Cihadın Selfie’sini Çekmek ya da “Savaşın Alevleri”*

by aysenbaylak
10606352_10154645775650517_4231421525891343609_n

Courtesy of the artist

[Editörlerin notu: Ayşen Baylak‘ın** Eylül ayında twitter’da kaleme aldığı görüşlerini geliştirerek bizim için bir yazı haline getirmesini istemiştik. Yazıya gerek Baylak’ın gerekse bizim ana uğraşlarımızdan arda kalan zaman dilimlerinde geri dönebilmemiz nedeniyle oldukça gecikerek yayımlıyoruz. Baylak bu yazısıyla geçtiğimiz hafta Japon gazeteci Kenji Goto ve Ürdünlü pilot Muaz El Kasasbe’nin infaz görüntülerinin ardından bir kez daha hasara uğramış eski gerçeklikle, bu IŞİD gerçekliğinin bizi de dönüştürerek kurduğu yeni duruma ilişkin yeniden düşünmeye çağırıyor.]

Ayşen Baylak

Eylül ayında, IŞİD olarak bilinen (kendini son isimlendirmesiyle) İslam Devleti, Flames of War (Savaşın Alevleri) isimli bir propaganda filmi yayınladı. Bunun öncesi ve sonrasında da çeşitli medya kanallarında dolaşan onlarca ve çeşitli uzunluklarda video, klip vs.’nin yanı sıra, esirlerin infazını konu alan videolar da IŞİD denilince ilk akla gelen materyaller arasında yer almaya başladı. Yukarıda sözünü ettiğim videodan önce sadece Vice News’un örgütle ilgili belgeselini izlemiştim. Zaten Savaşın Alevleri filmini de izledikten sonra Youtube birkaç dakika içerisinde erişimi engelledi ya da içeriği kaldırdı.

Filmin içeriğine yönelerek, tüm dünya kamuoyuna sunulan bu materyalin ardındaki zihniyete, söyleme ve metne yönelik biteviye tartışmalar yapmak mümkün. Bu yazıda ise amacım, IŞİD’in retoriğini, akidesini veya eylemlerini irdeleme veya analiz etmekten ziyade Savaşın Alevleri üzerine ve üzerinden bu gösterinin anlamlarına dair düşünmek.

Video, genelde izlediğim Amerikan dizilerinin bir bölümünü izlemek için harcadığım kadar vaktimi aldı (55 dakika). İzlerken videonun teknik başarısına şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Muhtemelen profesyonel bir izleyici veya yapımcı pek çok eksik ve kusur bulabilir, bulacaktır da. Ne ki, sürekli vahşet üretmekle nitelendirilip, hem dehşetli bakışlar hem de pirim toplayan silahlı bir yapı için bu performansın göz doldurucu olduğu da ortada. Nitekim videonun ilk yayılmasının ardından ortaya çıkan bu tür “Bu teröristler böyle film çekmeyi de nereden öğrendi?” tarzı yorumlara cevaben Natasha Lennard bir yazı kaleme aldı ve “kimden ne beklenildiği veya beklenmediğinin” ardındaki zihinsel kodlara odaklanan bir yorumda bulundu.[1]

ABD’nin devasa bütçeli aşırı teknik sinema sektörü ile kıyas çeşitli yönlerden tartışmaya açıktır. Ancak Türkiye de dâhil olmak üzere Orta Doğu veya Kuzey Afrika’daki film-sinema sektörünün ürünleri üzerinden bir kıyas yapacak olursak, IŞİD’in propaganda videosunun ortalamanın üzerinde olduğu bir gerçek. Nitekim bölgeden de belki daha iyi prodüksiyon kalitesinde ürünler çıkıyor olabilir ama o ürünler için yüzlerce emekçinin ve teknik elemanın yanı sıra milyonlarca dolarlık bütçelerin de üretime eşlik ettiğini unutmamak lazım. IŞİD de medyadan takip ettiğimiz kadarıyla para sıkıntısı çeken bir örgüt değil[2] ancak yine de çok büyük bütçeler ayırıp taşeron hizmet aldığını düşünmüyorum. Yani bu videoların kendi militanları veya müntesipleri -belki de profesyonel çalışanları[3]– tarafından çekildiğini varsayıyoruz. Zaten yazının başlığında da anlatmaya çalıştığım gibi çekim ve üretimdeki üslup o tarz bir taşeronluğu dışta bırakan, aksine örgütü bireysel aktör gibi bir özne gibi düşünürsek tam da bu öznenin kendi fiziksel, fikirsel ve zihinsel varlığından ve sermayesinden beslendiğini ortaya koyan bir sürece işaret ediyor. Yani IŞİD bilerek ve isteyerek bu üretim sürecini kolektif kişiliğinin bir eylemi olarak kurguluyor. Gösterilen beden de, onu gözleyen de gösterime hazırlayan da aynı fail bir yerde…

Geldiğimiz noktada medya ve propaganda savaşlarının IŞİD’in daha geniş anlamda cihad anlayışının bir parçası olduğunu, ürettikleri medya materyalinin sadece videolar, sesli ve görsel materyallerle sınırlı kalmayıp, sanal dergileri, broşürleri, yüzlerce sosyal medya hesabını da kapsadığını düşünürsek, örgütün halkla ilişkiler ve propaganda işini kotarmak üzere de bir ekip istihdam ettiğini varsayabiliriz. Ya da her militan/müntesip bir şekilde bu propaganda savaşının da kendi imkânları nispetinde bir parçası oluyor.

10354143_10154673897775517_2890436090119537411_n

Courtesy of the artist

IŞİD’in bu filmini müstesna ve şaşırtıcı kılan şüphesiz sahadan” toplamış oldukları “ham maddenin” yoğunluğu. Filmin içeriği büyük ölçüde çarpışmaların, çatışmaların, infazların vs. çoğu zaman işlenmemiş görüntülerine dayandığı ve bahsettiğimiz saha da gerek Irak gerekse Suriye’de IŞİD’in savaşmakta ve eylemekte olduğu tüm savaş, çatışma ve yönetim hattı olduğu için, Savaşın Alevleri’ni IŞİD’in savaş “selfie”si olarak nitelendirmek mümkün. Son zamanlarda eline kameralı telefon alan herkesin çılgınca ürettiği selfie pozlara benzer şekilde IŞİD de kendi kimliğini ve eylemlerini arzu ettiği şekilde gösteriyor, poz veriyor ve istediği izleyici kitlesine “kendi” sunumunu gerçekleştiriyor. Oyuncu/eyleyici ile seyirci arasına herhangi bir aracı göz/nazar (gaze) koymuyor, koymaya gerek duymuyor veya koymak istemiyor.

IŞİD, kameranın odak noktasını “kendilerine” veya savaş ganimetlerine çevirerek, üstelik sosyal medyada kutlamaları gösteren pastalı fotoğraflar paylaşarak, son zamanlarda tekno-çağ insanları olarak mustarip olduğumuz kendine tapınma ve kendi eylem ve bedeniyle/görüntüsüyle tatmin olmanın varabildiği boyutu ve şiddeti tecrübe ettiriyor.

Evet, filmde oldukça fazla şiddet içeren görüntü var. Savaşın Alevleri’nde Cottee’nin sözünü ettiği pornografinin türü gonzo’ya (nedensiz, bağlamsız ve olduğu gibi gösteren) yaklaşmasa da ölüler ve ölüm anı içerikte önemli bir yer tutuyor.[4] Bağlama bağlı olarak değişen düşman askerlerinin (Suriye rejimi, Irak ordusu askerleri, peşmerge veya Suriye’deki diğer Kürt savaşçılar) ölülerinin yanında anlatıya göre IŞİD savaşçılarının ölülerinin de gösterilmesinden çekinilmiyor. Zira sakınılması gereken ölmek veya öldürmenin kendisi değil; ölümün hem kendisi hem de temsili bizatihi bir iyilik-kötülük veya şiddet anlam ve sembolünü barındırmıyor, onun için de saklanacak değil teşhir edilecek bir olay; ölümleri birbirinden ayıran ölenlerin kim olduğu ve hangi tarafta olduğu ile ilgili. Dolayısıyla hem “iyi” ölüler hem “kötü” ölüler aynı hikâyenin içinde rahatlıkla sunulabiliyor. Bu iki taraflı işleyen bir patolojinin göstergesi olarak okunabilir. Düşmanın cesedinin onun aşağılanmasına hizmet ettiği düşünülürken, IŞİD Savaşçılarının cesetlerinin savaşçılar için motivasyona, cihad ve şehadetin takdir ve tasdikine hizmet edeceği düşünülüyor. Netice olarak hem öldürdükleri hem de kendilerinden ölenler iki türlü övünç göstergesi olarak anlatıdaki yerini alıyor.

Doğrusunu söylemek gerekirse IŞİD filmindeki şiddet ortalama bir Hollywood aksiyon filmindeki şiddetten daha fazla değil. Hatta renk, ses ve görüntü efektleri Hollywood filmleri kadar, üç boyutlu bilgisayar oyunlarındaki klişeleri de hatırlatıyor. Ne ki, bu filmdeki tüm içerik ekrana tüm çıplaklığı ile yansıyan bir içerik. IŞİD, savaşını anlatıyor, bu savaşı anlattığı anda “eyliyor”/”yapıyor” ve çoğu zaman da eşzamanlı olarak “gösteriyor”. Her ne kadar film yapım-üretim sürecinin süzgecinden geçmiş yani “üretilmiş”, IŞİD’in ümitsizliğe sürükleyen, iç karartan retoriğiyle desteklenmiş bir gösterim ve anlatım malzemesi ise de, filmde gösterilen şeyin en azından çekim anında gerçekten meydana geldiğinden ve birebir yaşandığından emin olabiliyoruz. Evet, IŞİD filmdeki çatışmalara girdi, bahsettiği operasyonları gerçekleştirdi ve orada öldürdüğü ve infaz ettiği insanlar gerçekten o şekilde öldürüldüler.

Filmdeki sahnelerden birisinde IŞİD’in Suriye rejimine ait bir askeri üsse saldırısının ardından ele geçirdiği ve kendi mezarlarını kendileri kazmakla cezalandırılan esirlerle karşı karşıya geliyor izleyici. Mezarını kazmakta olan esirlerden birisi aynı zamanda kameraya konuşuyor (muhtemelen bu ondan isteniyor). IŞİD, bu esirlerin uğradığı aşağılanmayı, düştükleri ümitsizlik, tükenmişlik ve dehşeti göstermekle yeterince tatmin olmamış olacak ki aynı zamanda kendilerinin orada ne gördüklerini ve neler olup bittiğini de bize göstermek istiyor. Dakikalar içerisinde infaz edilecek kişi acısını, korkusunu bir tarafa bırakıp kameraya konuşmak durumunda kalıyor. Ve düşmanın acımasızca gözden düşürüldüğü degradation) an olarak ekrana yansıyor. Hem Esad’a hem kaçıp onları orada savunmasız bırakan rejim askerlerine lanetler yağdıran esir, beraberindekilerle birlikte infaz ediliyor ve kendi kazdıkları mezarlara yuvarlanıyorlar. Herhangi bir kamera hilesi yok, dublör yok. O anda ölüyorlar ve izleyici de bu ana şahit oluyor. İşte tam o anda izleyici olarak sürece katılmakla, öldüren olarak olaya katılmak arasındaki sınırın bulanıklaştığını hissediyoruz. Militanlardan biri tetiği biri anın filmini çekiyor ve biz de o ana ekran arkasından dâhil oluyoruz. İşte şahit olmakla eylemenin, görmekle eyleme katılmanın arasındaki sınırların muğlaklaştığı an bu. Canlı olarak eylemenin ahlaki sorumluluğu ile eyleme çevrimiçi şahit olmak arasındaki ayrımı saçmalaştıran durum tam da burada tüm şiddetiyle hissediliyor. Biz izleyiciler günlük hayatımızda şiddetin, kanın, gaddarlığın canlandırmalarını iflah olmayan bir açlıkla tükettikçe, bu sınırbilmezlikte boy veren içerik, artık “gerçekçi” değil “gerçekten” üretiliyor. Bu üretilen gerçeğe herkesin, tüm dünyanın, bir tık, bir internet kablosu uzaklıktaki herkesin şahit olması bekleniyor.

Tam o anda yine sarsıcı bir savaşı konu alan Yağmurdan Önce filminin gazetecisi Alex’i hatırlıyoruz. Bir gencin Sırp çeteciler tarafında infaz edilme sürecini “profesyonelce” fotoğraflamak zorunda kalan Alex, şok içerisinde kız arkadaşına döndüğü zaman “Onu ben öldürdüm” demişti. “Onu makinemle ben öldürdüm”.

Daha başarılı veya iyi kurgulanmış iyi tasarlanmış telakki edilen birtakım sanal materyale bu özelliğini kazandıran onun gerçeğe daha yakın, olabildiğince yakın, diğer bir deyişle “gerçekçi” olabilmesinde yatıyor. “Gerçek gibi” markasıyla satılıyorlar, talep görüyorlar ve tüketiliyorlar. Bu durum “gerçek” olanın aslında daha uzak, sıra dışı ve ulaşılamaz olduğu yönünde bir kabulü de imliyor. Gerçeğe dair sanki bu ulaşılmazlık hissi onun arzulanan bir şey olduğunu da düşünmemizi sağlıyor. Ama bu ulaşılamaz veya “gerçekdışı” tahayyül edilen gerçeği bize paketleyip sunan IŞİD videoları ve benzerleri “arzulanabilir” olarak zihnimizde kurguladığımız gerçek ile yüzleşmemiz gerektiğini bizlere hatırlatıyor. Artık “gerçek gibi” kurgulanmış gerçeklik değil, gerçekliği kurgusuna katmış bir “yeni gerçekçilik” var diye düşünebiliriz. İşte bu durumda eski gerçekçilik bu yeni gerçekçilik ile nasıl baş edecek sorusu akla geliyor. Ve tabi gerçeğin gerçek temsiliyle nasıl bir ilişki kuracağız sorusu da. Burada ham kötülük olarak düşünülen eylem ile (bugünkü gerçeklik) bu kötülüğün bir yerde yolunu yapan hatta ilham veren eylemlerin (eski gerçekçilik) ahlakiliğine dair hiyerarşinin nasıl olacağına dair etik alanda düşünmek zorunlu hale geliyor.

10269412_10154857392515517_3321375941713120868_n

Courtesy of the artist

Tüm bu dolayımsız şiddet sunumuna ilaveten IŞİD, filminde İslam dünyasından dini şahsiyetlerin IŞİD karşıtı beyanlarına da yer vermekten çekinmiyor. Bu alıntıları ve referansları kendi söylemlerini haklılaştırmak ve onaylatmak adına yapıyorlar. Bunun da belki de, kendilerine ve kendi hakikatlerine aşırı derecede güven duymalarından ve hakikatin en doğru yorumunu ellerinde tuttukları fikri ve hissinden aynaklandığını söyleyebiliriz. Hemen tüm eylemlerini, operasyonlarını kaydetmeleri, sadece savaşmadıklarını, aynı zamanda savaşları ve savaşma şekilleriyle takıntılı hale geldiklerini de gösteriyor. Tüm yaptıklarıyla o kadar dolular ki, herkesin de yaptıklarını görmelerini istiyorlar. Teşhir etmek için duydukları bu güçlü arzu, aslında kolektif bilinçaltındaki kendilik sorunlarına işaret olarak okunabilir pekâlâ. Öyle görünüyor ki, öldürme, savaşma ve öldürülme (şehit olma) durumlarını adeta bir sahnede sergileyerek bu kendilik performansının onayı için daha fazla nazar talep ediyorlar. Bu narsistik örüntüler de savaşlarının biteviye selfie’sini çekmelerine sebep oluyor. Attıkları her adım, tuttukları her silah, öldürdükleri her düşman, şehit olan hemen her mücahit bu kolektif selfie için malzemeye dönüşüyor.

Tüm bu şahit olduğumuz eylemlerde bir kolektif bilinç veya bilinçdışı varsayıyoruz ancak bunu çift taraflı bir süreç, eş zamanlı bir kendilik inşası olarak da düşünmek mümkün. Kullanılan logolar, bayraklar, renkler, bunların medya temsilleri, propaganda malzemelerinde kullanılan yazı karakterleri ve kurumsallaşma işaretleri tutarlı bir kimlik inşa etme çabası olarak da okunabilir. Ve zemini tartışmalı bu inşaya eşlik eden bir hafıza üretiminden de bahsedilebilir.

IŞİD’in propaganda için yapıyor göründükleri veya bir PR malzemesi olarak sunduklarını Simon Cottee’nin Atlantic dergisindeki yazısında ortaya koyduğu gibi şiddetin veya “cihadın pornografisi” olarak tarif etmek mümkün olmakla birlikte[5], IŞİD’in tüm bunları kendi şeffaflık algısının bir parçası ve delili olarak gördüğü de oldukça aşikâr. Filmde kendilerine muhalif olan kesimlerden (diğer Müslüman ülkelerdeki) düşmanlarından alıntılara yer verdikleri gibi, savaş ganimeti olarak ele geçirdiklerini, halk için yaptıkları kamu işlerini, düzen ve güvenlik sağlama eylemlerini, bazı altyapı çalışmalarını ve toplumsal idareye dair etkinliklerini de sunuyorlar.

IŞİD’in hâkimiyet iddia ettiği toprakların en azından yüzyıllık geçmişinin – neredeyse yerinde sayan sosyo-ekonomik alt yapı, sömürge ve sömürge sonrası otoriter yerli yönetim mirası vb.- bugün para ve silah gücünü ele geçiren herhangi bir gurubun mikro-yönetimini mümkün kıldığını da bir ara not olarak hatırda tutmak gerekebilir. Bu bağlamda, IŞİD’in yaptıklarını kendi şeffaflık anlayışı ile sunması da muhataplarının gözünde kendine meşruiyet kazandırmaya yönelik bir hamle olarak düşünülebilir.

Hâsılı kelam, IŞİD’in hem varlığı hem de varlığına dair gösterdikleri hem kendisini nasıl algıladığına, hem de nasıl algılanmak istendiğine dair çeşitli ipuçları sunuyor. Ancak buradaki soru sadece “IŞİD’in veya bize sunduğu malzemenin göstermeye çalıştığı nedir?” bahsiyle kalmayıp, “Tüm bunları görerek biz ne yapacağız? Gerçekliğe kesin bir bilgiyle ve keskin bir gözle şahitliğin sorumluluğu nedir?” bahsi üzerinde de düşünmeyi gerektiriyor. Bu soruların cevapları bu yazıyı aşsa da, yazının başında da belirttiğim gibi, film üzerine ve üzerinden düşünmeler pratiği olarak başlayan bu yazıyı ancak yeni düşünmeler ve sorularla sona erdirmek mümkün sanıyorum. Ki o sorulardan benim için en temelde duranlardan birisi de şu: IŞİD’in görünürlüğünü teyit ettiği fakat aslında pek çok meselede yüzleşmemiz gerekirken baskılamaya çalıştığımız sorgulamaları nasıl hakikat eksenine bağlayacağız?

*  Fikirlerin üç beş tweette kalmasına izin vermeyip yazı için yüreklendiren Ayda Erbal’a, yazının taslaklarını okuyup yorumlarıyla katkı sağlayan Hanife Öz ve Ayşe Polat’a ve her türlü editoryal desteği için Burcu Gürsel‘e çok teşekkürler…

** Ayşen Baylak (@shavval), İstanbul Ticaret Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü

[1] https://news.vice.com/article/why-is-the-media-so-impressed-by-the-quality-of-islamic-state-films

[2] IŞİD’in mali kaynaklarına dair ve bu kaynakların çeşitli ulus devletlerin gelirleriyle kıyaslaması için şu haberlere bakılabilir. Eline Gordts “This is How ISIS Makes $3 million a day” http://www.huffingtonpost.com/2014/09/22/isis-funding_n_5850286.html?ncid=fcbklnkushpmg00000063

George Arnett and Sylvia Tippman “Iraq crisis: how do Isis’s cash and assets compare with other military spending?” http://www.theguardian.com/news/datablog/2014/jun/16/iraq-isis-cash-and-assets-compare-military-spending , Rick Noack “Here’s how the Islamic State compares with real states” http://www.washingtonpost.com/blogs/worldviews/wp/2014/09/12/heres-how-the-islamic-state-compares-to-real-states/

[3] Nedense ben de dahil birçoğumuzun zihninde IŞİD’e hizmet eden herkesin aidiyet temelinde ilişkileneceği gibi bir algı var. Milyonlarca ölüm ve hesapsız zulüm üreten ulusal veya küresel sektörlere/aktörlere ücret karşılığında mal, hizmet veya bilgi sunarken fazla sorgulamadığımız ahlaki prensipler tescillenmiş bir şiddet örgütüyle bir arada düşünüldüğünde imkânsız ve her türlü meşruiyetten uzak telakki ediliyor. Burada amacım IŞİD’e profesyonel(!) hizmetin meşrulaştırılması değil elbette fakat sınırları muğlakmış gibi görünse de mevcut ekonomi politik içerisinde enerji, savunma sanayii sektörü ve daha pek çok küresel çok uluslu şirket veya devlet mekanizmalarına profesyonel hizmetin de etik ve meşruiyet bakımından daha az sorgulanacak durumlar olmadığını hatırlamakta yarar var. Ayrıca son dönemde konu olduğu haberler üzerinden IŞİD kaynaklı iş ilanlarına da rastlamaya başladık. http://www.ibtimes.co.in/isis-job-vacancy-jihadists-offer-salary-225000-new-oil-refinery-manager-612896

[4] Buradaki tarif Simon Cottee’nin “The Pornography of Jihadism” başlıklı makalesinde Martin Amis’e referansla pornografik ürünleri “features” ve “gonzo” olarak iki türe ayırmasına dayanmaktadır. http://www.theatlantic.com/international/archive/2014/09/isis-jihadist-propaganda-videos-porn/380117

[5] A.g.y.

Advertisements

2 Responses to “Cihadın Selfie’sini Çekmek ya da “Savaşın Alevleri”*”

  1. “pek çok meselede yüzleşmemiz gerekirken baskılamaya çalıştığımız sorgulamaları” ve bunlari “nasıl hakikat eksenine bağlayacağımizi” merak ediyorum. Bu yeni bir konu basligi olur mu acaba? Olursa güzel olur.

Trackbacks

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: