden menkul bir fetiş haline gelebiliyor. Kitlesel sokak eylemlerinden bireysel eylemliliklere uzanan yelpazede “eylem fetişi”, eylemi siyaset yapmanın araçlarından sadece biri olmaktan çıkartıp kaynakları bir başına tüketen ve siyaseti salt kendisine indirgeyen bir hale dönüştürebiliyor.

Eylem fetişinin bir alt kategorisi olarak eylem üzerine mekanlardan yola çıkarak düşünmeye başlayalım. Son bir yılın dünya genelinde eylem mekanlarına bakıldığında Tahrir’den New York’a eylem mekanlarıyla eylem içeriğinin açık bir şekilde örtüştüğü görülüyor. Mısır’ın başkenti Kahire’de bulunan Tahrir (Özgürlük) Meydanı kent yaşamını kilitleyebilecek bir noktada bulunur ve hem tarihsel hem de mekansal olarak Arap hareketinin kristalize olduğu bir meydandır. Öte yandan dünya geneline yayılan anti kapitalist işgal eylemlerinde eylemcilerin kapitalist düzenin sembol alanlarını seçmiş olduğunu görürüz. Örneğin, New York Borsası’nın olduğu Wall Street’deki Zucotti Park’ı mekan olarak seçilmiştir. Anti emperyalist gösteriler ya da Arap ayaklanmaları, devrim öncesi İran’da ABD daha sonra İngiltere konsolosluğu işgalinde ya da Mübarek’in devrildiği gece Beyrut’taki Mısır konsolosluğunun önünde olduğu gibi konsolosluk binaları çevresinde veya uluslararası toplantıların olduğu mekanlarda yapılmaktadır.

Dünya genelinde mekanla eylem içeriği bu kadar net örtüşürken Türkiye’ye baktığımızda elimizde bir istatistik olmamakla beraber İstanbul’daki eylemlerin çoğunun İstiklal caddesinde gerçekleştiği görülmektedir. Taksim Meydanı’nın 1 Mayıs İşçi Bayramı’ndaki sembolik önemi dışında, kent yaşamının içindeki önemi ve caddenin müdavimlerini oluşturan kitlenin sınıfsal profiliyle bu eylemlerin nasıl örtüştüğü bir soru olarak önümüzde durmaktadır. İstanbul’da Okmeydanı, Gazi Mahallesi, Ümraniye gibi işçi mahalleleri varken şehrin eğlence, tüketim mekanlarını daimi eylem mekanına dönüştüren siyasal hareketlerin bunu sadece ulaşım kolaylığından yaptıklarını düşünemeyiz; bu tercih aynı zamanda suya sabuna dokunmadan korunaklı bir limanda siyaset yapma çabası olarak da görülebilir.  Kendi yerelinde eylem yapamayan fakat şehrin bir merkezine her hafta sonu eylem turizmi gerçekleştiren aktörler, hem kendi yerellerinde siyasal olarak varolmamış ve o siyasal duruşun maliyetini yerelde taşımamış oluyorlar; hem de eylemi kendileriyle beraber anonimleştirerek birer “anonymous” oluyorlar.

Genel olarak solun bir zeka atfetmediği devletin, eylemlerin tarih/mekan  ilişkisini  soldan çok daha iyi kavradığını, örneğin son bir yıldaki Lozan mübadelesine dair Tuzla Tahaffuzhanesi’nde[1] anma yapma girişimi ya da Maraş, Sivas katliamlarının gerçekleştiği alanlardaki anmaları engelleme çabalarından okuyabiliriz. Bu minvalde hatırlanması gereken başka bir iktidar/mekan çatışması da Madımak otelin bir türlü müze olamaması, Diyarbakır Cezaevi’nin akıbeti tartışmasıdır. Bu alanlar kapanırken Taksim gibi etkisiz alanlar sistem tarafından alternatif olarak “düzen dışı” siyaset yapan öznelere enerjilerini boşaltmaları için açılmaktadır. Bu noktada başörtüsü mitinglerini eskiden sol hareketlerin de mitinglerin çoğunu düzenlediği Türkiye’nin en görünmez, en yalıtılmış alanı olan Çağlayan meydanında örgütleyen İslami kesim, solun Taksim’e çıkmasının ardından İsrail’in Mavi Marmara baskınının yıldönümünü kendi seslenme alanlarının tamamen dışında, gemi, liman, İsrail vs ile hiç ilgisi olmayan İstiklal Caddesi’nde yürüyüş yapıp Taksim Meydanı’nda eylemlerini noktaladılar. Bu belki de Türkiye solunun siyasi aktivizme negatif etkisi olarak okunulabilir.

Kuşkusuz aynı mekanda yukarıda sözünü ettiğimiz hataya düşmeyenler de var. İlk kez, Ermenistan’a yönelik kontrgerilla operasyonlarında da adı geçen Veli Küçük’ün başlattığı[2] ve bu kez iç işleri bakanı düzeyinde AKP hükümeti tarafından desteklenmiş Hocalı anmasına baktığımızda eylemle zaman/mekan ilişkisinin gayet güçlü bir şekilde kurulabildiğini görüyoruz: Bu eylem yalnızca herhangi boş bir gösteren olan Taksim’de değil, Fransız konsolosluğunun önünde ve Agos gazetesine yakın mesafede örgütlenmiş ve eylemde Agos’a yürümek bir tehdit olarak dillendirilmiştir. Bu eylemden bir sure sonra Sivas katliamı davasında zaman aşımını protesto etmek için aynı mekanda düzenlenen eylem ise yürüyüşe Taksim’den başlamış, Galatasaray meydanında kitlenin eylem esnasında tırmanan enerjisini büyük meydandan küçük meydana ters yönde taşıyarak boğmuştur. Bu eylemin Sivas katliamında kaybettiğimiz Asım Bezirci’nin Zincirlikuyu mezarlığındaki mezarı başından şehri kilitleyebilecekleri Zincirlikuyu istikametine doğru değil de Taksim’de gerçekleştirilmiş olması anlaşılır değildir.

Fetiş Eylemi Çözerken

Sürekli ve iyi hesaplanmamış, iyi yönetilemeyen eylemliliğin en ağır yönü eylemciyi hem fiziksel hem ideolojik açıdan tüketmesidir. Bu bağlamda Türkiye’nin İslami eylemliliğinin yakın geçmişinden de çıkarılması gereken dersler vardır. Böylesi bir yüksek dönem eylemliliğinin çok açık geriletici ve sisteme entegre edici bir etkisinin olduğu, örneğin Cihan Tuğal’ın Sultanbeyli’de İslami hareket üzerine yaptığı araştırmasında çok açık görülmektedir. 90’lı yıllarda İslami sokak eylemliliğinin Genelkurmay’ın hedefi olacak kadar başat merkezlerinden biri olan Sultanbeyli’deki radikal hareketlilik, bir taraftan 28 Şubat darbesi bir yandan Refah/Fazilet’in burjuvalaşmasının negatif etkisi altında kalıp, daha sonra kendi ideolojik çizgilerinden çok daha uzak AKP’nin de iktidara gelmesiyle daha önce radikal bir şekilde karşı oldukları kapitalist sisteme entegre olmuşlardır.  Sözü edilen tarzda bir sürekli eylemlilik kitleyi “denedik, mücadele ettik ama olmadı” noktasına taşıyarak bir pasifleştirmeye de neden olabilmektedir. Bu etki, eylemin biçiminden ziyade örgütlenişi ve siyasal doygunluğu ile ilgilidir. Teori ve pratiğin diyalektiğinden kopuk bir biçimde gerçekleşen siyasal eylemlilik hali eylem katılımcılarını eylem dışında siyasal olarak beslemediği gibi eylemlilik içinde apolitize etmektedir. Cumadan cumaya camiye giden mümin gibi haftada bir eyleme gidip siyasal sorumluluğunu yerine getirdiğini düşünen kişi eylemin siyasetine dair bir bilinç düzeyine ulaşamamakta ve eylem hakkında başat bilgiye sahip olmadan karar mekanizmalarına uzak kalabalık haline gelmektedir.  Bu çeşit içerikten ve niteliksel katılımdan boşanmış bir eylemlilikte de doğal olarak bir süre sonra “biz yıllardır uğraşıyoruz ama” noktasına gelebilmektedir.

Yakın dönemden bir başka örnek de Hopa olayları davasıdır. Mahkeme esnası ve sonrasında tutuklulara destek olmak için gidenler, içeride hiçbir neden olmadan tutuklu bulunan çocukların salıverilmesini kendi siyasal başarıları olarak sunmuşlardır. Başarı ve başarısızlık çıtalarının gerçeğe uymayan bir şekilde belirlenmesi ya da “gittik aldık” söylemini kullanırken yaratılan illüzyonun ileride nasıl çökeceği ve kimin üzerine çökeceği de düşünülmelidir.  Bir yanda açık alanlarda son derece yüksek maliyetli süresiz işgal eylemleri tüketici bir etkiden ziyade bir uçtan bir uca tüm dünyaya enerji yayabiliyorken diğer yandan Taksim tipi eylemlilikler siyasal ve toplumsal olarak kitleyi çözücü etki yaratabilmektedir.

Fetişin Maliyeti

Eylemlerin aşırılaşan maliyetleri bireylerin ve yapıların siyasal ve pratik esnekliklerine ket vurabilmektedir. Türkiye’de kolayca kalkışılabilinen açlık grevi eyleminin sonrasının korsakoff[3] sendromu[4] olacağı ve bunun hem eylemci hem de eylemci üzerinden siyasetin bir öte halkasının üzerinde yapacağı tahribat bilinmelidir. Konjonktürel siyasetin büyük siyaseti belirler hale gelmesi ve ondan bu ölçüde kadro çalması üzerine düşünülmesi gereken bir başka noktadır. Hapishanelerinde[5] kimyasal silahlar[6] kullanıldığı iddia edilen, sokaklarında işkence[7] yaşanan, gözaltına almak ve içeride tutmak için bir nedene ihtiyaç duymayan bir ülkede düzene karşı mücadele eden insanlar “suçsuz” yere hapse düşüyorlarsa bu erken hasadı kimin topladığını görmek gerekmektedir.

Eylemi fetişleştirmenin en ağır maliyeti can kaybıdır. Hiçbir eylem tipi bir soyutlamaya tabi tutularak kendi başına iyi ya da kötü olamaz. Örneğin Arab baharının başlangıç eylemi olan Tunus’lu Muhammed Buazizi’nin kendini yakma eylemi ile Mazlum Doğan[8]’ın kendini yakma eyleminin sonuçlarına baktığımızda bu eylemlerin ne kadar büyük etkileri olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Fakat bu eylem tarzı yüceltilip bir gelenek, bir fetiş haline gelip çocukların da kendilerini yakmasına dönüştüğünde bu artık aynı şey değildir: Abdullah Öcalan üzerindeki tecridi protesto etmek için kendini yakmadan once müzik defterinin sayfasına “Bedenimi halkım için ateşe veriyorum” yazan 15 yaşındaki Kürt çocuğu Fırat İzgin[9] örneğinde olduğu gibi. Öcalan’ın üzerindeki tecridi protesto etmek ve Kürtlerin hassasiyetini ifade etmek için Mensur Güzel[10] Kartepe deniz otobüsünü kaçırmış ve yapılan operasyonda infaz edilmişti. Güzel’in silahsız olduğunu önce Kocaeli Valisi Ercan Topaca açıklayacak ve bir süre sonra da HPG basın bürosu “üzerinde hiçbir patlayıcı madde ve silah bulunmadığı”nı teyid edecekti. Bir işgal, üniversite işgali, Londra’daki eski bir banka binası işgali ya da bir geminin silahsız işgali gibi barışçıl bütün eylemler arkasında aktif bir kamuoyu desteği gerektirir, fakat gerekli şartlar ve kamuoyu desteği oluşturulmadan kişilerin bu tarz eylemlere yönlendirilmesinin insani, toplumsal ve siyasal bir maliyeti vardır ve bir hesap verebilirlik kıstası olmalıdır.

Fetiş Nesneleri

Eylem fetişinin bir başka tezahürü de kişi kültüdür. Eğer eylemi siyasal hattından soyutlayıp bir ya da bir kaç kişi diğerlerinden ayrı tutularak bir başına yüceltiliyor ve hayran kitlesi, arkadaşları gibi bir tanımla peşine düşülüyorsa bu da bir nevi fetiş biçimidir. Bir fetişin meydana çıkması fetiş nesnesiyle çoğu zaman ilgili değildir. Seçilen fetiş nesnesi seçen kişinin kilitlendiği siyasal durumu yansıtır. Somuta indirgemek gerekirse tutuklu gazeteciler gerçeği iki isme indirgenir ve sadece onların masumiyeti üzerinden bir söylem üretilirse buradaki eylem fetiş nesnesi üzerinden kendini gerçekleştirmiş, yasak ve bastırılan alandan, yani bu örnekte siyaset alanından kaçmış daha geri bir noktada, toplamdaki mücadeleyi de gerileten bir etkiyle gerçekleşmiş olur. İki gazetecinin arkadaşları grubu ya da Hrant’ın arkadaşlarının yaptığı, yüksek maliyeti nedeniyle Kürt meselesinde yıllardır almadıkları riskleri, devletin gazla müdahale etmeyi tercih etmediği alanlarda almaya çalışarak görüntüyü kurtarmaya çalışmalarıdır.

Elbette bireylerin geliştirdikleri duyarlılıkların tutarlılık testi başka duyarlılıkları da aynı ölçüde taşıyor olmaları değildir. Örneğin bir kişi ömrünü Dersim katliamını araştırmaya vakfedebilirken diğeri sadece Filistin sorunuyla ilgilenebilir. Fakat, siyasi bir hareket için hangi problemle ne oranda ilgilenildiği, hangisinde muhatap hangisinde tanık olunduğu, siyasal söylemin tutarlılık testidir. Örneğin bir siyasi parti Hopa davasında davanın muhatabı olarak kendini görüyor ve güçlerini ona seferber ederken, Amed’deki bir başka kritik davaya başını çeviriyor ya da basın açıklamasıyla geçiştiriyorsa buradaki farklı tutum salt fetişe değil aynı zamanda bir etnik ayrımcılığa da işaret eder.

Sonuç olarak, tarihsel, toplumsal, mekansal herhangi bir ilişki kurulmadan yapılan bir eylem amacına hizmet etmeyeceği gibi aynı zamanda katılımcıların iyi niyetinden bağımsız eylem konusu üzerindeki toplumsal basıncı boşaltan, tepkiyi boşa salan, düzenin bağışıklığını güçlendiren bir kontra/anti-eyleme dönüşebildiğini görüyoruz. 2011 Londra’da başlayan ve çeşitli kentlere yayılan ayaklanmaların ilk günlerinde poliste gözlenen göstericilere alan açan tavrın[11] bugün hükümet tarafından çeşitli reform politikalarının meşrulaştırılmalarında ya da 2012 Londra yaz olimpiyatları[12] öncesinde bir nevi güvenlik tatbikatı olarak faydaya[13] çevrilmesi gibi. İsrail’in son Gazze operasyonu[14] da yapılan açıklamalar ışığında benzer bir tatbikat çerçevesinde değerlendirilebilir.


Advertisements

6 Responses to “Eylem Fetişi Üzerine Notlar I”

  1. Bu metine ait olan ve en asagida alintiladigim 2 paragraf celiskili di mi?
    2. paragraftaki mantik gecerliyse sormak gerek, neden mahallelerinde degil de Tahrir’deydiler?Ya da Plaza del Sol’da ya da Atina’nin en islek kamusal alani Syntagma’da?
    Zuccotti Park, ozellestirilmis bir mekandir ve bir firma tarafindan isletilmektedir. Boyle bakarsak ozel alanda eylem fetisizmi yapiyorlar,orasi steril bir mekan iste di mi?
    Occupy bunu mu yapiyor?
    Taksim-Beyoglu hatti tam da boyle ozellestirilmis 1 gidisatta oldugu icin sahiplenilmesi gereken bir mekan olmuyor mu?
    Cumartesi Anneleri neden koylerinde degil de Galatasaray Lisesi onunde yillarca oturdular? Mekan fetisizminden mi?
    Ya da Arjantin’in Plaza de Mayo kadinlari?
    Oralari mekan tuta tuta,demokratik hareketlerin de mekani eylediler,mekani yeniden anlamlandirip kente yeni bir mekan urettiler.
    Agoralarimizi geri almak boyle goruluyorsa vay halimize?:
    ” Şehirden şehire yayınlan “Wall Street’i İşgal Et” hareketinin taktiği, güç odaklarına yakın konumdaki bir park ya da meydan gibi merkezi bir kamusal alanı ele geçirip insanları bu alana toplayarak orayı güç odaklarının yaptıklarının ve bu odaklara nasıl karşı konulacağının açıkça tartışıldığı bir siyasi arenaya çevirmek.
    En çarpıcı şekilde Kahire’deki Tahrir Meydanı’nda ortaya konulan bu taktik dünyanın çeşitli yerlerine yayıldı (Madrid’deki Plaza del Sol, Atina’daki Syntagma Meydanı, şimdi de Londra’daki Saint Paul merdivenleri ve Wall Street’in ta kendisi).
    Bize kamusal alanlara toplanan insanların müşterek gücünün, diğer erişim yolları tıkandığı zaman, hâlâ en verimli başkaldırı aracı olduğunu gösteriyor söz konusu hareket.Tahri Meydanı’nın bariz bir gerçeği görünür kıldı: Gerçekten önem arz eden twitter ya da facebook’taki duyarlı uğultu değil, sokaklar ve meydanlardaki insan bedenleri.”
    DAVID HARVEY 2011

    ”Eylem fetişinin bir alt kategorisi olarak eylem üzerine mekanlardan yola çıkarak düşünmeye başlayalım. Son bir yılın dünya genelinde eylem mekanlarına bakıldığında Tahrir’den New York’a eylem mekanlarıyla eylem içeriğinin açık bir şekilde örtüştüğü görülüyor. Mısır’ın başkenti Kahire’de bulunan Tahrir (Özgürlük) Meydanı kent yaşamını kilitleyebilecek bir noktada bulunur ve hem tarihsel hem de mekansal olarak Arap hareketinin kristalize olduğu bir meydandır. Öte yandan dünya geneline yayılan anti kapitalist işgal eylemlerinde eylemcilerin kapitalist düzenin sembol alanlarını seçmişolduğunu görürüz. Örneğin, New York Borsası’nın olduğu Wall Street’deki Zucotti Park’ı mekan olarak seçilmiştir. Anti emperyalist gösteriler ya da Arap ayaklanmaları, devrim öncesi İran’da ABD daha sonra İngiltere konsolosluğu işgalinde ya da Mübarek’in devrildiği gece Beyrut’taki Mısır konsolosluğunun önünde olduğu gibi konsolosluk binaları çevresinde veya uluslararası toplantıların olduğu mekanlarda yapılmaktadır.
    Dünya genelinde mekanla eylem içeriği bu kadar net örtüşürken Türkiye’ye baktığımızda elimizde bir istatistik olmamakla beraber İstanbul’daki eylemlerin çoğunun İstiklal caddesinde gerçekleştiği görülmektedir. Taksim Meydanı’nın 1 Mayıs İşçi Bayramı’ndaki sembolik önemi dışında, kent yaşamının içindeki önemi ve caddenin müdavimlerini oluşturan kitlenin sınıfsal profiliyle bu eylemlerin nasıl örtüştüğü bir soru olarak önümüzde durmaktadır…”

  2. Bu 3. denemem. Bu sefer bölerek yollamayı deniyorum.
    ——–

    Kimi durumlarda akademikler ya da analistler “eleştirel” olmanın dozunu oldukça kaçırabiliyor. Ya da şöyle söyleyeyim: “Eleştirmek”in kendisi kendinden menkul bir işleve sahip olabiliyor. “Eleştirmek” bir fetişe dönüşebiliyor ve her fetişin oynadığı rolü oynayabiliyor. Mistifiye etme, bağlamsızlaştırma, idealize etme, bulanıklaştırma gibi. Bu yazıyı da bu şekilde değerlendiriyorum.

    Erdoğan’ın provokatif giriş paragrafı en azından benim nezdimde başarıya ulaştı. Totaliter, baskıcı, gayri-demokratik, ataerkil, lgbtt-düşmanı, neo-liberal, muhafazakar saldırının ve bunların gündelik yaşama kök salmış meşruiyet hallerinin bağlamında “eylem” ve “mekân” meselesine eğilmek çok önemli. Ancak kestirmeden yapılmış çıkarımlar ve bağlamsız eleştiri yazısının en sorunlu yanları.

    Bir alt kategori olarak eylem mekânı: Bir hayli moda olan bir sosyal bilimler kavramı olarak sosyal mekânın tanımına girmek burada mümkün değil. Ancak çok net bir biçimde şunu söyleyebiliriz: Mekân bir süreçtir. Mekân üzerine ve mekân üzerinde yapılan eylemlilikler bu sürecin mühim parçasıdır. İstiklal Caddesini, kendi yerelinde eylem yapamayanların “güvenli” mekânı olarak tespitlemek, bu mekânın aslında pekala kazanılmış bir mekân olduğu ve halen sürmekte olan bir yer-yapma mücadelesinin sahnesi olduğu gerçeğini gözden kaçırıyor. Hikaye bitmedi, sürüyor. Erdoğan, 1 Mayıs’ın sembolik önemini parantez içine alarak aslında vakayı argümanına sıkıştırıyor. Bir eylem mekânı olarak İstiklal, son 4-5 senedir 1 Mayıslarda biber gazı ve dayak yiyerek İstiklal ve Taksim’i kendinin yapmış mobilizasyonların kazanımıdır. İstiklal/Taksim’in devrimci geçmişimizdeki hatıralarını da unutmuş değiliz elbette. FAKAT: Eğer mekân bir süreç ise tabii ki iktidarın yeniden geri alma gayretiyle içi boşaltılıp yeni anlamlar yüklenebilir. O zaman da sürece uygun olarak aktörler başka konumlar tuttururlar. Taksim/İstiklal mutenalaştırmanın, metalaştırmanın, soyutlaştırmanın, özelleştirmenin son sürat gittiği bir yer olarak Erdoğan’ın anlamsızlaştırdığından çok daha mühim bana kalırsa. Yazar bu şerhleri düşmüyor, daha da kötüsü pusulasını Zuccotti ve Tahrir örnekleri ile karşılaştırıyor ki bu örnekleri de bağlamsızlaştırıyor. Şöyle ki:
    Türkiye’yi İstiklal’den ya da İstanbul’dan ibaret sayamayız. (ABD’ye değinmece yaparaktan) %99’u eylemsizlik içinde iktidar vahşetine cevaz veren bir toplumda, İstiklal’de yürümeyi tercih eden bu eylemcilerin eylem turizmi yaptıkları eleştirisi (kadük bir sınıf analizinin ötesine geçerek) temellendirilmedikçe en hafif tabiriyle içi boştur. Cihan’ın yukarıda belirttiği gibi bu tanıma İstiklal’i mekân tutan Cumartesi Anneleri de dahil mi? Kaldı ki Erdoğan’ın mekan seçiminde tutarlılık atfettiği Wall Street eylemleri de mekanın fetişleştirildiği eleştirilerine uğramıştır. Bir örnek vereyim: Peter Marcuse Zuccotti Parkı’nın fetişleştirilme riskine dair bir yazı kaleme almıştı.[1] Mekân bir ödül olmamalıdır; mekân sadece bir semboldür; bir hareket bir mekânın kazanılması ya da kaybedilmesi açısından başarılı ya da başarısız addedilmemelidir diyor. Tahrir için de benzer eleştiriler var mıdır bilmiyorum ama demek istediğim en azından Zuccotti Parkı Erdoğan’ın (bağlamsızlaştırarak) resmettiği gibi sorunsuz bir örnek değil. (cont…)

  3. Dahası mekânı “akıllıca” kullanma failliğini (agency) Hocalı mitingine katılanlara ve örgütleyenlerine atfetmek bence süreci yanlış okumak, hatta tahrif ederek hatırlatmaktır. Hocalı mitingi, Dink Davası kararını binlerce kişinin katıldığı protestonun sonrasında yapılmıştır; yani aslında süreci belirleyen vicdanının sesiyle Taksim-Harbiye hattında saatlerce yürüyen protestoculardır; ona yanıt vermek zorunda hisseden iktidar bloğu değil. Bu söylediğimden de bu tür protestoların katılımcılarının her türlü failliğini sorgusuz kabul ettiğim anlaşılmasın. Erdoğan’ın fetişin nesnesi olarak “kişi kültü” eleştirisini çok yerinde buluyorum.

    Erdoğan’ın iyi niyetli olarak başlasa da iktidara payanda (co-opt) olabilen eylemlere dair getirdiği eleştiri, hedefini tam vurabilirdi. Ancak sorun Erdoğan’ın argümanlarının ucunu çok esnetmeye çalışarak, farklı eylem biçimlerini de eleştirisinin içine katmaya çalışması. Herhalde açlık grevi eylemlerine karar verme süreçleri, sonuçlarına dair kafa yormayı da içermiştir. İnsan, bedenini bir eylem nesnesi yapma failliğini de gösterebilir, gösteriyor. Bu yüzden zannımca eylem-beden-faillik mevzularına, bu eylemlere karar verme süreçlerinin duygusuna, aklına (kendine has aklına) değinmeden dışarıdan “eleştiri” getirmenin bir sınırı olmalı. Bazen kutunun dışından bakma güdüsü kendinden menkul bir amaç haline geliyor ve bu oranda acımasızlaşabiliyor. Akademik/araştırmacı egosuyla klavye başında fikir cimnastiği yapmak çok kötü.

Trackbacks

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: