İsimsiz Ölüler

by Azad Alik

Editörlerin notu: Azad Alik’te önümüzdeki yıl devam edeceğimiz Türkiye’de ayrımcılık ve ırkçılık serisinin ikinci yazısı Özgür Sevgi Göral‘dan. Göral, Umut Tümay Arslan’ın Buket Türkmen’e yanıt olarak yazdığı ve bu sayfalarda tamamını bir arada yayımladığımız yazılarının izinden gidip çoğunluk aydınların Kürt’lerin hak arayışı ve bu arayış sürecinde Kürtlerle ilişkilenme biçimleri üzerine bizi yeniden düşünmeye davet ediyor. Göral’ın bu yazısı daha önce Altyazı dergisi Kasım 2014 sayısında yayımlanmıştı.

Özgür Sevgi Göral

Eylül ayında Buket Türkmen internet gazetesi T24’te Michael Haneke’nin Saklı filminden yola çıkan, Selahattin Demirtaş’ın, cumhurbaşkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan’ı Meclis’te alkışlamasına ve buradan da genel olarak Kürt özgürlük hareketinin ‘Batılı’ seçmenleriyle nasıl ilişkilendiğine bakan bir yazı yazdı. Umut Tümay Arslan ise Agos’ta, bu yazıya eleştirel yaklaşan başka bir yazı kaleme aldı. Bu polemik Türkmen’in Arslan’ın eleştirisine cevap yazması ve Arslan’ın da cevaba cevap yazması ile genişledi. Tartışma beni çok heyecanlandırdı ve hem Saklı filmini yeniden izlemeye ve hem de bu tartışmadan yola çıkarak Türkiye’de Batılı entelektüellerin kendilerini ve Kürt özgürlük hareketini ‘görme biçimleri’ üzerine düşünmeye, kafamdaki bazı soruları formüle etmeye teşvik etti.

Michael Haneke 2005 yapımı Saklı filminde sıradan bir burjuva ailenin yalanlar ve gizlenmiş felaketlerle dolu geçmişlerinin bugün yaşadıkları hayatı nasıl etkilediğini anlatır. Georges, televizyona edebiyatla ilgili bir program yapmaktadır ve kişisel geçmişindeki bir hikayeyi, attığı iftirayla ailesinin evlat edinmesine engel olduğu Cezayirli Majid’in hikayesini, evine gelen ve kimin gönderdiğini bilmedikleri kasetler nedeniyle hatırlamak zorunda kalır. Eşi Anne ise bu kasetler vesilesiyle kocasıyla ilişkisinin nasıl yalanlarla dolu olduğunu ve yakınlık içermediğini (belki yeniden) fark etmek zorunda kalacaktır. Majid yoksul bir banliyö mahallesinde belli ki epey zor bir hayat yaşarken, kasetler nedeniyle -hem de bu kez oğluyla birlikte- bir kez daha hakaret işitir, gözaltına alınır, horlanır. Tüm bu kişisel hikayenin arkasında yatan saklı siyasi olay ise Majid’in anne ve babasının katledildiği 17 Ekim 1961 Paris katliamıdır.

Bilmek

Saklı filminde en çok dikkat çeken şeylerden biri filmde çok merkezi bir yer tutan kitaplar. Çocukluğunda işlediği suçu unutmak ve bu suçun sonrasında yaşananlardaki sorumluluğu üstlenmemek için çırpınan Georges Laurent televizyona edebiyatla ilgili bir program yapıyor, Georges’un karısı Anne Laurent bir yayınevinde çalışıyor. Laurent ailesinin evi kitaplarla dolu, Georges’un programı kitap görüntüleriyle doldurulmuş bir kütüphanenin önünde çekiliyor. Kitaplar filmin her yerinde, ama hiçbiri okunmuyor, kapakları açılıp bakılmıyor bile, hatta program kütüphanesinde gördüğümüz kitaplar gibi, bir kısmı gerçek bile değil. Georges filmin bir yerinde yapımcısıyla görüşürken, yapımcı, kendisine gelen kitapları vakti olmadığı için hiç okuyamadığından yakınıyor. Açılmayan kitaplar geçmişte yaşanan felaketler üzerine açılmayan tartışmaların metaforu gibi adeta; onlar tıpkı filmin açılış diyaloğunda Georges’un söylediği gibi ‘hiçbir şey’ söylemiyor, geçmiş üzerine yeni tartışmalar açmıyor[1]. Dekor olarak duruyorlar, okunmadan. Tartışmalar açmadan, fikirler ortaya atmadan, hiçbir şeyi değiştirmeden.

Açılmayan kitaplar sömürgeciliğin ‘saklı’ tarihini, entelektüel çevrelerde de çok uzun süre açılmadan kalan tarihini hatırlatıyor. İçinde muazzam bir şiddeti, sömüren ve sömürülenler arasındaki yapısal eşitsizliği barındıran bu ‘saklı’ tarih, kölecilikten imha etmeye, değersizleştirmeden haysiyete yönelik saldırılara, mülksüzleştirmeden infazlara çok çeşitli maddi pratikler ve ideolojik örüntülerden oluşuyor.

‘Saklı’ tarih diyorum çünkü çok geç bir tarihte, esasen sömürgesizleştirme sürecinin başlamasıyla birlikte ele alınmaya başlayan bir tarih bu[2]. 1950’lerin başından itibaren, tam da sömürge karşıtı siyasi hareketler ortaya çıkma veya güçlenme aşamasındayken, Batı’nın akademik ve entelektüel dünyasında bu konular üzerinde konuşulmaya ve düşünülmeye başlıyor. Batı entelijentsiyasının, sol ve sağ varyantlarıyla, sömürgecilik meselesi üzerine çok uzun süre devam etmiş olan körlüğü bugün artık daha açık konuşulan bir konu. Bu tartışma sürecinde, Frantz Fanon, Steve Biko, Audre Lorde, Malcolm X, Aimé Césaire ve Angela Davis gibi sömürgecilik ve ırkçılık karşıtı çok sayıda entelektüelin, siyasetçinin, militanın ortaya attığı eleştirel görüşlerin yarattığı muazzam etkinin altını çizmek gerekir. Bu muazzam etki, tarafsızlık peçesi altındaki ırkçılığın, bilimsellik görüntüsünün gizlediği ayrımcılığın ve soyut eşitlikçi söylemin örttüğü üstten bakışın, beyazların çok büyük çoğunluğunun itirazlarına ve memnuniyetsizliğine rağmen, adını koydu. Saklı filminin açılmayan kitapları bana Batı entelektüel dünyasının sömürgeciliği ele almak konusundaki isteksizliğini ve bu isteksizliğin arkasındaki berbat şovenizmi hatırlatıyor.

Sorumluluk

Ama kitaplar sadece açılmak ve okunmak için değil; aynı zamanda onları okuduktan sonra varoluşumuzu nasıl kurduğumuzu, tarihi kavrayış şeklimizi, şeylerle ve diğer insanlarla olan ilişkilerimizi değiştirmek için de var. Bazı metinleri okuduktan sonra bazı kavramları kullanmak gerekir mesela, bazı kavramları ise kullanmaktan kaçınmak. Yine mesela, en yüzeysel sömürgecilik literatürü okuması bile farklı konumların farkını düzlemeden, eşitlemeden yazmak ve düşünmek gerektiğini vazeder bize, sömürülen ile sömürgeci arasındaki siyasi, hukuki ve etik eşitsizliği görünmez kılmamak gerektiğini anlatır.

Sadece sömürgecilik literatürü değil devlet şiddeti ve bu şiddetin farklı biçimleri üzerine yapılan tüm okumalar, insanı belirli kavramları düşünmeye iter. Örneğin, Ermeni soykırımı üzerine okumaya ilk başladığım zamandan bugüne, bu okumalar benim aklıma hep utanç kavramını getirir. Utanç kavramı, bu konuyu geç idrak etmiş olmaktan doğan kişisel bir utanç duygusunu da içeriyordu. Çünkü bazı okumalar, utanç gibi, sorumluluk gibi, hesap vermek gibi, sömürü gibi, isyan gibi, eşitsizlik gibi kavramları çağırır. Sömürgecilik literatürü, sömürgecilik sonrası literatür ve hafızayla/geçmişle hesaplaşma çalışmalarının çağırdığı en temel kavramların utanç, sorumluluk alma ve yeni bir kişisel/toplumsal varoluş kurma çağrısı olduğunu düşünüyorum.

Saklı’da Georges bu kavramların tam zıddını temsil eden bir figür olarak karşımıza çıkar. Film boyunca sürekli yalan söylediğine tanıklık ederiz: Karısına önce Majid’e attığı iftiranın ne olduğunu hatırlamadığını, sonra da Majid’in evine ilk gittiğinde evde kimsenin olmadığını söyler. Gözünün önünde Majid’in intihar etmesinden sonra sinemaya gider ama karısına sokaklarda gezdiğini yalanını söyler. Üstelik, sürekli bir savunma halinde, felaketin ağırlığını inkar eder ve sorumluluk almaktan kaçar. Çocukken attığı iftiranın yarattığı sonuçları kabul etmekten sistematik olarak kaçınması, hep bir kızgınlıkla ‘Ben sorumlu değilim’ diye bağırması, kendi ayrıcalıklarının ona sağladığı konforu sekteye uğrattığını düşününce Majid’e ve oğluna yönelttiği muazzam öfkesi, kısacası geçmişte olup bitenler üzerine -kişisel ve siyasal düzeyde- düşünmeyi büyük bir şiddetle reddetmesi Georges karakterinin kurucu unsuru. Belki biraz fazla kızgındır ama bu normaldir çünkü evine tuhaf kasetler gelmektedir, üstelik 6 yaşında bir çocuk yaptığından ne kadar sorumlu olabilir ki, hem Majid’in başına evden ayrıldıktan sonra neler geldiğini nerden bilsin, değil mi ama? Ama en önemlisi, Majid’in hayatı ile kendi hayatı arasındaki muazzam fark, Majid’in koşulları ile kendi koşulları arasındaki büyük açı, yani Umut Tümay Arslan’ın yazısında söylediği gibi dile getirirsek bu iki hayat ve deneyim arasındaki ‘derin yarık’[3] hakkında düşünmeyi reddetmek Georges’u kuran ana unsur.

Katliamlarla, felaketlerle ve işlenen suçlarla ilgili sorumluluk almak, kolektif düzeyde iş gören siyasi kıyımların bireysel boyutları üzerine kafa yormak sadece Haneke sinemasına has değil. Hafıza ve büyük kıyımlar üzerine düşünen tüm sinemacılarda benzer temalara rastlamak mümkün. Alain Resnais, II. Dünya Savaşı ve soykırım üzerine çektiği son derece etkileyici belgesel Gece ve Sis’te çok benzer sorular sorar örneğin. Belgeselin sonlarına doğru kapo’ların[4], SS subaylarının ve kamp komutanı Nazi generallerin yargılanırken ‘Sorumlu değilim’ dediklerinden söz eder ve sorar, peki sorumlu kimdir? ‘İsimsiz muhbirler, şanslı kapo’lar, görevi iade edilen subaylar hala aramızda yaşıyor. Kimler cellatlara emir verdi? Yüzleri gerçekten bizim yüzlerimizden farklı mıydı? İnanmak istemeyenler, sadece bir kısmına inananlar var. Hatıralar silindikçe bir zamanlar, bir yerlerde ve sadece bir kereliğine bunlar yaşandı diyoruz’. Resnais, Nazi dönemi, yani faşizm ve soykırım sonrası, dehşetle kendini sorumluluktan kurtarmaya ve avutmaya çalışan Avrupalılara dönüp sorar, peki sorumlu kim? Bununla da yetinmez ve ekler; biz cellatlardan çok farklı olduğuna inananlar, tüm bu dehşette bizim payımız ne? Resnais’nin daha doğrudan, daha siyasi ve toplumsal bağlamı içinde sorduğu bu soru, tam da Haneke’nin Saklı filmi bağlamında kişisel bir çocukluk hikayesi dolayımıyla sorduğu soruyla esasen aynıdır.

İnkar

Umut Tümay Arslan, Buket Türkmen’in Saklı filmi üzerine yazdığı yazıyı etkileyici bir biçimde eleştiren ilk yazısında, okura çok basit bir şeyi hatırlatıp geçer: Saklı filminde Majid’in oğlunun adı yoktur[5]. Ad sahibi olma ayrıcalığından yoksundur Majid’in oğlu. Majid’in oğlunun adsız bırakılması sembolik bir tercih ve filmin anlatım stratejisinin bir parçası şüphesiz. Zira bu adsızlık, yaptıklarının sorumluluklarını almaya bir türlü razı olmayan Batılı entelektüellerin bilinçli suskunluğuna yapılan bir gönderme gibi. Georges’un oğlu Pierrot kendi ismine sahipken o sadece Majid’in oğludur. Bu Georges ve Majid arasındaki derin yarığı, eşitsiz ilişkiyi işaret etmesi bakımından önemli. Ama bu isimsizlik aynı zamanda Majid’in oğluyla Pierrot arasındaki eşitsiz ilişkiye de işaret eder. Sadece babalar değil, oğullar arasında da derin bir yarık vardır. Daha korkusuz olan, kendini çok iyi ifade eden, gözaltına alındığında buna isyan eden, Georges’un işyerine giderek onu konuşmaya ve kendisiyle yüzleşmeye zorlayan oğul, Majid’in oğlu isimsizdir.

17 Ekim 1961 Paris Katliamı’nda katledilen Cezayirlilerin isimleri bugün bile kesin olarak belirlenmiş değil. Katliamda ölenlerin sayısının 200 civarında olduğu tahmin ediliyor. II. Dünya Savaşı’nın Nazi işbirlikçilerinden biri olan Maurice Papon, 1961 yılında Paris’in emniyet müdürüydü ve sadece 5 Ekim’de sadece Cezayirli işçiler için geçerli olacak, akşam 20.30’dan sabah 5.30’a kadar sürecek bir sokağa çıkma yasağı ilan etti; hem de dönemin Cezayir karşıtı ve sömürgecilik yanlısı Fransa ana-akım siyasetinden kimi politikacıların dahi açıkça ırkçı olan bu yasağı eleştirmelerine rağmen. 1961 yazı Cezayir bağımsızlık örgütü Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin (FLN) Paris’te polislere yönelik silahlı suikast eylemleriyle geçmişti, Papon Eylül sonunda her bir polise karşılık on Cezayirliyi cezalandıracağını kamuoyu önünde açıklamıştı zaten. Sokağa çıkma yasağı belli ki bu ‘cezalandırma’ repertuarının bir parçası olarak düşünülmüştü. FLN bu ırkçı sokağa çıkma yasağına karşı tüm Cezayirlileri barışçıl yollarla direnmeye çağırdı, 17 Ekim 1961 günü Paris’te yapılan yürüyüş işte bu yürüyüştü. Paris’in yoksul banliyölerinden, Nanterre’den, Colombe’dan ve Gennevilliers’den, Paris merkezine gelen eylemcilere karşı yapılacak katliamı Papon ayrıntılarıyla tasarlamıştı: Göstericilerin bazıları sokaklarda ve metro istasyonlarında kıstırıldı ve üzerlerine ateş açıldı, bazıları şehir merkezinde öldüresiye dövülerek Seine nehrine atıldı, bazıları dövülerek gözaltına alındı, işkenceden geçirildi ve FLN’in verilerine göre 11.538 kişi Cezayir’e gönderilerek sınırdışı edildi[6].

Bu katliamda öldürülenlerin isimsizliği, Majid’in oğlunun isimsizliği ve katliam üzerine oluşan sessizlik bana da, tıpkı Umut Tümay Arslan’a hatırlattığı gibi Kürtleri, Kürdistan’da işlenmiş kolektif suçları, o suçların bireysel düzeyde inkarını ve bu suçlar işlenirken aldığı tutumla bir bütün olarak hesaplaşmaktan kaçan Türk(iye) entelektüel dünyasını hatırlatıyor. Buket Türkmen’in Saklı yorumu, yani Selahattin Demirtaş’ın tam olarak ne tür bir kolonyal/post-kolonyal deneyimi temsil ettiği tartışmasını uzun uzadıya yapmasına rağmen Georges ile ilgili düşüncelerini bir paragrafla geçiştiren yaklaşımı ise, bana bu genel eğilimi yeniden hatırlatıyor[7]. Majid’in oğlunun ismi yok tıpkı Kürtlerin Türk(iye) entelektüel dünyasında isimlerinin olmadığı gibi. Kürtlerin isimleri hep bir meseledir zaten, kimlikte başka bir şey yazar gerçek isimleri başkadır, isimlerini batıda bir şehirde söyledikleri zaman anlamlı bir sessizlik olur, isimleri Kürtçe ise polis kontrollerinde, rutin üst aramalarda başlarına bela olur. Ailenin çağırdığı isim başkadır, işyerinde söylenen isim başka. Kürtlerin isimleri dava dosyalarına, sanık, tanık veya müşteki olduklarında, sıklıkla, neredeyse her zaman, yanlış yazılır. Onlar gerçek isimleri bilinmeyenlerdir. İsimsiz, onar onar ölenlerdir. Tıpkı Saklı filminin açılmayan kitapları gibi onların isimleri, yaşanmamış hayatları dikkat çekmez, kimse hikayelerini bilmek istemez. Öznellik dünyasına ait olanların, ismi olanların kullandığı biricik olma hakkı onların elinden alınmıştır, onlar anonimliğe hapsedilenlerdir. O yüzden Kobanê serhildanında ölenlerin isimleri tek tek bilinmez, ölüleri toplam ve aşağı yukarı bir rakam olarak geçer. O yüzden Selahattin Demirtaş Erdoğan’ı cumhurbaşkanı seçildiğinde alkışlayınca Demirtaş’ın Majid mi Majid’in oğlu mu olduğu konuşulur da Kobanê serhildanı sonrası bu kadar çok ölümün, Türk(iye) entelektüelleri nezdinde de, neden isimsiz kaldığı bir türlü konuşulmaz. Kimin iyi kimin kötü Kürt olduğu, hangi Kürt siyasetçinin neyi yanlış dile getirdiği mesele edilir de hangi entelektüelin Kürt savaşının farklı evrelerinde nasıl bir konum aldığı ve bu konumun siyasi ve ahlaki sonuçları bir türlü gündeme gelmez. Siyasetçilerinden ‘kızgın’ gençlerine herkes Kürtlerden özeleştiri ister de batı cephesinden kimse özeleştiri vermez. Türk(iye) entelektüel dünyasında Majid ve isimsiz oğlu hep analiz konusudur da Georges ve Anne bir türlü analiz konusu olmaz. Sömürgeci ile sömürülen arasındaki eşitsiz, hiyerarşik ve şiddet içeren ilişki hep dokunulmadan ve konuşulmadan kalır.

Utanç

Buket Türkmen ikinci yazısının bir yerinde utanç duygusundan şöyle söz ediyor: ‘… ve bu kadar siyahın olduğu bir memlekette beyazlığımızdan utanmanın bir şeye çözüm olmadığını öğreniyoruz’[8]. Bunun tam aksini düşünüyorum, Türk(iye) entelektüelleri ve memleketin cümle beyazı için utanç epey iyi bir duygu aslında. Kürt savaşının uzun 40 yılı boyunca Kürdistan’da ve metropollerde Kürtlerin bedenlerini, haysiyetlerini, dillerini, kimliklerini ve varoluşlarını hedef alan çok sert yok etme teknikleri, devletin çeşitli para-militer örgütleri tarafından uygulamaya kondu. Bu teknikleri mümkün kılan, batıda yaşayan geniş kitlelerin en hafifinden suskunluğu ve en ağırından açıkça onayıydı. Türk(iye) entelektüel dünyasında da tablo farklı değildi. Çok önemli kimi istisnalar dışında Türkiye akademisinde, özellikle 80’li ve 90’lı yıllarda Kürt meselesini ele alan çok az çalışma yapıldı. 2000’li yıllar boyunca bu sayı artsa da araştırmacılar tarafından çoğunlukla, devletin tehlikeli bulmayacağı ‘göç, yoksulluk, kalkınma ve sosyal politikalar’ gibi görece ehli alanlar tercih edildi[9]. Kürt meselesinin sömürgecilik bağlamında ele alınması, uzun yıllar boyunca, neredeyse düşünülemez bir şey oldu[10]. Gün gelip alındığında ise, tıpkı Türkmen’in yazılarının gösterdiği gibi, sömürgecilik sonrası literatürün belirli kısımları seçilerek alındı. Örneğin beyaz üstünlüğü (white supremacy) teorileri, araştırmacının pozisyonunu sorgulayan kuramlar, inkar ve reddetme mekanizmalarının siyasi temellerini açığa çıkaran yaklaşımlar, devlet şiddetine uzun çevrimde bakan tarihsel sosyoloji örnekleri Türk(iye) akademisinin genel olarak pek de ilgisini çekmiyor. Bu akademik ve entelektüel ilgisizlik, Kürdistan’da işlenen savaş suçlarının ve insanlığa karşı suçların açığa çıkarılmasının ve geniş toplumsal kesimler nezdinde siyaseten mahkum edilmesinin mümkün olmamasında gözardı edilemeyecek bir yer tutuyor. Zira entelijentsiya, tıpkı Türkmen’in yazısında belirttiği gibi, ‘kamuoyu oluşturma olanakları sanıldığından daha geniş olabilecek yurttaşlar’dan oluşur. Dolayısıyla bu yurttaşların ilgisizliklerinden utanması, bu utancı kamusal bir şekilde paylaşması ve bunun sonuçlarıyla ilgili sorumluluk duyması bence önemli bir başlangıç noktası teşkil ediyor.

Tiksinti de utanç kadar kuvvetli bir duygu. Bu duyguyu da layığınca kullanmadığımıza inanıyorum doğrusu. Tıpkı Haneke gibi bir Avusturyalı olan Thomas Bernhard bütün yazdıklarında, ama belki de en çok Yok Etme ve Odun Kesmek kitaplarında, Avusturya’dan, onun Nazi işbirlikçisi burjuvazisinden, darkafalılıktan, Katoliklikten, taşra yalanlarından, Viyana entelektüel çevresinden, o çevrenin ikiyüzlü ilişkilerinden, sürekli olarak sorumluluk almaktan kaçan Avusturya taşra eşrafından, askerlerinden, sanatçılarından, doya doya ve ağız tadıyla tiksinir. Peki Türk(iye) entelijentsiyası biraz da kendisine, ‘Türklüğe’, devlet suçları ve şiddetiyle mutlak ittifak içinde olan burjuvazisine, bu suçları destekleyen orta sınıflara, kendi içindeki korkulara ve yalanlara, şefkat duymadan, onları estetize etmeden, masumlaştırmadan, tıpkı Bernhard gibi büyük bir kızgınlık ve tiksintiyle ne zaman bakacak? Sürekli olarak kendine kıyamamaktan, kendine şefkat duymaktan, kendi sorumluluğunu basitçe veya daha karmaşık biçimlerde reddetmekten ne zaman vazgeçecek? Apaçık bir tiksinme duygusunun da, tıpkı utanç gibi, yeni ve yaratıcı estetik formlar çıkaracağına yürekten inanıyorum. Bana göre Saklı filmini güçlü yapan şey, siyasi suç ve bireysel sorumluluk meselesinde tanıma, kabul etme ve sorumluluk almanın nasıl zor olabileceğini, sorumluluk almanın farklı söylemler ve tutumlarla nasıl reddedildiğini göstermiş olması. Bu inkar mekanizmalarını kendi deneyimimizde bizim nasıl kurduğumuza sert ve eleştirel bir gözle bakmak yeni alanlar açabilir. Belki o zaman bu ülke ‘yalnız ve güzel ülke’ gibi değil de ‘ıssız ve kıyıcı ülke’ gibi gözükmeye başlayabilir. Kendimize duyduğumuz sonsuz şefkat yaptıklarımızla ilgili sorumluluğumuzun farkında olmamızı öyle uzun süre engelledi ki belki de ancak güçlü bir tiksinti bunu kırabilir, kim bilir.

17 Ekim 1961 Fransa'da Cezayir Gösterişcileri http://goo.gl/ld7Pej

17 Ekim 1961 Fransa’da Cezayir Göstericileri
http://goo.gl/ld7Pej

kck-davasi-tasinmiyor-15911

KCK davalarından bir görüntü Kaynak: http://goo.gl/w2BOh6

Burada Cezayirlileri Boğuyorlar http://goo.gl/0PIqwH

Burada Cezayirlileri Boğuyorlar
17 Ekim 1961 – Fransa http://goo.gl/0PIqwH

[1] Elizabeth Ezra, Jane Sillars, (2007)‘Hidden in Plain Sight: Bringing Terror Home’, Screen, 48 (2): 215-221.

[2] Frederick Cooper, (2005) Colonialism in Question – Theory, Knowledge, History, Berkeley: University of California Press.

[3] Umut Tümay Arslan, (2014) ‘Saklı: Kolektif suç, bireysel sorumluluk’, Agos, http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=sakli-kolektif-suc-bireysel-sorumluluk&haberid=8110

[4] Kapo temerküz kamplarında mahkumların zorla çalıştırılmalarını gözetleyip denetlemek veya belirli idari işleri yapmak için SS subayları tarafından görevlendirilen mahkumlardır.

[5] Umut Tümay Arslan, age.

[6] Martin Evans, (2012) Algeria: France’s Undeclared War, Oxford: Oxford University Press.

[7] Buket Türkmen, (2014) ‘Saklı Majid ve Demirtaş’, http://t24.com.tr/haber/sakli-majid-ve-demirtas,269992

[8] Buket Türkmen, (2014) ‘Mesele üç-beş alkış değil’, http://t24.com.tr/yazarlar/doc-dr-buket-turkmen/mesele-uc-bes-alkis-degil,10197

[9] Clémence Scalbert-Yücel, Marie Le Ray, (2006) ‘Knowledge, İdeology and Power. Deconstructing Kurdish Studies’, European Journal of Turkish Studies, 5.

[10] Burada Kürt meselesine sömürgecilik bağlamında ilk kez bakan İsmail Beşikçi’nin farkının altını muhakkak çizmek gerekir. Çok erken bir tarihte, akademik kariyeri yok edilmesine, devletin şedit yanıtıyla karşılaşmış olmasına ve uzun yıllar hapis yatmasına rağmen geri adım atmamış bir figür olarak çok önemli bir yer tutmaktadır.

Advertisements

One Trackback to “İsimsiz Ölüler”

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: