Ayrıntı Dergi, Soykırım ve Elmas Sertliğinde Sorular Sorma Zamanı*

by Görkem Daşkan

kapak_9

[Editörlerin Notu: Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 90lı yılların başından itibaren 1915 hakkında konuşuyor olmanın kendisi, sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı. Yirmi yılı aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da sansürleyici güç, çokça devletle, devletin inkar politikasıyla ilişkili olarak düşünüldü.  Dolayısıyla gerek etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine konuşmak, yani sahiden 1915’i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı. Bunların “nasıl”ını konuşamamanın devletten kaynaklı nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden kaynaklı zorlukları da vardı. Azad Alik editörleri olarak “1915’i konuşmak ama nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük. Bu vesileyle Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu diziye Görkem Daşkan‘ın Ayrıntı Dergi 100. Yıl özel sayısının eleştirisiyle devam ediyoruz. Dizinin ilk yazısına şuradan ulaşılabilir.]

Görkem Daşkan

Ermeni Soykırımı’nın 100. yılı sebebiyle Türkiye’de çıkan süreli yayınların bir kısmı geçtiğimiz aylarda konuya muhtelif genişlikte yer verdi. Bunlardan biri on yazılık özel dosyası ile Ayrıntı Dergi’ydi (Mart/Nisan 2015 sayısı). Editörlüğünü Abdurrahman Aydın’ın yaptığı dosyaya Dickran Kouymjian ve Mehmet Polatel yönlendirici yardımlarda bulunmuş. Bu yazıda dosyanın içeriğine göz atarak, yazıların 100. yıla ilişkin algısını tartışmaya çalışacağım.

Dosyaya (biri Fransız diğeri Amerikalı) iki Ermeni, (isimlerinden Ermeni olmadığı intibasını edindiğim) yedi Türkiyeli ve (gene aynı şekilde) bir Amerikalı yazar katkı sunmuş. Sunuş yazısında “geçmişe dönük tarihsel bir hakikati ortaya çıkarmak iddiasıyla değil, geleceğe dönük bir çağrı olarak 1915’i ele alıyoruz” denmesinden hareketle, yazıları kabaca iki başlık -tarih ve gelecek- altında değerlendireceğim. Şöyle ki, birinci grup, soykırımın çeşitli tarihsel süreç ve veçhelerini mercek altına alan, alanın piri kişilerce yazılmış, konuya ilişkin esaslı birer özet sayılabilecek yazılardan oluşuyor. İkinci grup ise, bir ayağı geçmişte olup diğeriyle -diğer sosyal bilimlere ve güncel tartışmalara uzanarak- bugün ve yarını yoklayan, araştırma sorularına ek olarak “ne yapmak, nasıl yapmak lazım?” sorularına da yer yer cevap arayan, Türkiyeli yazarlarca yapılmış çalışmalardan oluşuyor. Çalışmalar demişken, bu ikinci gruptaki yazıların büyük kısmı yakın dönemde yürütülmüş araştırma projesi ve sivil toplum çalışmasının çıktılarını içeriyor.

Tarihi birebir konu eden yazılara kısa kısa bakacak olursak; Keith David Watenpaugh imzalı makale[1] iki dünya savaşı arası dönemde Milletler Cemiyeti ile soykırımdan sağ kurtulan diaspora Ermenilerini temsilen Ermeni Ulusal Delegasyonu arasındaki ilişkilere, özellikle Nansen Pasaportu ve göçmenlerin Suriye ve Lübnan’da iskanı örnekleri üzerinden Cemiyet’in insani yardım uygulamalarına odaklanıyor. Sağ kalan Ermeni göçmenlerin vaziyeti ve Cemiyet’in gösterdiği zafiyet Batı’da hümaniter bilinci öylesine etkilemişti ki bu durum yazara göre 1940’larda İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin uluslararası hukuka kazandırılmasını sağlayan etmenlerden biri oldu. Bu sav akla şüphesiz 1915’te yaşananların Lemkin’in hukuki bir kavram olarak “soykırım” suç tanımını geliştirmesinde doğrudan etkili oluşunu getiriyor. Geçtiğimiz haftalarda Le Génocide des Arméniens adlı dev eseri Türkçeye çevrilen Raymond H. Kévorkian’a ait “I. Dünya Savaşı Sırasında Ermenilerin Yok Edilmesi” adlı makale ise tehcir ve katliamların bilançosunun kısa bir özeti. Dickran Kouymjian imzalı takip eden iki makale Kévorkian’ın kaldığı yerden devam ederek, soykırımın neden bitmediğini açımlıyor. “Soykırım ne zaman biter?”[2] başlıklı makaleye göre soykırım ne 1918’de ne de 1923’te sona ermiştir. Terk edilmiş denerek Ermeni mal varlıkları gasp edilir, sürülmüş Ermenilere geri dönme izni verilmez, Ermeni kültürel mirası müsadere edilir ve bütün bunlar yapılıp edildikten sonra unutturulup inkar edilirken de sürmüştür. Bütün bunları yapan devletin inkar politikasını sürdürmesi soykırımın devam ediyor olduğunu gözler önüne sermektedir. Bu makale (Akhtamar ve Surp Giragos kiliselerinin onarıldığı bilgisini içermese de) tarihi Ermeni eserlerinin bir dökümünü sunması açısından da önemli. “Terk Edilmiş Mülk Sorunu[3] adlı makale ise maddi kayıpların tahmini değeri ve tazminata ilişkin girişimleri (ör. sigorta şirketlerine açılan davalar) özetlemesi bakımından değerli[4]. Kısaca, bu üç-dört yazı hacmen büyük olmasa da ileride dönüp bakmak isteyeceğiniz, önemli metinler. Bağlamsal olarak bu zincire eklenebilecek diğer yazı ise Dinçer Demirkent tarafından Ragıp Zarakolu ile soykırım konusunda Türkçe basılan kitapların tarihi üzerine gerçekleştirilen söyleşi. Zarakolu 1993’te yayımlanan Yves Ternon’un “Ermeni Tabusu” adlı eserinin çevirisinin bir ilk olduğunu ve bu ve sonraki yayınlarından ötürü Belge Yayınları’nın defalarca yargılandığını, aydınların o dönemde kendileriyle dayanışmadıklarını ve sol yayıncılıkta soykırım algısının değişmesinde İHD Azınlık Hakları Komisyonu’nun yürüttüğü faaliyetler ile Hrant Dink suikastının etkili olduğunu vurguluyor.

Dosyanın diğer yarısına gelirsek; ilk ağızda Adnan Çelik ve Namık Kemal Dinç’in “1915 Diyarbekir ve Kürtler” başlıklı yazıları, İsmail Beşikçi Vakfı tarafından “Yüz Yıllık Ah! Toplumsal Hafızanın İzinde 1915 Diyarbekir” adıyla kitabı yayımlanan, bir yıl boyunca Diyarbakır’da yürütülen saha araştırması üzerine kurulu[5]. Araştırmaya göre Ermeniler ve 1915 soykırımı, Diyarbakırlı Kürtlerin belleğinde hâlâ oldukça canlı. Bunun nedenleri arasında şunlar sayılabilir: 1980’lere kadar süren dengbêjlik geleneği ve sözlü kültür yoluyla gerek ortak geçmiş, gerekse şiddetin failliğine yönelik tanıklıkların kuşaktan kuşağa aktarılması; yer adlarının amansızca Türkleştirilmesi pratiğine karşın Kürtçe’nin “Garo’nun Tarlası” ve “Kanlı Mağara” gibi Ermenileri ve kıyımlarını kolektif hafızada sürekli kılan mekan isimlerini dolaşımda tutması; devlet şiddetinin Kürtlere yönelişi ve 1990’larda zorunlu göçle beraber Kürtlerin Ermenilerle mağduriyet özdeşliği kurmaları ve bununla bağlantılı olarak Kürt hareketinin yakın tarihe bakışı dönüştürmesi. Bu arada yazarlardan Adnan Çelik’e ait bir başka yazı Birikim Nisan 2015 sayısında bulunuyor. Bu yazı Çelik’in Ergin Öpengin ve Davut Yeşilmen ile birlikte yürüttüğü, “Kürt Edebiyatında Ermeniler ve 1915” başlıklı ve önümüzdeki dönemde Kürtçe olarak kitaplaştırılacak çalışmalarına dayanıyor. Çelik ve Dinç’in hemen yukarıdaki bulguları ile Çelik ve diğerlerinin Kürtçe edebiyat ve 1915 eksenli çalışmasındaki bulgular arasında paralellikler mevcut. Bu sanırım 2000 yılından bu yana konu hakkında daha çok eser verildiği belirtilen Kürtçe edebiyat ile Kürt toplumu arasındaki organik bağa işaret ediyor. Edebiyat yazarları uzun zaman sözlü kültürde kalmış duygu ve düşünceleri yazıya geçirirlerken toplumda değişen/dönüşen algıyı da yansıtıyorlar. Fakat Çelik ve diğerleri bu eserleri soykırım öncesi Kürt-Ermeni ilişkileri dinamiklerini derinliğiyle ele almaması ve şiddetin mirası ve sorumluluğun layıkıyla üstlenilmemesi yönünden eleştiriyorlar.

Yüksek lisans tezi için Yeşilköylü Ermenilerle yaptığı alan çalışmasından derlediği yazısında Zeynep Baykal, Anadolu’dan gelip İstanbul’a yerleşmiş görüşmecilerinin dini aidiyetlerden karma evliliğe, millet sisteminden Cumhuriyetin ayrımcı politikalarına uzanan bir dizi konuda görüşlerine yer veriyor. Baykal’a göre Türkiyeli Ermeni kimliği çok katmanlı ve “gayrimüslim azınlık”, “Anadolu kültürünün önemli bir parçası” ve “dünyanın farklı yerlerine dağılmış Ermeni milleti mensubu olma” halleri arasında gidip geliyor. Yazı boyunca görüşmecilerden yapılan alıntılar kendi başına o kadar çok şey anlatıyor ki metnin analitik gücü ve işe koşulan sosyal antropolojik teoriler bu silsileyi yakalamakta bazen yetersiz kalıyor. Ermeni yurttaşların “sakıncalı vatandaş” olma hallerini anlatırken birdenbire devletin bekası için duacı oldukları ve sadakatlerinden bahsetmeleri, hakeza Türkiye sınırları dışındaki Ermeniler için fazla sempatik olmayan sözler sarf etmeleri, doğal karşıladığımız gösterenler olarak havada asılı kalıyor.

Umut Azak tarafından yazılan, “Ermeni-Türk Diyaloğu ve Söylem Dönüşümü Atölyesi” başlıklı kış okuluna dair notların paylaşıldığı yazı, kendi özgün niteliğinin yanında Türkiye’de anaakım sivil toplumun harcadığı çaba ve vardığı noktayı göstermesi açısından önemli. Bu projede Ermenistanlı ve Türkiyeli bir grup genç, tıpkı herhangi bir AB üye-aday üye ülke projesinde olduğu gibi yan yana ya da karşı karşıya geliyorlar. Bu gençler ortak tarihlerini alımlama konusunda aşağı yukarı aynı yerde duruyorlar. Yani milliyetçi tarihyazımı konusunda gözleri açık, fakat ayrı toplumlara mensup bireyler olarak yakın geçmişlerine ilişkin algıları konusunda anlaşmazlıklar doğabiliyor. Mesela Ermenistanlı gençler Türkiyeli gençleri -Alevisi, Kürdü vb. ile- genelleyerek bir toplumsal eleştiri getirdiğinde, Türkiyeli gençler ülkede mağdur edilen birden fazla kimlik olduğunu belirtme ihtiyacı duyuyorlar, yahut Ermenistan ziyaretinde tarihi Büyük Ermenistan’da yaşayan diğer halkların varlığından söz edilmemesi (ya da göçer olarak söz edilmesi) Türkiyeli katılımcıları belli ölçüde rahatsız ediyor. Okuyucu olarak aktarılan gözlemler ışığında, Türkiye toplumunun bulunduğu noktada diğer grupla böyle bir karşılaşma içinde olmasının iyi bir formül olmadığını düşünüyorum. Zira Türkiyeli katılımcıların olası haklı mağduriyetleri ile Ermenistanlı katılımcıların beklenti ve meramları farklı bağlamlara işaret ediyor ve şikayetin ortak muhatabı çoğu zaman Türk devlet geleneği/mirası olsa da, taraflar arasındaki güç asimetrisi Türkiyeli tarafın iki devleti de eşitlemesine (hatta belki savunma pozisyonuna geçmesine) neden olabiliyor. Aklıma ister istemez şu sorular geliyor ve bu tür projelerin metodolojik veya kapsam olarak bu soruları henüz cevaplayamadığını düşünüyorum: Bu tür projeler iki taraf da mensubu olduğu devleti eşit ölçüde eleştirsin diye mi var; Ermenistanlıların Türkiyelilerin ülke içi mağduriyetleriyle empati kurması ya da ülkelerindeki “düşman Türk” imgesi ile yüzleşmesi arzu edilen diyaloğun bir parçası mı? “Devlet merkezli ve çatışmacı söylemlerin dışında bireylerarası diyaloğu temel alan bir üçüncü söylem” çağrısı, yani “dinlemek”, “duymak”, “hemfikir olunmasa bile anlama(ya çalışmak)”: bu sözler kağıt üzerinde hoş dursa da bizim gerçekliğimizi karşılamaya yetiyor mu? Anlamanın, dinlemenin, duymanın ötesine nasıl geçilebilir? Bu tür toplantılarda herkes kendi fikrini ne derece ortaya koyuyor, karşısındakini ne kadar dinleyip kendi ideolojisini ne oranda törpülüyor; nasıl bir değişim oluyor; bunlar ölçülüyor mu?

Oysa biz, diyelim Azak’ın yaptığı gibi “Türk” kelimesini tırnak içine almak suretiyle bir etnik grubun üst kimlik olarak tanımlanmasını sorguluyoruz diye karşı taraftan da milliyetçilik karşıtı/özeleştirel bir adım bekleme hakkına sahip değiliz. Devraldığımız tarihsel mirasın boyutları göz önüne alınırsa, Ermenistan kamusal alanında “düşman Türk” anıştırmalı ögelerin mevcut olduğunu söylemek, yani iki taraf arasında bu anlamda bir karşılıklılık/denklik olduğunu ima etmek (bizim Ermenileri düşman görenlerimize karşı onların Türkleri düşman görenleri), doğruluğu tartışmalı olduğu kadar yararı da olmayan bir bakış açısı. Beraber oyun oynandığı sürece problem çıkmadığı farkında olunan bir sivil toplumculuk mantığıyla idare edip, iğneyi de çuvaldızı da devlete batırdığımız, devlet zihniyetinin içimizdeki tortularından sıyrılamadığımız velakin karşı tarafın devlet söyleminden ayrışmasını beklediğimiz sürece Godot’yu beklemeye devam edeceğiz. Zira, yazarın da kaydettiği gibi, bu tip sivil toplum buluşmaları/diyaloglarında ciddi konulara girince soğuk rüzgarlar esecektir.

Tarih öğretimi konusunda şunu eklemekte fayda var: Taner Akçam’ın “Yeni Türkiye’nin ders kitapları” başlıklı üç yazılık ve “Ermeni ders kitaplarında 1915” başlıklı beş yazılık yazı dizilerinden öğreniyoruz ki, aslında 11. sınıf öğrencisi Ermenilere öğretilen söz konusu tarih, Türkiye’de ortaöğretimde öğretilene kıyasla gerek tarihsel doğruluk gerekse üslup açısından oldukça ileride. Akçam, bu noktayı isim vermeden Türkiyeli liberal yazarların Türk ve Ermeni milliyetçiliğini eşit derecede sorumlu ve sorunlu görmeleri ekseninde ele alıyor ve liberallerin Ermeni milliyetçiliğine yakıştırdıkları şeylerin Türk milliyetçisi refleksin bir yansıması olduğunu söylüyor[6]. Yani Ermenistanlıların devlet tarafından en az bizim kadar travmatize edildiğini düşünmekle bir yere varamıyoruz. Şairin dediği gibi, “elmas sertliğinde sorular sormanın zamanı gelmiştir”, hatta geçip gidiyor bile.

Dosyada yer verilip değineceğim son iki yazıdan ilki A. Ömer Türkeş’in Türk romanında Ermeni meselesinin temsiliyetine ilişkin analizi. Bu yazı, konu itibariyle Murat Belge’nin “Edebiyatta Ermeniler” kitabını hatırlatıyor. Burada ilgili yayınların daha detaylı bir dökümünün bulunduğunu söylemek mümkün. Yazar 1945’e kadar konuya değinen bir edebi eser olmadığını ve 1990’dan sonra da “insani ve edebi” bir yaklaşıma sahip kitapların sayısının arttığını iddia ediyor. Arada basılan eserlerde de Ermeniler ağırlıkla hain olarak portre edilmiştir. Bütün bu eserler arasında konunun hakkını veren (yani sorumluluk alan, konuyu bulandırmayan, siyaseten ahlaki bir duruş ortaya koyan), kuşakları bilinçlendiren ve zamana direnerek bugüne ulaşan nitelikli edebi eser sayısı bir elin parmaklarını geçmese gerek. Türkeş yazının sonunda Türkçeye çevrilmiş Ermeni yazarlardan bir seçki sunuyor ve Ermeni edebiyatına bigane kalışımız karşısında bizi özeleştiriye davet ediyor.

Dergide ileriki sayfalarda Mehmet Aksoy’un “İnsanlık Anıtı”na bir fotoğraf ve altında “Türkiye’nin kendi tarihiyle gerçek anlamda yüzleşmeye ne denli uzak olduğunun en önemli kültürel göstergelerinden birisi, (…) [bu anıtın] dönemin başbakanı tarafından ‘Ucube’ olarak nitelendirilerek yıktırılması oldu” notuyla yer verilmesi, dergiyi hazırlayanların bu anıta ilişkin olarak sadece yıkımını sorunlu gördüklerini; yapım süreci ve sanatçının siyasi duruşuyla bir meseleleri olmadığını akla getiriyor. Bu konu daha önce Ayda Erbal tarafından eleştirilmişti. Erbal’ın eleştirileri, anıtın yapımı sırasında ne Kars halkının, ne Türkiye ve Ermenistan’daki Ermeni kamuoyunun sürecin hiçbir aşamasına dahil edilmemesi, Aksoy’un Talat Paşa Komitesi’nin mimarı Doğu Perinçek’i desteklemesi, anıtın Iğdır’daki anıta da Erivan’daki soykırım anıtına da bir alternatif olduğu yorumlarının yapılması ve kişinin kendisine “barış misyonu” atfetme girişimi üzerineydi[7].

Dosyanın aslen ilk yazısı olan ve sona bıraktığım, dosya editörü Abdurrahman Aydın’ın yazısından altını çizdiğim cümle ise şöyle: “Ermenilerin varoluşlarının bütünüyle hukuki bir sorun olarak inşa edilmesinin gösterdiği şey, insani varoluşun bütünüyle hukukileştirilmesinin bizzat insani varoluşa ve siyasete son verdiğidir.” Şimdi durup düşünelim. Yerinden yurdundan, malından ve canından edilerek dünyanın dört bir yanına savrulmuş, memlekette kalabileni kimliğinden dolayı bir yığın problemle boğuşarak yaşayan bir toplum, vatandaşlık haklarını kazanma ve korumada çareyi hukukta aramasın da ne yapsın? Yazarın “aşırı hukukileşmeye karşı siyaseti savunma” çağrısını, Ermenilerden söz ettiğimizi bir an için unutarak tekrar düşünelim; gene de hukuk ve siyaset toplumsal düzeyde uzlaşmasız olmasa gerektir. Nitekim, örneğin, Habermas’ın yasal kuramını bu prensip üzerine kurduğu söylenebilir. Buna göre kamusal müzakerenin olduğu bir demokraside, biraz daha açarsak, tartışmaya katılanların eşit şansa sahip olduğu bir ideal konuşma ortamında yurttaşlar yasakoyucu nitelikte eylem yeteneği geliştirebilirler. Böylece yasakoyuculuk, dolayısıyla hukuk, yurttaşla bütünleşerek siyasi bir boyut kazanır[8]. Sonuç olarak böyle bir düzlemde hukuk sistemi, normların kurumsallaştığı bir hali ima ederek, içkin niteliklerinin yanında öğretici olma niteliğine kavuşabilecektir. Soykırım ilk bakışta uluslararası hukukun bir konusu olarak belirse de, ulusal düzeyde kırılımları üzerine de uzun uzun düşünmek gerekiyor.

Yazıyı sonlandırırken denebilir ki, Türkiyeli yazarlar soykırımın vahametini geçmişe nazaran daha iyi kavramakla beraber hukuk ve tarihin soğuk dili ve kavramlarındansa “insani”, “vicdani” gibi duygusal kategorilere meyletmeye belli ölçüde hâlâ devam ediyorlar. Türkiye’de özellikle bu konu özelinde hukuka (ve onun üstünlüğüne) duyulan şüphecilik, inançsızlık ya da sinizm uzmanlık gerektiren başka bir yazının konusu olmayı hak ediyor. Ayrıca bu tartışmalar sözü geçen hukukun hangi hukuk olduğunu da sorgulatıyor. Bu hukukun Türkiye’nin kurucu ve darbelerle şekillenmiş hukuku olmadığı ortada. Bütün gönülsüzlük, çekimserlik ve yetersiz kafa yormaların gelip dayandığı nokta ise Talin Suciyan’ın soykırım sonrası habitus’u[9] kavramsallaştırmasında ifadesini bulan, “fail ve kurban kuşakların birlikte” ve aksi için çalışan hemen hiçbir toplumsal, kurumsal ve yasal mekanizmanın olmadığı bir inkar ortamında yaşamaya devam ettiği(miz) acı gerçeği.

* Yazının çeşitli aşamalarında görüş, eleştiri ve düzeltmeleriyle katkıda bulunmuş Azad Alik editörleri Ayda Erbal ve Özge Genç’e teşekkürlerimle.

[1] İngilizce orijinali şurada.

[2] İngilizce orijinali şurada.

[3] İngilizce orijinali şurada.

[4] Diasporada tazminat talepleri konusunda değişen görüş ve çözüm önerilerine bir bakış için Turkish Review Mart-Nisan 2015 sayısındaki Nareg Seferian imzalı yazıya bakılabilir.

[5] Kitapla ilgili Emre Can Dağlıoğlu’nun eleştiri yazısı Toplum ve Bilim’in 132 no’lu sayısında yayımlandı.

[6] Akçam, Taner. (2014, 4 Aralık). Ermeni ders kitaplarında 1915: Genel bir değerlendirme (5). taraf.com.tr

[7] Erbal, Ayda. “A Tale of Two Monuments: An Extremely Belated Anatomy of Two Radically Understudied Makings and One Unmaking”. The Armenian Weekly Magazine, April 2012, 33-5

  • (2015, Mart). Lost in Translation: The Monuments ‘Demolishing’. “Legacy of the Armenian Genocide 100 years after” başlıklı konferansta sunulan tebliğ, Lahey, Hollanda.

[8] Yükselbaba, Ülker. (2008) Habermas’ın Prosedüralist Hukuk Paradigması, Haklar Sistemi ve Hukuk Devleti. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt 66, Sayı 1, 228-9.

[9] Suciyan, Talin. (2015). Dört nesil: Kurtarılamayan son. Toplum ve Bilim, Sayı 132, 133-4.

Advertisements

4 Trackbacks to “Ayrıntı Dergi, Soykırım ve Elmas Sertliğinde Sorular Sorma Zamanı*”

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: