Kaç Çocuk Hibe Etmeli?[1]

by Azad Alik

Volkan Çakır[2]

2012 Aralık ayının son günlerinde NTV/Star’da ortak yayımlanan programda Başbakan Erdoğan gündem oluşturmak için konulara bilerek polemik bir açı ile yaklaştığını itiraf etti.[3] Bu gündem oluşturmalar çerçevesinde, özellikle 2007’den beri hem Başbakan hem de Hükümet üyeleri düzenli olarak kadınların kaç çocuk doğurmaları konusunda öneride bulundu. Kamuoyunun bir kısmı bu söylemi insanların özel hayat ihlali olarak gördü. Bir açıdan doğru görünen bu tepki, konuyu kamu önünde tartışmamıza engel olmamalı. Doğurganlık konusu en nihayetinde insanların yatak odasını tartışmaktır ve polemiğe açıktır. Kaldı ki doğurganlık konusunun geleceğe ilişkin bir programı olan herhangi bir ülkede tartışılmaması hem mümkün değildir hem de başbakanın ülkenin geleceğini belirleyecek bir meselede görüş bildirmesi son derece normaldir. Herhangi bir kamuoyu özellikle de nüfus gibi ciddi bir konuda sadece üsluba takılıp içeriği ciddiye almamayı kaldıramaz.

Türkiye’nin demografik geçiş ile yaşlanan bir toplum olmaya başlaması son 10 yılda nüfus sayımları ve projeksiyonları ile görülüyor. Yaşlanan toplumlar sosyal güvenlik hesaplarında karşılaştıkları dengesizlik yüzünden kamu maliyesinde ciddi sıkıntı yaşarlar, ayrıca yaşlanan beşeri sermaye ekonomik büyümeyi sürdüremez (bkz. son 20 yılda Japonya ve son 10 yılda AB’nin içinde olduğu durum). Yaşlanan nüfusun sosyal ve ekonomik sonuçlarını gören/anlayan hükümet üyeleri bu trendi tersine çevirmek için nüfus artışını, kullandıkları dil ve siyasi söylem muhafazakar olsa da, haklı olarak teşvik ediyor.

Bu yazı nüfus politikası tartışmasına natalist / natalist-karşıtı polarize bir ikiliğin tarafı olmak yerine, TR’nin nüfus yapısına ilişkin verilerle katkıda bulunmak istiyor ve tartışmaya yeni bir açı ve ivme kazandırmayı öneriyor. Bize göre başbakan nüfus yaşlanması konusunda kaygılanmakta haklı olsa da bu sorunu sadece natalist/volüntarist politikalarla çözebilmesi Türkiye’nin yapısal dönüşümü nedeniyle pek mümkün görünmüyor. Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda gelişimini sürdürebilmesi için dışarıdan göç almayı kamuoyunda şimdiden ciddi bir şekilde tartışmaya başlaması gerekiyor.

Dünya’da ve Türkiye’de nüfus politikaları ve demografik değişim süreçleri

Tarih boyunca nüfus toplumların hem güç hem de refah kaynağı olarak görülmüştür. Malthusian ve Modern Aile Planlaması programı ile nüfusun büyümesini kontrol etmeyi hedefleyen neo-Malthusian teoriler hızla büyüyen nüfusun kaynakları tüketerek refah kaybına yol açtığını öne sürdüler. Bu nedenle 20. yüzyıl boyunca bir çok ülke nüfus konusunu niceliksel ve niteliksel olarak tartışmış ve politika geliştirip uygulamıştır. İki dünya savaşı arasında, imparatorlukların çöküşü ve faşist ideolojinin yükselişi ile pro-natalist, ırk bazında “saf/sağlam” (eugenistic) nüfus politikaları popülerdi. İkinci Dünya savaşından sonra ve dekolonizasyon süreci ile eski sömürge yeni bağımsız ülkelere anti-natalist politikalar Malthusian argüman üzerinden telkin edildi. Dünyadaki ilk resmi nüfus kontrol politika ve programını 1952’de Hindistan uygulamaya başladı[4].

Türkiye’de ise Cumhuriyetin kurulması ile birlikte pro-natalist politikalar uygulandı. Ayrıca zoraki iç-dış göç hareketleri nüfus yapısını ve dağılımını etkiledi. Cumhuriyet döneminde Türkiye 3 demografik eşikten geçmiştir/geçmekte:

(1)   Birinci dönem (1923-1950). Türkiye CHPnin pro-natalist politikalarının desteği ve görece barış döneminin tesisi ile hızlı nüfus artışı yaşamıştır. Bu dönemde ülke nüfusu neredeyse ikiye katlanıp 13 milyondan 24 milyona ulaşmıştır.

(2)   İkinci dönem (1950-1980). Bu dönem, yıllık yüzde 2.8 ile nüfus artış hızının en yüksek düzeyinde başlamıştır. 1950’li yıllarda, toplam doğurganlık hızı  (TDH) azalmaya başlamış ve bir daha da artmamıştır. Ancak, doğurganlıktaki azalma hızı, ölüm hızlarında daha önce meydana gelen azalmaya yetişmek için yeterince hızlı olmadığından nüfus büyümeye devam etmiştir. Bu dönemde nüfus tekrar ikiye katlanıp 24 milyondan 51 milyona ulaşmıştır.

(3)   Üçüncü dönem (1980-2010). 1985’ten sonraki dönemde Türkiye nüfus artışı hızı TDH’daki azalma ile düşmeye başlıyor. 2002 yılında ise Türkiye’de TDH hızı 2.1’in altına düşüyor. Bunun anlamı, doğumların yaklaşık olarak ebeveynlerin nesli ile yer değiştireceği düzeye gelmesidir, kısaca TDH yenilenme hızında (kadın başına ortalama 2.1 çocuk) devam ederse nüfus ne artar ne azalır. 2009 yılında TDH yenilenme[5] altına düşmüştür ve eğilim (trend) aşağı doğru devam etmektedir. Her ne kadar TDH yenilenme düzeyinin altına düşmüş olsa da, şu anki 15 yaş altı nüfusun doğurganlık yaşına girmesi (nüfus momentum[6]) nedeniyle nüfus bir süre daha büyümeye devam edecektir.

Türkiye yaş yapısı değişimi: 1935-2075

Kaynak: Türkiye Istatistik Kurumu, 2013

Kaynak: Türkiye Istatistik Kurumu, 2013

Ancak Başbakan’ın yazının başında sözünü ettiğimiz  volüntarist “üç çocuk yapın” söylemi TDH eğrisi (Trendini) değiştirmeye yeterli olmayabilir zira TDH’i etkileyen pek çok faktör var. Bunların arasında önemlileri ilk gebelik için ortanca yaş, doğum sonrası geçici kısırlık, isteyerek düşük (kürtaj) oranı, patolojik sterilite oranı ve doğum kontrol yöntemi kullanım oranını sayabiliriz. Aşağıdaki TDH’nın neden azalmaya devam edeceğini açıklamaya çalışacağız.

İleri yaşta annelik

Türkiye’de ortalama ilk evlenme yaşı 1950’lerde 19, 1990’larda 22 ve 2010’larda 23 olarak ölçülüyor. Önceki demografik araştırmalarda en yüksek doğurganlık hızı 20-24 yaş grubunda gözlenirken, TNSA[7]-2008’de en yüksek doğurganlık hızının 25-29 yaş grubunda olduğu görülmektedir. Bu durum, Türkiye’de kadınların doğurganlıklarını ileri yaşlara ertelediğini göstermektedir.

Ortalama ilk evlenme yaşı

vcakir2

Koç, I, Eryurt, M.A, Adalı, T ve Seçkiner, P. Türkiye’nin demografik dönüşümü: Doğurganlık, Aile Planlaması, Anne-Çocuk Sağlığı ve Beş Yaş Altı Ölümlerdeki değişimler 1968-2008. Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü.

Doğum sonrası geçici kısırlık

Doğum kontrol yöntemlerinin kullanılmadığı bir durumda, doğum sonrası geçici kısırlık ve cinsel ilişkiden kaçınma doğurganlığın önemli belirleyicisidir. TNSA 2008 gebelik riski altında olmama süresini 3.9 ay olarak hesaplamaktadır. Bu etkenin doğurganlık üzerinde etkisi zaman içinde sabit. Yani, bu etkenin nüfus artışına etkisi sıfır.

İsteyerek düşük (kürtaj) oranındaki azalma

Türkiye’de isteyerek düşük 1983 yılında kabul edilen yeni nüfus planlaması yasası ile yasallaşmıştır.  Gebeliği önleyici yöntemlere ilişkin hizmetlere ulaşmada sorunlar yaşayan ve/veya gebeliği önleyici yöntem başarısızlığı nedeniyle gebe kalan kadınlar isteyerek düşüğe başvurmaktadırlar.

Son 20 yılda isteyerek düşük oranı yarı yarıya azalmıştır. 1993’te neredeyse her 5 gebelikten 1’i isteyerek düşük ile sonlanırken, bu oran 2008’de 10’da 1’e düşmüştür[8]. En yüksek refah dilimindeki kadınlar, 2008’de, en düşük dilime göre hemen hemen 4 kat fazla isteyerek düşüğe başvuruyorlar. Türkiye’de isteyerek düşük oranı dünya ortalamasında. Son yıllarda yaygınlaşan ve kalitesi artan üreme sağlığı hizmetleri kuşkusuz isteyerek düşük oranını önemli ölçüde azalttı (1990’larda Türkiye isteyerek düşük oranı dünyada en yüksek ülkeler arasındaydı).

Toplam İsteyerek Düşük Hızındaki Değişiklikler

vcakir3

Koç, I, Eryurt, M.A, Adalı, T ve Seçkiner, P. Türkiye’nin demografik dönüşümü: Doğurganlık, Aile Planlaması, Anne-Çocuk Sağlığı ve Beş Yaş Altı Ölümlerdeki değişimler 1968-2008. Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü.

Patolojik sterilite oranı

Patolojik sterilite oranı ile ilgili veriye ulaşamadım. Ancak, cinsel yolla bulaşan hastalıkların nüfus içindeki oranı yüksek olduğu toplumlarda patolojik sterilitenin yüksek olduğu gözlemlenmekte. Türkiye’de patolojik sterilite’nin TDH’nin son yılları üzerinde anlamlı bir etkisi olduğunu gösteren veri görmedim.

Doğum kontrolü kullanma oranı

Modern doğum kontrol yöntemleri Türkiye’de 1960’lardan beri bilinmekte ve aile planlamasında kullanılmaktadır. Türkiye’de doğum kontrol yöntemi kullanan çift oranı 1963’te %27,7 iken 2008’de bu rakam %73’e ulaşmıştır. 2008 TNSA Aile planlaması talebinin %92’sinin karşıladığını göstermektedir[9].

Doğurganlık hızının önlenemeyen düşüşü ve yaşlanan Türkiye

Toplam doğurganlık hızı 1950ler başında 6.6 iken 1990’da bu rakam 3.3’e, 2010’da ise 2.06’ya düşmüştür yani TDH nüfus yenilenme hızının (2.1) altına düşmüştür. Ayrıca, eğer tüm istenmeyen doğumlar önlenebilmiş olsaydı, TDH gözlenen doğurganlık düzeyinden daha düşük olacaktı (TNSA 2008 1.6 çocuk olarak hesaplamakta).

2010 yılında, Türkiye nüfusu 72 milyondu, dışardan gelen göçmen sayısı ise 1.4 milyon. yani nüfusun yüzde 2sinden daha az. Türkiye nüfusta dünyada 18., göçmen sayısında 32., nüfus artış hızında 99. ülke. Bu istatistikler Türkiye nüfus artış hızının azaldığına işaret ediyor. Ayrıca, Türkiye’de göçmenler nüfus artışına katkıda bulunmuyor, çünkü net göç az da olsa negatif, yani Türkiye’den dışarıya göç eden insan sayısı, dışarıdan Türkiye’ye göç eden sayıdan biraz fazla. Türkiye’nin nüfus artışının şimdiye kadarki temel etkeni doğurganlık hızı.

Sosyolojik ve ekonomik yapıda değişim (özellikle) hızlı kentleşme, Türkiye’de TDH’nin projeksiyonların ön gördüğü gibi azalmaya devam edeceğini gösteriyor. Türkiye nüfusu Japonya, Almanya ve diğer gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler gibi yaşlanmaya başlayacak. Nüfus tahminleri TDH düşüş trendine devam ettiği takdirde, 2050 yılında Türkiye nüfus yapısındaki çocuk oranının bugünkü %25 oranından %16’ya düşeceğini öngörmekte. Aynı şekilde, 65 yaş üstü nüfus hemen hemen 3’e katlanacak ve %7.7’den %20.8’e yükselecek. Bir de doğuşta beklenen ömrün artmaya devam edecek olması ile Türkiye nüfusu 90 milyonu aşacak.

Nüfusun yaşlanması neden önemli?

2050 yılına geldiğimizde Türkiye nüfusu bugüne göre nerdeyse 20 milyon artmış olacak, ancak nüfus yapısı itibarı ile yaşlanmış da olacak. Bir ülkenin ekonomik gelişmeyi sürdürebilirliği (işgücü talebi ve innovasyon kapasitesi) yanısıra sağlık ve sosyal güvenlik (emeklilik) harcamalarının karşılanabilmesi sorun olarak ortaya çıkacak. Sağlık ve Sosyal Güvenlik harcamaları emeklilik yaşını yükselterek kısmen çözülebilir, tabii bu pek popüler bir politika olmaz.

Türkiye nüfus piramitleri

vcakir1

Kaynak: Birleşmiş Milletler

Nüfusun yaşlanmasının temel sebebi genel politikada ve özel tercihlerde kabul edilen/içselleştirilen Malthusianizm yani yaşamı reddederek yaratıcı düşünceyi sınırlamak. Yaşlanan nüfussa toplumda tutuculuğu artırıyor: salt geçmiş tecrübeler üzerine hem bugünü yönetmemizi hem de yarını planlamamızı sağlıyor, yeni fırsatlara ve fikirlere karşı tutucu davranıyoruz. Avrupa ülkelerinde görüldüğü üzere, yaşlanan nüfus kazanımları savunuyor, dış göçten korkuyor, sosyal güvenlik sistemi bütçesini dengeleyemiyor, yapısal işsizlik yüksek seviyelerde kalıyor ve çözüm olarak yaratıcı olmayan, etkisi sınırlı iş ve gelir paylaşımı çözümü uygulanıyor. Mesela, Fransa’daki 35 saat uygulamasında olduğu gibi çalışma saatleri azaltılıyor ve böylece işsizlere gelir transferi yapılıyor. Burada refah devletinin kazanımları çok önemli, ancak uygulama korporatist refleksler ile yeni ve değişik fırsatlara yaşam alanı vermiyor.

Halbuki, nüfus artışı yaratıcı baskıdır, gereklilik insanların var olan durumu aşmalarını ve yeni ve yaratıcı çözümler bulmalarını sağlar. Nüfus büyümesi ekonomik gelişme, yaşam kalitesinin iyileşmesi ve sürdürülebilir çevre önünde engel değildir. Tersine, büyüyen nüfus yarının sorunlarına yarının çözümünü bulmaktır.

Yaşlanan ve azalan nüfusu yenileme imkanı olarak dışarıdan göç

Nüfusta büyüme sadece doğurganlık ile sağlanmaz, göç ile de sağlanabilir. Örneğin son 50 yılda, göç İstanbul şehrindeki nüfus artışının en önemli kaynağıdır. Tarih boyunca Türkiye iç de dış göç hareketlerinde tecrübe sahibi bir ülke. Hatta bugünlerde Suriye’li mültecilere vatandaşlık hakkının tanınması tartışılıyor[10].

Avrupa nüfusunun azalması ve yaşlanması Türkiye’ye nüfusun sadece doğurganlık hızı ile artmasının mümkün olamayacağını gösteriyor. Nüfus artışını sağlayabilmek için en azından aktif nüfus ile 15 yaş altı ve 65 yaş üstü nüfus oranının sürdürebilir oranda tutabilmek için önümüzde dışardan göç politikası var. Türkiye’de neredeyse 1.5 milyon göçmen yaşasa bile, Türkiye  halen kılpayıyla da olsa negatif dış göç veren bir ülke (dışarı göç dışarıdan göçten bir kaç bin kişi daha fazla). Türkiye tarihte göç ülkesidir, ancak Türkiye’nin bu tarihini bilmemekten de kaynaklı mevcut yabancı düşmanlığı (xenophobia) dışarıdan göç politikasının uygulanmasını zorlaştırabilir. Yine de Türkiye’nin dışarıdan anlamlı boyutta göç alabilmesi için hem gerekli kaynakları ayırması gerekiyor, hem de toplumun olası göçe alıştırılması gerekiyor. Bu nedenle, nüfus konusunda başbakanın sözlerine eldeki veri ve geleceğe ilişkin projeksiyonlara dayanmayan yalnızca reaksiyoner bir tavır göstermek yerine, uluslararası göçün sosyolojik ve ekonomik boyutunu tartışmak gerekiyor.

Gerekli yeni iş gücü ve özellikle innovasyon yaratacak genç nesilin azalması Türkiye ekonomisine bugün AB ülkelerinin ve Japonya’nın içinde bulunduğu uzun dönemli krizin benzerini yaşatır.

Nüfus Politikasını tartışmalı ama nasıl?

Birleşmiş Milletler verilerine göre 2010 yılında dünya’da 214 milyon göçmen olduğu tahmin ediliyor[11].  Göçmenler dünya nüfusunun sadece küçük bir azınlığı (% 3.1) oluşturuyor, çoğu insan doğdukları ülkede yaşıyor. Dünya’da göçmenlerin oranı son yıllarda çok az arttı (1990 yılında oran yüzde 2.9 ve 1965 yılında oran yüzde 2.3). Muhtemelen bu oran son 100 yılda fazla değişmedi. Ancak, değişen göçmenlerin dağılımı ve akışı, yüz yıl önce kuzey’den güney’e olan hareket artık gelişmekte olan ülkeler göçmenlerin önemli bölümünü sağlıyor. Birleşmiş Milletlere[12] göre Güney ülkelerinde doğmuş ve kuzey’de yaşayan 62 milyon göçmen var. Güney’de doğmuş ve güney ülkelerinde yaşayan göçmen sayısı da 61 milyon. Kuzey ülkelerinde doğmuş ve kuzey’de yaşayan göçmen sayı 53 milyon, ve güney ülkelerine göç etmiş insan sayısı yalnızca 14 milyon. AB ülkeleri, Akdeniz ülkeleri ve Ortadoğu ülkelerinin nüfusu 1 milyar. Akdeniz ve Ortadoğu ülkelerinin  doğurganlık hızı hala yüksek ve önümüzdeki yıllarda da böyle devam edeceği görülüyor (2012 Dünya Bankası raporuna göre 2010 yılında Kuzey Afrika ve OD ülkelerinde  TDH 2.7 idi).

Yine Birleşmiş Milletler 2100 yılında dünya nüfusunu 10.1 milyar olarak tahmin ediyor[13]. Nüfus artışına en çok Afrika’dan 39 ülke, Asya’dan 9 ülke, Pasifik’ten 6 ülke ve Latin Amerikadan 4 ülkenin katkıda bulunacağı tahmin ediliyor. Muhtemelen nüfusu artan ülkelerden/bölgelerden nüfusu yaşlanan bölgelere göç hareketleri olacak. 20. yüzyıl sonunda gelişmiş ülkelerin (AB, ABD) dış göçe karşı sertleşen politika ve uygulamaları dikkate alınırsa ileride beklenen nüfus hareketleri daha sıkıntılı olacak gibi görünüyor.

Yukarıdaki veriler ışığında Türkiye’nin nüfus politikaları doğurganlık üzerinden değil, göçmen alımı üzerinden tartışılmalı. Birleşmiş Milletler (BM)  dışarıdan göç konusunu 2000 yılında yayınlanan bir rapor ile üye ülkeler arasında tartışmaya açtı. Bu raporda da dile getirilen sorunlar etrafında Türkiye kaçınılmaz olacak göç talebini nasıl karşılamalı? Göç eden insanlar Türkiye ekonomisine, kültür hayatına, bilim alanına nasıl katkıda bulunabilirler? Zaten göç konusu Türkiye’nin gündeminde ancak kamuoyu önünde tartışıl(a)mıyor. Bir ihtimal AB ile Türkiye arasında göç politikasını uyumlaştırma (harmonisation) çalışmaları Türkiye’de göç politikası tartışma alanının daraltıyor olabilir.

AB son on yılda göçmen kabul şartlarını ağırlaştırdı, ayrıca sınırlarda kontrol yöntemlerini uyumlulaştırdı ve güçlendirdi. Bu önlemler illegal/kaçak göç akışını artırdı. Bu nedenle son yıllarda Türkiye AB ile göç yolları kontrolü ve göçmen kabul antlaşması için görüşüyor. Ve  kaçak yollar ile AB’ye gelmiş göçmenleri tekrar Türkiye’ye iade etmek istiyor. AB’nin göç politikası konusundaki çelişkisi ve çaresizliğini iyi incelememiz gerekiyor. Bu incelemeden çıkartacağımız öğrenim ile göç konusunu Türkiye bir an önce tartışmaya başlamalı ve bu tartışmayı yalnızca yurt içi dinamikler üzerinden değil aynı zamanda AB ile olan anlaşmalar çerçevesinde de gerçekleştirmeli.


[1] Verilerin kaynağı TÜİK, OECD ve INED (Institut National des Etudes Démographiques)

[4] Türkiye’de 1990’larda nüfus planlaması programı uluslararası kuruluşlar tarafından desteklendi. Bu yıllarda hem yeni doğum kontrolü yöntemleri yaygınlaştırıldı, hem de Aile Planlamasına olan talebi artırmak için kapsamlı Bilgi, Eğitim ve İletişim programı geliştirildi. Geniş kapsamlı stratejinin amacı modern aile planlaması yöntemi kullanımını artırmak idi. Çünkü, araştırmalar yüksek oranda karşılanmamış talep varlığını gösteriyordu. Sağlık Bakanlığı personeli bu programı uygulamak için çok çalıştı, ancak, devlet yönetim kademesinden bir türlü gerekli yüksek profil destek gelmiyordu. Mesela Aile Planlaması ve nüfus kontrol konuları yeterince yaygın şekilde tartışılmıyordu. O zamanlar, bunun bir sebebinin ilgisizlik, başka bir sebebinin de MGK politikası gereği, etnik Kürt nüfusun yüksek doğurganlık hızına karşı diğer etnik grupların doğurganlık hızlarını görece düşürmemekti. Tabii bu bilgi teyid edilmedi, eğer böyle bir karar alınmışsa, hiç bir değeri yok. Çünkü Türkiye’de doğurganlık hızı temelde kentsel/kırsal tabanında ayrışıyor.

[5] Yenilenme hızı: Bir nüfusta çocuk doğuran çiftlerin, kendi çocukları ile yenilenmesini, olumluluğu de dikkate alarak gösteren bir ölçümdür. Bu ölçüm tam olarak bir kadının doğurduğu ortalama çocuk sayısıdır. 2.1 çocuk olan net yenilenme hızı, doğumların bir önceki kuşağı tam olarak yenileyeceğini gösterir. Yenilenme hızının daha düşük veya daha yüksek olması, doğurganlığın yenilenme düzeyinin altında veya üstünde olduğunu gösterir

[6] Nüfus ivmesi (population momentum), TDH’nin yenilenme düzeyine gerilemesi durumda, genel nüfusun artmaya devam edeceği durumunu ifade eder.

[7] TNSA : Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması

[8] 1990’larda Türkiye kürtaj (isteyerek düşük) oranında dünyada Rusya ve Romanya ile ilk 3 sırayı paylaşıyordu. TNSA 2008 isteyerek düşük oranının önemli ölçüde azaldığını gösterdi. Sağlık hizmetleri ve özellikle Aile Planlaması hizmetlerinin evrensel ulaşımı (access) istenmeyen gebelikleri azalttı. Ancak, isteyerek düşük oranı hala kentli ve üst gelir grubunda en yüksek.

[9] Karşılanmamış doğum kontrol talebi (unmet need) soyut bir kavram. 15-49 yaş grubunda doğum kontrol yöntemi kullanmayan evli kadınlara şöyle soru yöneltiliyor: önümüzdeki 2 yılda çocuk doğurmak istiyor musunuz? Eğer kadın evet yanıtı verirse, o zaman kontrasepsiyon talebi yok. Eğer kadın “başka çocuk istemiyorum” veya “ iki yıl veya daha fazla süre sonra çocuk istiyorum”, o zaman karşılanmamış talep var.

[11] Trends in international migrant stock : the 2008 Revision, 2009, www.un.org/esa/population/

[12] The High-Level Dialogue on International Migration and Development, 2007 www.unmigration.org

[13] Üç nüfus tahmin senaryosu var : düşük doğurganlık hızı 2100 yılında nüfus 6.2 milyar, orta doğurganlık hızı ile nüfus 10.1 milyar ve yüksek doğurganlık hızı ile 15.8 milyar.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: