Hatay İçin Henüz Vakit Varken*

by Azad Alik

Hale Akay & Ayda Erbal**

Yirminci yüzyıl öncekilerden farklı olarak yaşanan savaşlar ve soykırımlar sonucunda sivil ölümlerinin asker ölümlerini oldukça geride bıraktığı bir dönem oldu. 1990’lı ve 2000’li yılların büyük bölümünde dünyada birçok farklı bölgede silahlı iç savaşlara, etnik çatışmalara ve bunların sonuçlarına tanıklık ettik. Yaşananlar mevcut güvenlik politikalarının yeniden değerlendirilmesiyle birlikte, odağına bireyleri ve cemaatleri/toplulukları alan yaklaşımların öne çıktığı bir bilgi ve deneyim havuzu oluşturulmasına yol açtı. Bu süreç içerisinde çatışmaların engellenmesi ile çatışma sonrası yeniden yapılanma/rehabilitasyon hakkındaki literatür günümüzde artık devlet kurumları ve siyaset yapıcılar kadar, sivil aktörlerin de kullanabileceği vakıa analizleri, teorik tartışmalar ve uygulamaya yönelik kılavuzlar sunmaktadır. Bu yazıda son dönemde Hatay’da yaşananlar bu literatür üzerinden değerlendirilmekte ve çatışmaların engellenmesi hakkındaki literatür üzerinden bir durum analizi yapılmaya çalışılmaktadır.

Tırmanan Kriz

Hatay ile ilgili olarak, özellikle 11 Mayıs’ta Reyhanlı’da gerçekleşen patlamalar sonrasında  medya ve diğer kanallarla ulaşan bilgiler dikkate alındığında, Hatay’ın çatışmaların önlenmesine yönelik politikaların uygulanmasını gerekli kılan ciddi sinyaller verdiği rahatlıkla söylenebilir.[1] Ancak Hatay bu sinyalleri Reyhanlı patlamasının hemen arifesinde değil, 2011 yılı baharında, Suriye’de ilk muhalefet ayaklanmaları barışcıl bir şekilde başlamışken, henüz ortada ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) yokken, AKP’nin politikasının hatları henüz belli değilken vermeye başlamıştı. Kültürel ve etnik yapı olarak Suriye’nin Türkiye’deki bir uzantısı sayılabilecek Hatay’ın, bu ülkede çıkacak bir ayaklanma, çatışma ve rejim değişikliğinden etkileneceği, bölgeye ilişkin asgari bilgiye sahip biri için bile aşikardı. Buna rağmen, yaklaşık iki senelik bir gerginlik altyapısı üzerine gelen patlamalarda, gerek seçilmişler, gerek basın ve sivil toplum örgütleri hem bu çeşit bir krize ilk yanıtı vermekte hem de krizi insani güvenlik üzerinden değerlendirmekte yetersiz kaldılar. Kamuoyu, olası bir sığınmacı krizinde bütün mağdurların gündelik hayatlarını iyileştirmeye yönelik siyaset, habercilik ve insani yardim konularında Türkiye siyasetinin ikili uçlarını aşabilen bir tartışmaya sahne olamadı.

İki yıllık süreçte ne Türkiye’deki mevcut mezhepsel ayrımcılık konusuna ne de mültecilere ilişkin meselelere gerekli ilgi ve dikkat gösterilebildi. Örneğin, sığınmacılara ilişkin meseleler AKP’ye muhalefet etme ile AKP politikasına paralel hareket etme saikleri üzerinden dönen tartışmalar içine sıkıştı. ‘AKP tabanının bu konularda duyarlı olabilecek’ kesiminde bile yeteri kadar yankı bulamadı, konu ile ilgili çalışan örgütlerin sesleri duyulmadı. Keza Kızılbaş Alevilerin, basının hatırı sayılır bir kısmında[2]  görülen “Nusayriler”[3] (Arap Alevileri) eşittir Kızılbaş Aleviler şeklindeki siyaseten suçlayıcı çerçevelemeden hissettikleri rahatsızlıkları da dikkate alınmadı.[4] Türkiye’nin Arap Alevilerinin hem etnik/dini aidiyet üzerinden “ilişkilendirme yoluyla suçlanmama” hakları, hem de Türkiye’nin eşit vatandaşları olarak Sünni Müslümanlar kadar siyasi tercih yapma hakları yok sayıldı.[5] Tüm bunlara ilaveten gerek AKPnin Alevi “açılımı” süresince, gerekse 2011 seçimleri ve sonrasında Alevilere ve inançlarına ilişkin yer yer oldukça tehlikeli ve sekter bir devletlu dil sürdürüldü. Alevilerin Esad rejiminin Türkiye’deki uzantısı imiş gibi gösterilmesi[6] Alevilerin[7] söylemde ve eylemde gayriinsanileştirilip şeytanlaştırılmasının[8] devamına vesile oldu.[9] Dahası barış süreci ve hemen öncesinde –örneğin Paris cinayetleri ve sonrası dönemde- ceşitli demeçlerde Kürt sorununun asil müsebbipleri olarak etiketlenmeleri nedeniyle de güvenlikleri tehlike altına sokuldu. (AKP’nin özellikle yakin dönem Alevi siyasetinin eleştirel bir tarihi için bkz Gökhan  Erdoğan’ın yazısı).

Sorumluluğu marjinal sol örgütlere öteleyen, yahut olayları hafifseyen bir dil tutturan, söylemiyle mezhepsel farklılıkları kışkırtan AKP gerek yurtiçi

gerek yurtdışındaki tekinsiz siyasetiyle Hatay’daki krizin esas sorumlusudur. Yine de bu malumu böylece ilan ettiğimizde sorun çözülmüyor. Önümüzde çeşitli seçenekler var: Kendimizi “biz demiştik”e kaptırıp AKP’ye karşı –bir miktar prematüre- zaferimizi ilan edebiliriz. Bu esnada içten içe krizin iyice kontrolden çıkarak AKP’nin irtifa kaybedeceği beklentisiyle, ne mültecileri, ne yerel halkı, ne de böyle bir krizin derinleşmesinde muhtemelen en çok zararı görebilecek Alevileri kısa vadede umursayan bir yaklaşımla uzun vadeli siyaset yapmaya devam edebiliriz. Yahut seçilmişleri de eleştirmeye devam ederek, durum nasıl iyileştirilebilir diye beraber kafa yorabilir, bu esnada kamuoyundaki tartışmayı derinleştirip, insan güvenliği ve hesap-verebilirlik kriterlerini bir nebze de olsa gündeme getirmeye çalışabiliriz.

Suriye’deki kriz ne yönde seyrederse seyretsin, Türkiye’deki sığınmacı sorununun orta vadede devam etmesi ve mevcut krizin Türkiye için ‘kökleri geçmişte de olsa yepyeni aktörler ve hesaplarla oldukça yeni bir toplumsal gerilim ve çatışma hattını’ canlandırması kuvvetle muhtemel. Bu nedenle yaşanan göç dalgasının sonuçlarının hafifletilmesi için alınabilecek önlemlerin geç de olsa dile getirilmesi gerektiğine inanıyoruz.  Bu yazı halihazırda veri olarak önümüzde duran bir konuya odaklanabilmek amacıyla “doğru Suriye politikası ne olmalıydı?” gibi bir tartışmayı dışarıda bırakıyor. Ancak yazının dikkat çektiği tehlike ve önlemlerin uygulanması talebinin kendisinin de en nihayetinde siyasi bir nitelik taşıdığı göz ardı edilmemeli.

Geçmeyen Geçmiş  

Hatay’a ilk olarak çatışmadan uzaklaşmak isteyen, gelir düzeyi yüksek Suriyeliler gelip, şehir içinde ev tuttular. Zamanla bu şekilde gelen nüfus arttı, 2011 baharı sona ererken ilk ciddi sığınmacı akını başladı. Kamplar kuruldu, yardım kuruluşları geldi, şehir içinde kiralar fırladı ve rahatsızlık başladı. Esad rejiminin şiddetli tepkileriyle birlikte, muhalefetin içinde en rahat iç ve dış destek bulabilecek ve kendi içinde örgütlenebilecek grup silahlanarak, baskın unsur haline geldi. Suriye’de durum giderek vahşi bir iç savaş halini alırken, AKP’nin Esad ile gemileri yakması ve doğrudan muhalefete destek verir, hatta bu muhalefeti yönlendirir hale gelmesiyle Hatay’da da sorunlar tırmandı, taraflar keskinleşti.

Suriye’deki durum, etnik/dini çatışma tarihine rağmen görece bir huzur ortamının yeni yeni geliştiği Hatay için geçmişle bağlantılı endişelerin canlanması demekti. Dahası, Hataylıların Suriye’deki halk ile olan akrabalık ilişkileri dikkate alındığında, bu, sevdiklerinin hayatına ilişkin tehditler de getiriyordu.[10] Suriye’deki isyan bir çatışmaya dönüştükçe, Türkiye’deki hükumetin izleyeceği herhangi bir politika Hatay içinde (ve elbette Türkiye genelinde) farklı gruplar arasında kazananlar ve kaybedenler yaratacaktı. Bu nedenle, Suriye’de ilk silahlı çatışmanın çıktığı an, Hataylılar için de hayatlarının değiştiği, risk altına girdikleri ve geleceklerinin belirsizleştiği yeni bir dönemin başlangıcı oldu. AKP gibi bölgesel hırsları olan ve parlamentodaki çoğunluğuna güvenip genele hesap verme gereği duymayan, toplumsal duyarlılık ve endişelere kulak tıkamış bir iktidarın varlığı doğal olarak bu risk ve belirsizlik algısını daha da güçlendirdi.[11] Peki mevcut durumda mağdurların yasam koşullarını iyileştirmek için henüz vakit varken hala yapılabilecek bir şeyler var mı?

Hatay gibi bir örnekte, yerel halkın ve sığınmacıların mevcut durumdan görecekleri zarar, yaşanan çatışmanın etkisini azaltacak bir dış politika kadar, kamu idaresinin ve farklı grupların bu çatışmanın yarattığı sorunlarla baş edebilme kapasitelerinin güçlendirilmesine de bağlıdır.[12] Olumsuz şartlar altında bile, kriz yönetme mekanizmalarının uygulamaya sokulması yoluyla çatışmanın toplumda yarattığı hasarın bir nebze olsun hafifletilmesi şansı vardır. Çatışma önlemeye yönelik politikalar veya mekanizmalar bireylerin ve toplulukların yaşamlarına ve gelecek beklentilerine ilişkin belirsizlikleri azaltacak, toplumsal ve psiko-sosyal istikrara yönelik uygulamalardır. Bir çatışma, toplumsal kırılma, göç, şiddetin artışı, kurumlara ve sisteme yönelik öfke ve saldırganlığını artması, bireylerin ırk, din, yaş veya başka tür bir aidiyet etrafında kendilerini ifade edebilecekleri gruplaşmalara daha fazla yönelmesi gibi sonuçlara yol açar. Toplumun bir bölümünün bu tür gruplaşmalar ile hızla ayrışması ise çatışma, şiddet ve karmaşanın habercisidir. Türkiye’de bu çeşit bir toplumsal kırılmadan, tarihsel olarak başka bağlamlarda en çok zararı görmüş azınlıkların –bu örnekte her etnisiteden Alevilerin- yine zarar görme ihtimali hayli  yüksektir. Hatay’da krizin derinleşmesini önlemeyi amaçlayan sorumlu bir devlet politikasının[13] ise iki önemli ayağı bulunmalıdır: 1) Hayatta kalmayı sağlayacak asgari gereksinimlerin karşılanması ve hayati tehditlere karşı korunmanın sağlanması; 2) Topluma kimlik, tanınma, katılım ve özerklik imkanı verecek asgari psiko-sosyal desteğin sağlanması.[14]

Burada bir not olarak, önerilen bu tür toplumsal ve psiko-sosyal politika ve mekanizmalarını  kullanabileceklerin sadece kamu otoritelerinden ibaret olmadığı söylenmelidir. Bazı çatışmalarda kamu otoritesi tamamen ortadan kalkabilmektedir. Kaldı ki Türkiye’de temel sorunlardan biri kamu otoritesi olduğunda dahi duyulan güven eksikliğidir. Bu nedenle, bu tür politika ve uygulamalar için talepte bulunmak ve inisiyatif almak aynı zamanda çatışmadan etkilenmesi olası farklı grupların, medya dahil Türkiye genelindeki değişik siyasi aktörlerin önceliklerinden biri olmalıdır.

Çatışmaları önlemeye yönelik yaklaşımların temelinde farklı kimliklerin tanınması, bunlara saygı gösterecek ve farklı ihtiyaçları dikkate alacak çözümlerin üretilmesi ve bu süreç içerisinde değişik mekanizmaların kullanılması yoluyla meşruiyeti ve güvenilirliği artıracak katılımcı mekanizmaların kullanılması yer alır. Hatay gibi çatışmadan etkilenen bir bölgede, gerilimin düşürülmesi ancak farklı grupların farklı ihtiyaçlarının olduğunun ve yaşadıkları karşısında farklı tepkiler verdiklerinin tüm taraflarca kabulü ile mümkündür. Buna yönelik politikaların başarısı, çatışmadan etkilenen bir bölgede yaşayan farklı grupların çözüme ne kadar dahil edildiklerine bağlı olacaktır; yukarıdan ve otoriter bir şekilde uygulanacak politikaların etkisi ise tam aksine toplumsal gerilimleri artıracaktır. Türkiye’de kamu otoritesi bu türden katılımcı pratiklere açık değildir ve psiko-sosyal ihtiyaçları büyük ölçüde gözardı eder. Bir toplumsal çatışma ortamında İdare içine kapalı ve buyurgan bir anlayışla, güvenlik eksenli çalışır. Bunun sonucu belli grupların kamu düzenini bozmakla itham edilerek marjinalleştirilmesi ve Hatay örneğindeki gibi yerel halkı birbirine ve sığınmacılara karşı düşmanlaştıracak söylem ve yöntemlerin kullanılmasıdır.

Burada bahsedilen çatışma önleyici politikalar ve uygulamalar açısından, son dönemde gözlemlenen iki önemli faktörün daha olumsuzluk yaratması muhtemeldir. İlk olarak, illerdeki mülki idareler, “benim Valim, benim Emniyet Müdürüm…” gibi ifadelerin sıkça kullanılmasının da desteğiyle, iktidar partisinin yereldeki taşıyıcıları olarak görülmektedir. Bu yüzden herhangi bir risk karşısında mülki idarenin aldığı her türlü önlem şüphe ile karşılanmakta ve toplum içindeki bölünmeleri kamçılamaktadır. İkinci olarak, afet veya savaş durumda siyasi farklılıkların bir kenara itilerek, ortak çözümler üretilmesi beklenirken, Türkiye’deki siyasi kutuplaşmanın vardığı noktada, tam aksine bu tür gelişmeler tüm taraflarca “çelişkileri derinleştirmenin” bir aracı olarak kullanılmaktadır. Bu iki faktörün vahim sonuçlarını daha önce Van’da yaşanan iki deprem sonrasında gözlemlemiştik. Reyhanlı örneğinde de  etnik/dini bileşenleri farklı olsa da benzer etkilerin bariz bir şekilde ortaya çıktığını söylemek mümkün.

Türkiye’de etnik siyaset hatlariının hala belirgin olduğu şehir ve kasabalar söz konusu olduğunda basın dahil her siyasi aktörün şu zorluğun üstesinden gelmesi gereklidir: Etnik/dini farklılıkları krizi derinleştirecek ayrılıkçı bir siyasete araçsallaştırmaktan kaçınırken, bu farklar neticesinde gelişen değişik ihtiyaç ve korkuların farkında olmak. Aynı şehrin parçaları olsalar da Hatay’ın çeşitli ilçeleri hem etnik/dini yapılarıyla, hem hafızalarıyla, hem de göç alma tarihleriyle birbirlerinden farklılar. Bu yazının geri kalanında genel olarak Hatay odaklı analiz yapmakla birlikte, Reyhanlı ile Hatay’ın diğer bölgeleri arasındaki etnik ve siyasi farklılıkların ayırdında olduğumuzu vurgulamak isteriz. (Reyhanlı hakkında Ertan Keskinsoy’un şu yazısına bakılabilir Reyhanli, Islah, Sıtma ve Bomba)

Önlemler, Öneriler:

Hatay’da iki mağdur grubundan ve bu iki mağdur grup içinde tarihsel olarak da farklı mağduriyetlerin taşıyıcısı olmuş farklı etnik/dini gruplardan söz edebiliriz. Birinci grup, Türkiye tarafından mülteci statüleri tanınmayan, bu nedenle misafir olarak kabul edilerek, dışardan denetime kapalı kamplarda ve şeffaf olmayan bir süreç içerisinde barınma imkanı verilen Suriyelilerdir. Bir savaş durumunda sığınmacılık, beraberinde korku, yoksulluk, başkalarına bağımlılık, depresyon ve toplumsal normlarda kırılmayı getirir. Sığınmacılar, etnisite ya da dini inançlarından bağımsız, açlık, saldırı, işkence, cinsel istismar vb. tehlikelere daha açık hale gelirler. Diğer taraftan sığınmacıların gelişi, ikinci mağdur grubu olan yerel halk için de farklı riskleri beraberinde getirir. Kültürel uyumsuzluk, artan nüfus nedeniyle kamu hizmetlerinin aksaması, asayiş sorunlarının ortaya çıkması, ekonomik ilişkilerdeki değişimin sığınmacılar ile yerel halk arasında bir tür rekabet yaratması sonucu sığınmacılara karşı önyargı ve düşmanlık ortaya çıkabilir. Böyle bir ortamda sığınmacı politikası, yardım dağıtımı, asayişin sağlanması gibi uygulamalardan farklı grupların ne şekilde etkilendiklerinin dikkate alınmaması, sığınmacılara karşı olumsuz tavrı daha da keskinleştirecektir.

Medyada yer alan haberler[15] ve özellikle Mazlum-der tarafından hazırlanan rapor[16], Reyhanlı’da ve Hatay genelinde Suriyeli sığınmacılara karşı olan olumsuz tutumu, tarihsel ve siyasi nedenlerini analiz etmeden açık etmekte. Bu tutum mezhepsel farklılıkların veya AKP’nin Suriye politikasına karşıtlığın bir sonucu olarak yorumlanabilir. Oysa bu iki neden sorunun derinleşmesine katkıda bulunmuş olsa da ani nüfus değişimleri esnasında böyle bir gerilimin oluşması beklentiler arasındadır. Sığınmacılara yönelik tepkinin, özellikle patlamalar sonrasında, ağırlıklı olarak Sünni Türkmenlerin yaşadığı ve AKP’nin çok yüksek bir oy oranına sahip olduğu, şimdiye kadar sığınmacıların en rahat ettikleri yerlerden biri olarak nitelendirilebilecek Reyhanlı’da su yüzüne çıkması iyi yönetilmeyen bir sığınmacı akışının ve bunun toplumsal dengeler üzerindeki etkisinin beklenilen bir sonucu olarak değerlendirilmeli. Bu tür tepkilere neden olan korkular ve ihtiyaçlar dikkate alınmazsa, alınmadığı gibi egemen Türkiye siyasetinin yapısına sinmiş ve yüzleşilmemiş  mezhepçi dil gündelik siyasetin ve medyanın hizmetine sunulursa bu tepkilerin Hatay geneline yayılarak, iddia edildiği ölçüde bir kutuplaşmaya ve saldırganlığa dönüşme ihtimali mevcut. Yine uygun politikalar tasarlanmaz ve uygulanmazsa, Suriye krizinin Orta Doğu’da daha geniş bir mezhep çatışmasına dönüşmesi durumunda bunun Türkiye geneline yayılma riski de daha yüksek olacaktır.

Reyhanlı örneğinden hareketle, bu tür korku ve ihtiyaçları gidermeye yönelik olarak dikkat gösterilmesi gereken göç almış tüm şehirler için geçerli olabilecek politika öncelikleri ise şöyle sıralanabilir:

1-      Silahsızlandırma:   Sığınmacıların yerleştirildiği kampların mutlaka silahsızlandırılması gerekir. Hatay’da kampların yanısıra çok sayıda sığınmacı da kent içinde yaşamaktadır. Hatay’daki durumun bu dediklerimizin tam tersi olduğunu biliyoruz.[17] Suriyeli muhaliflerin Türkiye tarafından silahlandırıldığı iddiaları, kent merkezinde silahla dolaşan ve yerel halkta korku yaratan kişiler Suriyeli sığınmacılara yönelik rahatsızlığın en önemli sebebidir. Suriye’deki çatışmanın Türkiye içinde de bir şiddet dalgasına dönüşmesini engellemeye yönelik en önemli önlem kentin bu silahlardan, silah ticaretinden ve üretiminden arındırılmasıdır.

2-    Kadınların koşullarının düzeltilmesi: Hem sığınmacılar hem yerel halk arasında yaşanan göç ve buna bağlı gerilimlerden en fazla etkilenecek olan kitle kadın ve çocuklardır. Sığınmacı kamplarının kadınlara yönelik şiddet ve cinsel istismar açısından taşıdığı risk bilinmektedir;[18] bu kamplar sıklıkla insan ticareti ve kadınların seks işçisi olarak kullanılması için elverişli bir ortam sağlamaktadır. Türkiye’de Suriye’den gelen kadınların ve genç kızların evlendirilerek ikinci eş yapıldıkları da basına yansımıştır.[19] Dahası, özellikle sığınmacı erkeklerin yaratabileceği kültürel uyumsuzluk, kentin içinde silahla dolaşan erkeklerin kadınlar için ayrıca korku yaratabilecek tutumları da Hatay’daki kadınların koşullarını güçleştirmiştir. Hem kamplarda hem kamp dışında kadınların korunmasına yönelik özel önlemlerin alınması, başvuru merkezlerinin kurulması, gerektiğinde Suriyeli kadınların sığınmaevi gibi imkanlardan yararlandırılması şarttır.

3-    Eşitsizliklerin azaltılması, yeni eşitsizlikler yaratılmaması: Yaşanan göç dalgası ve çatışmanın Hatay’a taşan etkileri sonucunda yerel halk içindeki farklı kesimler arasında ve yerel halk ile sığınmacılar arasındaki ekonomik rekabetin önüne geçilmesi gereklidir. Suriye’deki çatışma öncesinde Hatay halkının önemli bir bölümünün Suriye’de iş yaptığı ve/veya sınır ticareti ile geçindiği bilinmektedir. Kriz sonrası haliyle bu tür ekonomik faaliyetler durmuştur; diğer taraftan göçmenlerin şehir içinde ev tutarak kiraları artırması ve sığınmacıların ihtiyaçlarının yerel tedarikçilerden karşılanması ekonomik dengeleri sarsmış, kazananlar ve kaybedenler yaratmıştır. Sığınmacılara sağlanan yardımlar ve sığınmacıların bazılarının kent içinde işyeri açması, yasa dışı ticaretin artması, işçi olarak çalışan sığınmacılar gibi nedenlerle hem gruplar arasındaki ekonomik rekabet hem de dengesizlik şiddetlenmektedir. Özellikle çatışma nedeniyle refah düşüşü yaşayan gruplara yönelik önlemlerin geliştirilmesi, farklı sektörlerde çalışan Suriyelilere piyasadan daha düşük ücret verilmesinin engellenmesi ve yasa dışı ticaretin önünün alınması gereklidir.

Sığınmacılara yönelik tedbirler planlanırken, bunların ekonomik etkileri mutlaka dikkate alınmalıdır.[20] Gruplar arasında rekabet yaratacak bir başka unsur kamu hizmetleridir. Kamu hizmetleri için personel ve ekipmanın artırılması mutlaka gerekmektedir. Halk tarafından en fazla dile getirilen şikayetlerden birinin hastanelerde ve ambulans hizmetlerinde Suriyelilere öncelik ve ayrıcalık gösterilmesidir. Sınırdan geçen tıbbi ihtiyacı bulunan her kişiye kim olduğuna bakılmaksızın bu hizmetlerin sunulması insani bir gerekliliktir; burada sorunu yaratan Suriyelilerin varlığı değil, personel ve ekipmanın artan ihtiyaçlara göre ayarlanmamasıdır.

4-    Nefret söyleminin engellenmesi: Özellikle medya kanalıyla farklı gruplara yönelik nefret söylemi giderek artmaktadır. Türkiye’de kamu otoritesinin genelde medyaya yaklaşımı haberi kısıtlamak, ancak kullanılan haber diline karışmamaktır. Halbuki uygulama bunun tam aksi olmalıdır. Halkın habere erişimi hiçbir şekilde kısıtlanmamalı ancak medya kullanılan dilin olası sonuçları hakkında uyarılarak nefret söylemi olarak değerlendirebilecek, halkı kışkırtabilecek, toptanlaştırabilecek ve ilişkilendirme yoluyla suçlayabilecek ya da bunu ima edecek, bireyleri bireyselliklerinden arındırıp topluca hedef haline getirecek ya da bunu ima edecek bir dilden uzak durulmalıdır. Bu asgari dikkat aynı zamanda herhangi bir politika lehine veya aleyhine propaganda yapan tüm gruplar için geçerlidir ve medya bu dikkati göstermeyi kendi içinde de bir sorumluluk olarak görmelidir.

5-    Bilgilendirme (Şeffaflık): Hem yerel halkın, hem sığınmacıların mevcut durum, hakları, yürürlükteki uygulamalar, gerekirse alınan olağanüstü tedbirler hakkında düzenli olarak bilgilendirilmesine yönelik yaygın faaliyetler ve bu bilgilere erişimin kolaylaştırılması gerekmektedir. Göç almış şehirlerde öncelikli olarak yerel halkın Suriyelilerin statüsü, hakları, yardım yöntemleri ve bu tür koşullardaki en iyi uygulamalar hakkında aydınlatılması önem taşımaktadır.[21] Yerel halkın sığınmacılara ilişkin hem uluslararası hukuka aykırı hem de orta vadede sorun yaratabilecek ‘Suriyelilerin daha uzak yerlere taşınması ve/veya izolasyonuna yönelik’ taleplerinin[22] olduğu görülmektedir. Mevcut uygulama ise bir aykırılık olarak algılanmakta, bu da sığınmacılara yönelik tepkileri keskinleştirmektedir. Diğer taraftan sığınmacıların da mevcut hakları, gerektiğinde başvurabilecekleri kurumlar vb. konularda bilgilendirilmeleri şarttır.[23]

6-    Gruplar arasında ve Kamu kurumları ile Gruplar arasında İletişim: Düzenli, her kesimi kapsayan ve yapılandırılmış iletişim, çatışmadan etkilenen bölgelerde toplumsal gerginliklerin giderilmesi açısından hayati önem taşır. Bu konuda inisiyatifi kamu kurumları alabileceği gibi, sivil aktörler de bu tür iletişim mekanizmalarını kendiliklerinden kurabilirler. Bu türden bir iletişim gayretine sığınmacıların da katılmasını sağlamak mutlaka gerekir. Özellikle Hatay gibi halkın genelinin etnik/dini cemaatler şeklinde örgütlendiği yerlerde düzenli toplantılar yoluyla bu türden bir iletişimi kurmak görece kolaydır. Gruplar arasındaki iletişimde amaç karşılıklı olarak rahatsızlık ve ihtiyaçların dile getirilmesi ve bunlara ilişkin formel/enformel çözüm mekanizmalarının geliştirilmesidir. Kamu kurumları ile gruplar arasındaki iletişim de benzer bir amaçla sürdürülmelidir. Burada kamu kurumlarının sadece bildiren değil, dinleyen bir yaklaşım izlemesi, toplumsal gruplar tarafından dile getirilen rahatsızlıkların[24] ve taleplerin dikkate alındığının sonraki uygulamalarla gözlemlenebilmesi gerekmektedir. En önemlisi de seçilmişlerin ve kamu görevlilerinin gruplara karşı ayrımcılık olarak nitelendirilebilecek söylem ve davranışlardan kaçınmasıdır.

Son olarak, Hatay’daki uygulamalara ve farklı grupların içinde bulundukları güvensizlik ortamına ilişkin izleme, değerlendirme ve haber yapacak kişilere faydası olabileceğini umduğumuz sorular listesini tablo olarak sunuyoruz. Bu tablonun başlangıç aşamasında olduğunu, daha da geliştirebileceğini ve bir örnek oluşturmaktan başka bir iddiası olmadığını belirtmek isteriz.

Screen Shot 2013-05-28 at 8.59.31 PM

©Hale Akay & Ayda Erbal

Screen Shot 2013-05-28 at 8.59.44 PM

©Hale Akay & Ayda Erbal


*Bu yazının çeşitli evrelerinde yazıya düzelti, eleştiri ve önerileriyle katkıda bulunmuş Işın Eliçin, Zeynep Erdim, Gökhan Erdoğan, Özge Genç ve Burcu Gürsel’e teşekkür ederiz.

** @hale_akay @aydalabre

[1] Örneğin, Avrupa Birliği’nin dış politikası çerçevesinde AB Komisyonunca kullanılan Çatışmaların Temel Nedenleri / Erken Uyarı Göstergelerinin “Topluluklar-arası İlişkiler ve Anlaşmazlık Çözümü Mekanizmaları” başlıklı 5. maddesinde şu sorular yer almaktadır:

“- Farklı kimlik grupları arasındaki ilişkiler ne kadar olumludur?

– Devlet topluluklar arasındaki gerilim ve anlaşmazlıklarda arabuluculuk etmekte midir?

– Kontrol edilemeyen bir göçmen/mülteci akımı var mıdır?”

Kontrol edilemeyen mülteci akımı ile ilgili olarak şu göstergeler dikkate alınmaktadır: Mülteciler ve yerel topluluklar arasındaki toplumsal sürtüşme, mültecilerin temel haklarına saygı ve mülteci akınının söz konusu bölgenin etnik/kimliksel dengesi üzerindeki etkisi. http://www.ceipaz.org/images/contenido/European%20Commission%20Check-list%20for%20Root%20Causes%20of%20Conflict_ENG.pdf .

[2] Buna bazı örneklerde yabancı basın da dahildir.

[3] Türkiye’deki Arap Alevilerin bir kısmı kendilerine Nusayri denmesinden hoşlanmadıklarını, Nusayri kelimesinin aşağılama içerdiğini söylüyorlar (bkzhttp://www.sabah.com.tr/fotohaber/yasam/nusayriler-kapilarini-aktuele-acti/32001)

[4] Buradaki sorunun iki Alevi grubunun benzerliği ya da farklılığı değil, kendi istekleri dışında birisinin Esad yanlısı olarak fişlenip diğerinin de ilişkilendirme yoluyla suçlanması olduğunu belirtmek isteriz.

[5] Bu bağlamda Türkiye’nin çoğunluğuna mensup olanların azınlıkların da en az çoğunluk kadar siyasi tercih ve çeşitliliğe sahip olmalarının meşru hakları olduğunu anlaması elzem . Diğer taraftan Suriyelilerin bir kısmının da mezheplerinden bağımsız olarak var olan ve sınırlarını bildikleri bir statükoyu belirsiz bir geleceğe tercih etmeleri de gayet anlaşılabilir bir siyasi tercih. Fehim Tastekin’in 27 Mayis 2013 tarihli yazisi http://www.radikal.com.tr/yazarlar/fehim_tastekin/aleviler_namina_bir_zion_dusu-1135064

[7] Özellikle Dersimliler, bulunduğu yere Alevi temsilcisi olarak değil bir siyasi partinin seçilmişi olarak gelmiş Kılıçdaroğlu’nun kimliği üzerinden yapılan eleştiriler ve saldırılarda olsun, seçimlerdeki tercihleri nedeniyle BDP’li siyasetçiler, aydınlar ve solun bir kısmı tarafından da Stockholm sendromuyla itham edilirlerken olsun mütemadiyen hedef tahtasındaydılar.

[8] Orneğin ağırlıklı olarak Arap Alevi Samandağ’lılar Arapça bildikleri için  bu ve benzer videolarda olan biteni anladıklarından muhtemelen 2012 yazından bu yana ekstra bir tehdit altında yaşıyorlar. http://haber.sol.org.tr/dunyadan/osonun-turkmen-tugaylari-alevi-mahallelerine-saldiriyor-haberi-60177

[9] Bu yazıyı yazarken Hizbullah’ın denklemdeki yerini iyice belirginleştirmesiyle birlikte bu tehlikeli söylemin gittiği yön için http://www.aa.com.tr/tr/haberler/186246–hizbullah-adini-hizbuseytan-olarak-degistirsin

[10] Her inançtan ve etnisiteden Hataylıların Suriye’de akrabaları var. Dolayısıyla burada kastedilen tek bir etnisite ya da dini grup değil.

[11] Yazıyı yazdığımız tarihte kamplar teknik olarak mülteci değil misafir kampları oldukları için insan hakları örgütlerinin denetimine büyük ölçüde kapalıydı. Ancak kamplardan ve mültecilerin yaşadıkları diğer bölgelerden günlük düzenli bölgesel raporlar için bkz http://data.unhcr.org/syrianrefugees/regional.php, Türkiye raporu icin bkz http://data.unhcr.org/syrianrefugees/country.php?id=224, ayrica USAK raporu icin http://www.usak.org.tr//dosyalar/rapor/RuRmLN8mGzGrrttzKQKVxbZKG7ni0u.pdf

[12] Örneğin, P. Webb ani göç, toplumsal çatışma veya doğal afet durumuna maruz maruz kalan bir bölgenin halkı üzerinde bunların nihai etkisine şöyle bir ilişki üzerinden bakmamızı öneriyor. ZARAR GÖREBİLİRLİK = FELAKETİN ETKİSİ – BAŞA ÇIKMA BECERİSİ.  P. Webb (2000) “Drawing Lines in Water: The Challenge of Vulnerability Analysis in Developing Countries”, Fletcher Forum of World Affairs, Ciltl 24 (1): s. 35.

[13] Devlet elitinin, dış politika tercihi devletle uyuşmayan vatandaşların da hayatından sorumlu olma zorunluluğu vardır.

[14] Leaning J. ve Arie s. (2000) Human Security: A Framework for Assessment In Conflict and Transition, s. 4 -12. http://www.certi.org/publications/policy/human%20security-4.PDF

[20] Hatay’da bunun eksikliğine bir örnek, geçici olarak oluşturulan Altınözü kamplarından birinin bir meraya  kurulmasıdır.

[21] Suriyeli sığınmacılara ilişkin uluslararası hukuka bağlı olarak uyulması gereken yükümlülüklere dair; Göz

Ardı Edilenler: İstanbul’da Yaşayan Suriyeli Sığınmacılar, http://www.esithaklar.org/wp-content/uploads/2013/03/Göz-Ardı-Edilenler.pdf

[23] Yerel halkın kriz öncesi aldıkları hizmette devamlılık istemesi ve yaşam standartlarında kötüleşmeye karşı taleplerinin ve tepkilerinin olması normaldir. Bu konuda özellikle anaakım medyada yazan köşe yazarları ya da muhabirlere de önemli bir görev düştüğü kanaatindeyiz: Medyanın elinde hem genel hem de yerel halkı varolan mevzuat, haklar ve bunların karşılanması esnasında olası sorunlar konusunda düzenli olarak bilgilendirme ve durum takibi yapabilecek altyapı vardır. Olmadığı durumlarda da medya, üniversitelerdeki siyaset bilimi, kamu yönetimi, afet yönetimi ve psikoloji programlarıyla işbirliği yaparak verilerin herkesin anlayabileceği şekle sokulmasına yardımcı olabilir. Keza bu işbirliği olmadan ya da alanda bulunmadan da yapılabilecek işler vardır. Hali hazırda Birleşmiş Milletlere bağlı örgütlerin ve uluslararası insan hakları örgütlerinin alandan geçtikleri raporlar bulunmaktadır. Bu raporlar (ve hatta bunların karşılaştırmalı bir değerlendirmesi) haberciliğin de yaygın kaynakları arasında olmalıdır.

Advertisements

2 Comments to “Hatay İçin Henüz Vakit Varken*”

  1. büyük oyunlar oynanıyor. Özellikle Hatay üzerinde… Dikkatli olmak lazım…

  2. Paylaşım İçin Teşekkürler.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: