Samatya: “Münferit” mi “Muntazam” mı?

by Azad Alik

Foti Benlisoy*

Samatya’da son bir ay içerisinde bir dizi Ermeni kadının saldırılara maruz kalması bir tesadüf mü, tesadüf olabilir mi? Bunlar (devlet erkânının pek sevdiği tabirle) “münferit” hadiseler mi? Yaşanan saldırılar bir metropolde hayıflanarak da olsa “normal” saymamız gereken vaka-i adiyeden suç olayları mı?

Hikmet-i hükümetin yahut devletin kurucu rasyonelinin gayrimüslim topluluklara karşı işlenmiş büyük suçlara bulaşmış bulunduğu bir ülkede hayır. Bu ülkede bir Ermeniye karşı yapılan bu türden her saldırı, hiç değilse potansiyel olarak bu devlet aklına dayanır, ondan esin alır. Onun “milli” eğitimle, medyayla şuna bunla içselleştirilmiş, popüler kılınmış versiyonlarında moral dayanağını, ideolojik meşrulaştırılmasını bulur. Gayrimüslim “ekalliyet” topluluklarına ait bireyler bu durumu çok iyi bilirler. Sıradan bir didişmenin, gündelik bir tersleşmenin büyük bir ihtimalle kendilerine (en iyi ihtimalle “kibarca”) bu topraklarda “yabancı” ve en nihayetinde ancak belli sınırlar dahilinde “hoşgörülebilir” insanlar olduklarının hatıratılmasıya sona ereceğini tahmin ederler. Bu zaten sıkça deneyimledikleri ve daha küçük yaştan içselleştirdikleri bir haldir.

Benim bu durumla ilk karşılaşmam, halı silkeleyen komşuya çıkışan annemin karşılaştığı tepki üzerine oldu. Bir apartmanda yaşayan komşular arasında gayet sıradan bir atışma mevzuu, komşunun anneme “o kadar şikâyet edeceksen memleketine dön” tepkisiyle bambaşka bir mahiyete bürünüvermişti. Halının silkelenip silkelenmemesi gerektiği tartışması “milli” bir “dava” oluvermişti. Gündelik bir deneyim (ve muhtemel maddi bir tehdit) olan bu durum karşısında gayrimüslimler mümkün mertebe etliye sütlüye bulaşmaz, alttan alır, hır çıkarmamaya, fazla görünür olmamaya çalışırlar (annem alttan almamıştı o ayrı).

Gayrimüslimlerin varlığı bizatihi “Türklüğe hakaret” sayıldığından onlara düşen olabildiğince silikleşmek, görünmez olmaktır. 1920’li yılardan itibaren “Türklüğe hakaret” davaları furyasını babalarından ninelerinden duymuşlardır zaten. O dönemde bir gayrimüsimle derdi olan hemen herkesin başvurduğu yaygın bir silahtı “Türklüğe hakaret” suçlaması. Rum bakkala şu ya da bu sebeple diş mi biliyorsunuz, Ermeni komşunuzla mı dalaştınız, Yahudi terzi elbisenizi istediğiniz gibi yapmadı mı, basardınız “Türküğe hakaret” şikâyetini olur biterdi. Arşivler bu “Türklüğe hakaret” suçlamalarıyla dolu: “Türklüğe hakaret eden bahçıvan Mığırdıç hakkında takibat yapılması”, “Türklüğe ve Cumhurbaşkanı’na hakaret eden İstanbul Taksim’de Mari kızı Kosti, Marik kızı Javik, Abraham hanımı Hayganoş ve Formo kızı Filipe haklarında takibat yapılması”, “Türklüğe hakaret eden Kayseri’den Madam Mari hakkında takibat yapılması”, “Türklüğe hakaret eden İmroz’dan Estrati kızı Afridi hakkında takibat yapılması”, “Türklüğe ve orduya hakaret eden Kiryako hakkında takibat yapılması”, “Türklüğe hakaret eden Ankara’dan Musevi elbiseci Yasef hakkında takibat yapılması” vs. vs.

O nedenle Samatya’da yaşananlar “münferit” vakalar mı diye düşünerek kendinizi fazla yormayın. Ermenilere, Rumlara, Yahudilere sorun. Daha iyisi, gözlerinin içine bakın, cevabı hemen göreceksiniz. Onlar bu ülkede ölüsünün yasını tutmanın, cinayete kurban giden için adalet istemenin dahi “Türklüğe hakaret” sayılabileceğini bilirler çünkü. 1927 yılında Elza Niyego adlı Yahudi genç kadının kendisinden yaşça hayli büyük bir erkeğin, eski bir subayın “aşkına” yanıt vermeyince katledilişi iyi bir “örnek”. Osman Ratıp adlı şahıs, Elza’yı uzun bir dönem taciz ettikten sonra, Elza’nın nişanlandığını öğrendiğinde genç kadını işinden evine dönerken sokak ortasında bıçaklayarak öldürür. Elza’nın cenazesine 20 bin insan katılır, cenazede “adalet istiyoruz” sloganları atılır. Basın (o zaman daha medya yok) durur mu, hemen durumdan vazife çıkartır ve cenazenin “Türklüğe” bir “hakaret” teşkil ettiği temasıyla bir tezvirat kampanyasına girişir. Öyle ya bir gayrimüslim öldü diye ortalığı velveleye vermeye gerek yoktur. Cenazeye katılan birçok Yahudi gözaltına alınır, dahası Yahudilerin ülke içinde serbest dolaşımına kısıtlar getirilir. Mesaj nettir: “Gâvur gâvurluğunu bilmeli” fazla ses çıkarmamalıdır.

Bu memlekette söz konusu gayrimüslimler olunca gündelik bir tersleşmeyle (modern tabirle) “nefret suçu” arasında sadece bir adım, hem de küçücük bir adım vardır. O küçücük adımın kolayca atılabilmesinde bunca pervasız olunabilmesinin nedeni, Arat Dink’in deyimiyle “av” olmakla “yem” olmaktan başka “şansı” olmayan gayrimüslimlerin cinai olan ya da olmayan yöntemlerle “tasfiyesinin” (zaman zaman gündeme gelen) “milli” bir politika olmasıdır. Dolayısıyla Samatya’da işlenen suçlar “münferit” değil gayet “muntazam”, yani usule uygun, kaideye muvafık, “nizamlı” hareketlerdir ve zaten derdimizin tam da o “nizamla” olması gerekir.

* Yazının orjinali http://fotibenlisoy.tumblr.com/post/41308466584/samatya-munferit-mi-muntazam-m adresinde yayımlandı. Yazıyı Azad Alik sayfalarında yeniden yayımlamamıza izin veren Foti Benlisoy’a teşekkür ediyoruz.

Advertisements

One Trackback to “Samatya: “Münferit” mi “Muntazam” mı?”

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: