Türklük Ethosu ve Suçluluk Sorunu: Mesele Dergisi’nde 1915[1]

by umuttumay

Umut Tümay Arslan*

Yüzüncü yılında 1915’e bakan dergiler üzerine Azad Alik’in hazırladığı bu yazı dizisinin temel derdi şu: “1915’i konuşmak, ama nasıl?” Konuşmanın nasılını dert ediyor olmak, inkardan yüzleşmeye giden doğrusal ve belki de doğru bir yol olmadığını da varsayıyor, –inkarın sadece devlet politikasından ibaret olmadığını, sadece “faşistlerin”, “fanatik milliyetçilerin”, “cahillerin” ve “gericilerin” işi olmadığını da. 1915’i konuşma çerçeveleri üzerine konuşmaya başlamanın, inkar ve yüzleşmenin pek de birbirinin karşıtı olarak karşımıza çıkmadığını görmemize imkan vereceğini düşünüyorum.

1915’i, yeniden anlatılmayı bekleyen ham bir tarihsel malzeme olarak kavramak da, asla ulaşamayacağımız bir tarihsel nesne, gizemli bir hakikat olarak ele almak da dilsel, tarihsel, politik özneler olarak değil, nötr bir biçimde konuşuyor olduğumuz yanılsamasını tekrar tekrar yeniden üretiyor. İlki, Ermeni Soykırımı’nı ham bir tarihsel malzeme olarak kavramak, dolayısıyla onun olgusallığına vurgudan[2] ibaret bir konuşma çerçevesi, üzerine konuşuyor olduğumuz sürecin, çifte ortadan kaldırma süreci olduğunu görmüyor;[3] sadece Ermenilerin yok edilmesi değil, aynı zamanda bu yok edişin izlerinin silinmesi sürecini: İnkar sürecini. 1915’i geçmiş zaman olarak şimdinin çerçevesine olduğu gibi geri getirdiğine inanan bir konuşma, izlerin ortadan kaldırılma sürecini, sessizlikle geçen, inkarı sürdürdüğümüz onca zamanın izini dışarda bıraktığı ölçüde, 1915’in bir zamanlar, bir kereliğine, bir kesinti olarak düşünülmesini, konuşmanın geçmişin cellatları ve kurbanlarını konuşmaktan ibaret olduğu yanılsamasını, biz-şimdi-konuşanlar olarak bu tarihin dışında durabildiğimiz bir dünyada yaşıyor olduğumuz yanılsamasını da pekiştiriyor. İkincisi, yani, Ermeni Soykırımı’nı erişimimize kapalı bir tarihsel nesne olarak ele almak, onu bir türlü ulaşamadığımız gizemli bir hakikat olarak konuşma çerçevesinin içine almak, sadece çifte-ortadan kaldırma sürecine karşı körleştirmiyor bizi, ama aynı zamanda 1915 üzerine konuşurken (tarihsel-) özne pozisyonlarını işgal ettiğimiz, sıfırdan konuşmaya başlayamayacağımız gerçeğini tanımıyor.

O halde 1915’i şimdide konuşuyor olduğumuzu, Ermenilerin mallarına el konulması, Ermeni kültürünün izlerinin yok edilmesi, sessizlik ve inkarla geçen yüzyılın ardından konuşuyor olduğumuzu, aradan geçen zamanın şiddetini silerek konuşamayacağımızı bilerek başlamalıyız tefekküre. Bu, kim olarak konuştuğumuzun ayırdına varmamız, yani kendi (tarihsel-) öznelliğimizin izlerini silen bir konuşmanın infilak etmesi, imkansızlaşması anlamına gelecek.

Öyle sanıyorum, yukarıda bahsettiğim iki boyut, –çifte-ortadan kaldırma sürecinin bir parçası olduğumuzu kabullenerek konuşmak zorunluluğu ve bizi kurmuş olan tarihsel öznelliğimizi, hangi kuşağın mirasçısı olduğumuzu üstlenme sorumluluğu– 1915’i hangi ethosun içinde düşündüğümüzü de belirliyor. Şu temsil edilemezlik ya da anlatılamazlık bahsini burada açma ihtiyacı duyuyorum. Biz, çifte-ortadan kaldırmanın mirasçısı kuşaklar için 1915’in konuşulamazlığı, yaşanan dehşetin ve şiddetin konuşulamazlığı ile ilgili değildir. Kendimizi kurbanların yerine koymadan, o pozisyonu ele geçirmeden konuşabilmeyi başaramamamızla ilişkilidir. 1915, kendimizi fail olarak görmediğimiz, kendi suçumuz ve sorumluluğumuz üzerine düşünmeye zorlanmadığımız bir konuşma çerçevesi içinde konuşulamaz olandır. Dolayısıyla konuşulamazlık, dehşeti ve dehşetin izlerinin silinmesini üreten kültürümüzün suç ortaklığıyla ilişkilidir, –kültür-dışı bir kötülük falan değil tam aksine ilerleme ve aydınlanmanın işbaşında olduğu, bakışımızı belirli bir ethos[4] ve habitusla[5] kuran dil ve kültürün suç ortaklığıyla. Konuşulamazlık, dehşeti üretmiş, izlerini silmiş bu aynı dil ve kültürün içinde kalarak konuşulamazlıktır, ebedi olarak elimizden kaçan mistik bir hakikatin konuşulamazlığı değil. İnsanlığımıza ve vicdanımıza güvenerek konuşamayacağımızdır. Dostluk ve kardeşlik çağrısıyla konuşamayacağımızdır. Biz, kendimizi soykırımın faillerinden “daha medeni” görenler, sorumluluğumuz ya da suç ortaklığımız üzerine düşünmediğimizde, 1915 konuşulamazdır.

Nisan sayısında Ermeni soykırımına dair yazı ve söyleşilere yer veren Mesele’yi değerlendirirken benim derdim de yukarıda ifade etmeye çalıştığım iki boyutla ilgili olacak: Halen çifte-ortadan kaldırma sürecinin bir parçası olduğumuzu kabullenerek konuşmak zorunluluğu, diğer bir deyişle, “1915’i şimdide konuşuyor olmamızın siyasi adalet açısından anlamı nedir” sorusunu kendimize sorma zorunluluğu ve neyin mirasçısı olduğumuzu öncelikle üstlenme sorumluluğu. Kendi adıma, bu tarihsel öznellikten kurtulmanın yani özgürleşmenin ancak bu kaderi üstlenmekle mümkün olacağına inanıyorum.

 

Mesele dergisinin Nisan 2015 sayısı iki söyleşi ve bir yazıyla sayfalarını Ermeni Soykırımı’na ayırmıştı. Derginin web sayfasında dosya kararı ve tanıtımı şöyle yapılmış:

 

Mesele kitap dergisi 100. sayısında kapağına Ermeni Soykırımı’nın 100. yılını taşıdı. Yüz yıl içinde Ermeni halkının dili, kültürü başta olmak üzere varlığına dair ne varsa hemen hepsi bu topraklardan silinmek üzere her şey yapıldı. Soykırımla yüzleşme konusu ise daima reddedildi. Reddedilmediği zamanlarda bile ya görmezden gelindi ya da ertelendi. Toplumsal bir kabul sağlanamadı. Bu sayının dosyası Ermeni Soykırımı’nın ve günümüzde büyük felaketle yüzleşmenin koordinatlarını ele alıyor. Aynı zamanda Mesele’nin de 100. sayısı olan bu sayının kapağında soykırımı simgeleyen mor menekşeler bulunuyor.[6]

Screen Shot 2015-10-02 at 10.27.59 AM

Bir hatırlatma ve düzeltme: Ermeni Soykırımı’nın 100. yılı için seçilen çiçek, mor menekşe değil, myosotis (unutma beni çiçeği) idi. Çiçeğin siyah merkezi, geçmişi, 1915 soykırımının acılarını; açık mor (eflatun) yaprakları, bugünü, soykırımın 100. Yıl anısında birlikte duran Ermenilerin dayanışmasını; çiçeğin beş yaprağı, geleceği, soykırımdan sağ kalanların yeni bir yuva bulduğu beş kıtayı, yaprakların koyu mor (eflatun) rengi Ermeni kimliğinin kalbinde yer alan ruhbanlığı; ortasındaki sarı bölüm ise sonsuzluğu, Ermeni Soykırımı Anıtının on iki sarı sütununu, güneş, ışık, yaratıcılık ve umudu temsil ediyor ve hatırlatıyordu.

Bu düzeltmeyi ve hatırlatmayı yapmak, unutma beni çiçeğinden üretilen sembolün her bir ayrıntısını yazmak istedim; çünkü buradaki özensizliğin sadece unutma beni çiçeğini mor menekşe sanmaktan ve böyle devam etmekten ibaret olmadığını, sembolün her bir ayrıntısına ve bu ayrıntıların anlamına gözlerimizi ve kulaklarımızı açmamanın da inkarla bir ilişkisi olduğunu düşünüyorum. “Çiçeğin adının ne önemi var, soykırımı anıyoruz” diyerek geçiştiremeyiz. Hülasa, çiçeğin adı ve sembolün her bir ayrıntısı, yukarıda ifade ettiğim gibi Ermeni Soykırımı’nı hangi tarihsel öznelliğin mirasçısı olarak andığımızı da bize hatırlatıyor olmalı.

1915’i kim olarak konuştuğumuzun ya da hatırladığımızın önemi, tarihsel öznelliğimizin izlerini silmeden konuşma zorunluluğu, Mesele’nin sayıyı tanıtan editoryal yazısında bir kez daha bir mesele olarak karşımıza çıkıyor. Yazının başlangıcından bir kaç paragraf:

Nisan 2015 “büyük felaket”in 100’üncü yılı “Soykırım”ın üzerinden bir asır geçmiş olsa da, Osmanlı’nın mirasçısı AKP ile İttihatçı CHP eşyayı adıyla çağırmaktan, soykırımla yüzleşmekten çok uzaklar. Ortak devlet refleksiyle hareket ediyor, resmi ideolojinin çatısı altında buluşuyorlar.

100 yıl içinde Ermeni halkının dili, kültürü başta olmak üzere varlığına dair ne varsa hemen hepsi bu topraklardan silinmek üzere her şey yapıldı. Yüz yıl önce, kadim Anadolu halklarından Ermeniler, milyonlarla sayılacak bir nüfusu temsil ederken bugün 60-70 bin kişi kalmış, bir dini cemaat haline dönüştürülmüştür.

Neden? Niçin? Hangi hakla bütün bunlar yapılabildi?

Büyük felaket ya da soykırım adlandırmalarının tırnak içinde kullanımlarındaki kafa karışıklığı, Türkiye’deki Ermeniler hakkında “60-70 bin kişi kalmış, bir dini cemaate dönüştürülmüş” ifadelerinin yaslandığı arka plan ve bütün ifadelerdeki edilgen fiiller hangi tarihsel öznellik içinden konuşuluyor olduğunu dolaysızca görebileceğimiz örnekler olduğu için onları bir yana bırakarak daha dolayımlı olanlarla ilgili olarak şunu söylemeliyim: 1915’i bu çerçevede, yani bizim dışımızdakilerin, başkalarının faillikleriyle (Osmanlı mirasçısı AKP ve İttihatçı CHP) konuşmaya başlamak, çifte-ortadan kaldırma sürecinin bir parçası oluşumuza dair bir konuşmayı baştan dışarıda bırakıyor, yanı sıra yüzleşmesi gerekenleri de kendinin, “biz”in dışına atıyor. “Kapısını sol liberalizme de ulusalcı solculuğa da kapalı tutan bir politik kitap dergisi” olarak kendini tarif eden Mesele (tesadüf şu ki soykırımın yüzüncü yılı Mesele’nin de 100. sayısıyla çakışmış), “100’üncü yıl vesilesiyle Ermeni soykırımıyla sayfalarımız aracılılığıyla yüzleşiyoruz” diyor, lakin yüzleşmesi gerekenler en başından Mesele’nin pozisyonu dışında duranlar olarak ortaya konuyor. Yukarıda da söylemeye çalıştığım gibi, çerçevesi böyle çizilen bir konuşma, kendinden hoşnut bir tefekkürden ibaret kalıyor maalesef. Oysa 100. Sayıda inkar söyleminin kendi sayfalarında, kimi zaman kendi politik pozisyonlarında yankılandığı yerlere ve anlara dair kendi üzerine düşünerek ve dönerek yüzleşme çabası sahici bir mütalaa olmaz mıydı?

Mesele’nin yüzüncü yılı anma sayısında konuyla ilgili bir yazı ve iki söyleşi var. Şöhret Baltaş’ın “24 Nisan 1915: 100 yıllık inkâr” başlıklı yazısıyla açılıyor dosya. Agos genel yayın yönetmeni Yetvart Danzikyan’la konuşan Yunus Öztürk’ün söyleşisinin başlığı: “Artık inkâra son verilmeli.” Osmanlı’yı Müslümanlaştırmak kitabının yazarı Y. Doğan Çetinkaya’yla Barış Çatal’ın gerçekleştirdiği söyleşinin başlığı ise, “İnkarın önemli nedenlerinden biri 1915’in toplumsal karakteri.”[7]

Şöhret Baltaş’ın yazısının yukarıda açıklamaya çalıştığım ethos bağlamında iki sorunu, bir de yazının kendine has bir etik sorunu var. Yazının kendine has etik sorunu şu: Ermenilere yönelen ve adım adım büyüyen, 1890’lardan başlayıp 1915’e giden şiddetin ve dehşetin bir anlatısını kuruyor yazı. Lakin bunu yaparken kimlerden yararlandığını, hangi kaynaklara başvurduğunu yazmıyor. Verilen bilgilerin, ne olduğunu öğrenmemizin elbette önemi var, yazı bu anlamda bir kapı açıyor okuyucusu için; ama hiçbir kaynak verilmemesi hem bu konunun çeşitli veçheleri üzerine daha önce yazmış olanların emeklerinin hakkını vermemek hem de dehşetin izlerinin silinmesi sürecinde, inkar sürecinde yazmaya, konuşmaya, geçmişe doğru tanıklık etmeye çağıranların isimlerinin anonim hale getirilemezliğini kabul etmemek anlamına geliyor. Şu da var: Bazı olayları merak edip daha fazla okumak isteyenler için metin kendisi, kendi evreni dışında başka bir yer sunmuyor okuyucuya. Nasıl anlatıyorsa öyle ve o kadar.

Yazının bu sorunu, diğer iki sorunla da ilişkili düşünülebilir. Bu sorunlardan ilki, 1915’i nereden bakarsak bakalım dolayımsızca anlatabileceğimiz, onu bir tarih anlatısı içine sıkıştırabileceğimiz yanılsaması, diğeri ise, 2015’te 1915’i konuşuyor oluşumuz, dolayısıyla aradan geçen zamanın izini, dehşetin izlerinin silinmesi sürecini idrak etmemiş olmak. Bu konuşma çerçevesi, yani 1915’i bugün olduğu gibi anlatabileceğine duyulan bu inanç ve tümgüçlülük, halihazırdaki ethosu sarsmıyor; çünkü bizi tarihsel özne yapan vicdanımıza ve insanlığımıza yatırımla kendimizi fail olarak görebileceğimiz bir tefekküre zorlamıyor. Gören topluluk, tanıklık eden topluluk olma olasılığını kaybetmiş olmamız, dolayısıyla körlüğümüzü hesaba katarak konuşmamız, bugünden geriye dönük olarak tanıklığı inşa etmeye çabalıyor oluşumuz bu konuşma çerçevesinin bütünüyle dışında.[8]

Baltaş’ın yazısında kurduğu tarih anlatısı Adana katliamı ile başlıyor. Zabel Yesayan’ın hayatı burada merkeze alınıyor. Divan-ı harp mahkemelerini, faillerin cezasız kalışını, altı Ermeni’nin idam edilmesi ve soruşturma heyetinde bulunan Hagop Babikyan’ın şüpheli bir biçimde ölü bulunmasını, 1894-96 yılları arasında 100 bin Ermeni’nin öldürüldüğünü, 500 bin Ermeni’nin ise sefalet ve açlığa terk edildiğini, 1896 Osmanlı Bankası işgalini, 10 eylemcinin öldürülmesini, İstanbul’da Ermeniler aleyhine çıkan gösterilerde 6000 Ermeni’nin hayatını kaybettiğini aktarıyor Baltaş, nereden aktardığını belirtmeden. Uzun bir zaman dilimini ham bir malzemeymişçesine kavrayan ve içine sığdırmaya çalışan bu katliam, gasp ve imha anlatısı, sadece olan biteni ardı ardına yığarak iletilemez kıldığı için değil, aynı zamanda sorgulanması gereken bazı cümleler ve kalıplar içerdiği için de 1915’i konuşabileceğimiz yeni bir ethos kuramıyor. İki örnek:

İktidar, şehirlerde Müslüman Türkleri, Anadolu’da ise Müslüman Kürtleri harekete geçiriyordu. Anadolu’nun birçok şehrinde, namazdan sonra işitilen borazan sesi katliamın başlangıcını, akşama doğru işitilen borazan sesiyse bitişini haber veriyordu. Müslüman yığınlar için ‘gavurların katli vacipti’ ve onlara ‘yedi Ermeni öldürene cennetin kapısının açılacağı’ söyleniyordu.

8 Ekim 1895’te Trabzon’da öğle namazından sonra duyulan borazan sesi ile olaylar başlıyor, saat üçe kadar sokaklarda yakalanan Ermenilerin hepsi katlediliyor, Ermenilere ait dükkânlardaki mallar yağmalanıyordu. Aynı yıl Gümüşhane’de, Erzurum’da, Bitlis’te, Siirt’te, Malatya’da, Diyarbakır’da, Sivas’ta, Amasya’da, Urfa’da, Mersin’de, Adana’da, Tarsus’ta, Çorum’da, Yozgat’ta, Kayseri’de, Muş’ta, Maraş’ta Ermeniler katledildi, ev ve dükkânları yağmalandı, zorla Müslümanlaştırma uygulandı, canlarını kurtaran kadın ve çocuklar açlık ve sefalet içinde kafileler halinde yollara döküldü.

En az 300 bin kişinin öldüğü bu katliamlarda aynı zamanda büyük maddi varlıklar, Hıristiyanlardan Müslümanlara geçmiş oldu. Köylerde Kürt aşiretleri, Ermeni arazilerine el koydular, şehirlerde ise bu zenginlik Müslüman Türklerin eline geçti.

“Şehirlerde Müslüman Türkler, Anadolu’da ise Müslüman Kürtler”, “Köylerde Kürt Aşiretleri” gibi kalıplara, şehri Türklerle, Anadolu ve köyü Kürtlerle özdeş kılan bakışa da dikkat çekmek isterim. 1915’i sadece geçmişte ne olup bittiğini konuşmaktan ibaret gören, ne olup bittiğini dolayımsızca konuşabileceği konusunda kendine bütünüyle güvenli bir pozisyonu neden problematize etmemiz gerektiğini bir kez daha gösteriyor bu durum. Önce dehşetin izlerinin silinmesi süreci çerçeve dışında kalıyor, sonra geçmiş, bakışımızın kimi zaman Kürt coğrafyasındaki dehşete kaymasıyla sınırlandırılıyor, hatta bazen Anadolu bütünüyle Kürtlükle özdeş tanımlanıyor. Foça’da Rumlara yönelen şiddeti anlatarak başlayan şu satırlar mesela:

1914 Haziran’ında İzmir Foça’da yaşanan kıyım, yeni ortaya çıkan belgelerle bu dönemin utançları arasına eklendi. Balkan Savaşı sonrasında İzmir, Çeşme, Bergama ve Foça’da gayrimüslimlere karşı oluşan tepkiyi kullanan ve İttihat hükümetince organize edilen çeteler bu kesimleri göçe zorlayan saldırılar düzenlediler. Buralardaki Rum halkı, panik halinde yerlerini terk edip Yunanistan’a kaçmaya çalışırken Foça ve İngiliz Adası’nda olaylar katliama dönüştü. Eski Foça’ya sığınarak oradan teknelerle Yunan adalarına geçmeye çalışan Rumlar, Teşkilat-ı Mahsusa’ya bağlı çeteler tarafından yapılan gece baskınıyla evlerinden fırladılar. Kıyıya koşup sandallarla kaçmaya çalışan ama araç bulamadığı için öldürülen ve evleri yağmalanan Rumlardan sağ kalanlar, daha sonra Foça açıklarındaki bir Fransız gemisinin arabuluculuğu ile kurtarıldı.

Aynı yıllarda Mezopotamya’da ve Anadolu’da yaşayan Süryaniler de zorla göç ettirildi ve öldürüldüler. Toplam ölü sayısının yaklaşık 300 bin olduğu tahmin ediliyor.

Sadece Diyarbakır’da, Birinci Dünya Savaşı’ndan önce ve sonraki nüfus hareketlerine bakmak bile Türk ve Müslüman olmayanlara yöneltilen politikaların canlı kanıtıdır. Diyarbakır’da 1914’e kadar Ermeni nüfus 73 bin iken, 1918’de bu rakam 3 bine; Süryanilerin nüfusu ise 100 binden 27 bine düşmüştü.

Baltaş yazısında mülkiyet ve servet gaspından da söz ediyor. Çifte-ortadan kaldırmanın ikinci boyutunu ele almaya, böylelikle 1915’i konuşmaya imkan verebilecek bu mesele, yazıda, Cumhuriyet’in bu izlerin silinmesi sürecinde faillerin mirasçısı oluşuna dair örneklerle derinleşmiyor, edilgen ve genel cümlelerde ifade buluyor: “Mülkiyet ve servetin gaspı imha politikasının doğrudan bir parçasıdır. Bu anlamda, gayrimüslimlere ait on binlerce ev, tarla, bahçe gibi taşınmaz maldan kumaş ve çiğit pamuk gibi taşınır mallara kadar tüm varlıklara, bir ulusal sermaye yaratılması için el konmuştur. Kilise, manastır, okul gibi kamusal binalar da devlete ait olmuş, bu mekânlar hapishane ya da karakol gibi yapılara dönüştürülmüştür.”

Baltaş’ın yazısında bütün bu dehşetin dayandırıldığı neden ise sınıf devleti olacak: “Sınıf ve ulus/din esasına dayalı devlet, her zaman egemen olanın ötekileştirdiği kesimlere karşı yürüttüğü sindirme, baskı ve imha politikaları ile el ele yürür. Ve gerektiği zaman, dünyanın en “demokratik” sınıf devleti de, imha operasyonundan kaçınmaz.” Soykırımı bu büyük nedenle düşünmek, yazının yukarıda ifade etmeye çalıştığım problemlerini bir kez daha görünür kılıyor bana kalırsa: Ötekinin, başkasının failliği ve şiddeti üzerine konuşmak, kendimizi olan bitenin dışında konumlandırmak, kendi suç ortaklığımız ya da sorumluluğumuz üzerine tefekkür etmeden geçmişte yaşananları dolayımsızca aktarabileceğimiz inancıyla soykırımı konuşmaya çalışmak.

Dosyada yer alan Yunus Öztürk’ün Yetvart Danzikyan ile söyleşisi de hem editoryal yazıya hem de Şöhret Baltaş’ın yazısına dair ifade etmeye çalıştığım sorunları içeriyor. Söyleşinin girişinde Agos’u tanıtan şu satırlar, soykırımı ve inkarı konuşabilmemiz için gereken (tarihsel-) farkı tanımak bir yana, benzerliğe yaslanmayı tercih ediyor. Bu konuşma çerçevesi ise inkar sürecinin bir parçası olduğunu üstlenerek yüzleşen bir konuşmayı kısmen dışarıda bıraktığı gibi Hrant Dink’in öldürülmesine giden süreçte Agos’un ve Hrant Dink’in yalnızlığa terk edilmişliğini cesaret olarak görme körlüğüne neden oluyor:

Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’in yetimhaneden alınmış bir Ermeni kızı olduğunu açıklayarak, Türk burjuva devletinin dayandığı ırkçı-milliyetçi paradigmaya darbe vurmuş, nihayetinde Hrant Dink’in ölümüne giden süreci göze alabilmiş ve göğüsleme cesareti göstermiş bir gazete.

AKP iktidarı karşısında laik ve solda olan; halkların kardeşliğine inanan bir gazete.

Söyleşide Danzikyan’ın Ermeni soykırımını pozitivist ve rasyonalist olarak tanımladığı yerler, soykırımı medenilik-gayrimedenilik, insanlık-gayriinsanilik, kültür-kültürdışılık karşıtlıkları üzerinden okuyan ethosu yerinden ettiği için bilhassa önemli:

İttihat ve Terakki içinde yer alan doktorların örneğin Dr. Bahattin Şakir, Dr. Nazım’ın konuşmalarında Ermeni meselesini bünyenin içindeki bir ur olarak görüyorlar ve bu uru temizleme gibi bir operasyon yapıyorlar. Bu sadece lafta kalmıyor; icraata baktığımızda da istatistik biliminden yararlanıyorlar, Ermeni nüfusun demografisini değiştirmeye yönelik bilimsel çabaları var, hangi bölgelerde Ermeni nüfus yüzde 2 olmalı, hangi bölgelerde yüzde 5, yüzde 10 gibi hesaplamalar yapılıyor.

Bu yüzden öncesiyle ve tabii ki sonrasıyla tarif edilemez bir trajediyle karşı karşıya olduğumuzu anlamalıyız.

Osmanlı devletinin her tarafında, Doğu Anadolu’dan Suriye çöllerine kadar bir altüst oluştan, katliamlardan, çığrından çıkmış gelişmelerden söz ediyoruz.

Bu kıyımın, sadece coğrafyayı Ermenilerden arındırma meselesi olmadığını, aynı zamanda 16 Mayıs 1915 tarihli Emval-i metruke yönetmeliği ile ekonomiyi millileştirme, Türkleştirme operasyonu da olduğunu ifade eden Danzikyan, soykırımın faillerinin vali, kaymakam ve milletvekili pozisyonlarına getirilmeleri üzerinden İttihat Terakki ve Cumhuriyet arasındaki sürekliliğe, 1915, Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül olayları üzerinden de ekonomiyi Türkleştirme-Millileştirme politikasındaki sürekliliğe dikkat çekiyor.

Çifte-ortadan kaldırmayı anlatan süreklilik, dehşetin izlerinin silinmesi sürecini tarif etmemize, tanımlamamıza imkan verebilecekken, Öztürk’ün sorusu konuşma çerçevesini yeniden konuşulamazlığa kaydırıyor: “Ermeni toplumunun bendeki izlenimi Agos’a, Hrant’a kadar siyasi olarak daha muhafazakar ve sağ eğilimli olduğuna dair… Ne dersin?”

Söyleşinin ve bence derginin de esas sorularından biri olması gereken soruyu neyse ki sonda soruyor Öztürk: “1915’i idrak ve ikrar etme konusunda genel olarak solun durumunu nasıl görüyorsun?” Danzikyan’ın cevabı:

Ermeni meselesine sahip çıkan, idrak edip ikrar eden sol siyasetler her zaman oldu ve bugün de var. Fakat şunu mesela anlamakta zorlanıyoruz: 1915 anmaları için Taksim’e gidiyoruz, 200, 300 bazen bin kişi oluyoruz. Faşistler bile gelmiyor. Bir sol grup geliyor her yıl, “Ermeni sorunu emperyalizmin oyunudur” diyerek gidiyorlar. İronik bir tesadüf herhalde, 24 Nisan’ın bir gün öncesinde veya sonrasında 1 Mayıs toplantıları oluyor. 1 Mayıs tertip komitesinde yer alıyorlar ve diğer sol gruplar da bundan hiçbir rahatsızlık duymuyorlar. Siz iki gün evvel soykırım anmasını protesto etmeye gitmiştiniz, sosyalistlikle bu uyuşuyor mu, diye sormuyor. 1 Mayıs komitesi içinde faaliyetlerini sürdürüyorlar. Bunu anlamakta biz zorlanıyoruz.

Genel olarak baktığımızda son 5-10 yılda yaşananların sol üzerinde öğretici bir yanı oldu. Hrant’ın yapıp ettikleri sebebiyle öldürülmesinin sol içinde ciddi bir etkisi olduğunu düşünüyorum.

Hrant o kadar yaralayıcı bir biçimde öldürüldü ki, Ermeni soykırımına tarafsız kalan sol bile artık tepkisiz kalamadı. Ermeni ve solcu biri olarak Hrant’ın bizim çağımızda öldürülmesini çok acı verici buluyorum.

Danzikyan’ın solun inkarcı yapılanmalara dair kayıtsızlığıyla ilgili saptamaları, rasyonalist ve pozitivist bir anlayışın ürettiği dehşet olarak Ermeni Soykırımı ile Cumhuriyet arasındaki sürekliliği takip etmeye davet eden kavrayışı ve Şöhret Baltaş’ın yazısının bu sürekliliği ifade eden kimi satırları (İttihat ve Terakki’nin Anadolu’yu Müslümanlaştırma/Türkleştirme politikasını toplum mühendisliği olarak çerçevelediği ya da aktardığı yerler ya da 1890’larda başlayan kıyımla Hrant Dink, Sevag Şahin Balıkçı, Maritsa Küçük cinayetleri arasında kurduğu süreklilik) dışında, Mesele’nin soykırımın olgusallığına yönelik vurgudan inkarla yüzleşmeye doğru inen bir derinleşmeyi sağladığını söylemek mümkün değil. Artık inkara son verilmeli, peki ama biz bu inkarın neresindeyiz? İnkarın toplumsal karakteri önemli, peki ama biz bu toplumsal karakterin neresindeyiz?

Suçluluk bilinci 

1915’i konuşmanın nasılını Mesele’nin yüzüncü yıl anma dosyası üzerinden tartışırken yukarıda tekrar tekrar Türklük ethosu içinde kalmaya devam ederek hatırlama, anma ve tanıklığı geriye dönük olarak inşa etme çabalarının 1915’i konuşulamaz bırakacağını ya da yeniden-unutmayı inşa etmenin, dehşetin izlerini, tanıklığı şimdide silmenin bir parçası olabileceğini de vurgulamaya çalıştım.

Türklük ethosunu ancak kat ederek geride bırakabileceğimizi düşünüyorum. Bu da, halihazırda bakışımızda var olan ethosu ve habitusu fark etmek, bazı şeyleri görürken bazı şeyleri göremediğimizin ayırdına varmak, kısaca bizi tarihsel özneler olarak kuran ve görünmezleşen bu ethosu, kötü ötekiyle, başkasının şiddetiyle, “yeterince uygarlaşmamışlarla”, “bazı barbarlarla”, “ilkel kötülükle”, “kültür-dışı, müstesna canavarlıklar ve zalimliklerle” ilgili değil, bizle, bütün sıradanlığıyla kültürümüze içkin kötülükle ilişkili olarak düşünmeyi gerektiriyor. Çağdaşlık ilkesinin ve aydınlanmanın işbaşında olduğu, kitlesel katliam ve imha için plan programın yapıldığı bir dönemde uygulandı soykırım.[9] Dehşetin izlerinin silinme sürecinin kültür politikası olduğu, en ince zevklerin olduğu alanlarda ve tarih yazımlarında bizi var eden inkar kültürü içinde de devam etti. Bu yüzden, 1915’i konuşma çerçeveleri içinde mükerrer biçimde karşımıza çıkan yorumlayıcı repertuarı fark edebilme ve terk etme imkanını nasıl yaratacağımızın esas mesele olduğuna inanıyorum. Bu yorumlayıcı repertuar, kimi zaman yüzeyde kimi zaman ise daha dipte hareket eden inkarcı söylem stratejileriyle işliyor. En çok tekrar edenler şunlar: “Kardeşlik ve dostluktan yana olmak”, “barış içinde birlikte yaşamak”, “toplumsal barışı sağlamak”, “barış ve kardeşlikten yana olmak”, “acıları paylaşmanın insanlığın ve medeniyetin gereği oluşu.” Nötr gibi görünen bu çerçevelerin tarihsel asimetriyi devam ettirdiğini, kimi zamansa adalet talebini görünmez ve duyulmaz kılarak sessizliğe mahkum ettiğini artık söylemeye gerek var mı bilmiyorum. Ama şunu eklemek isterim: Soykırımı üreten bizim insanlığımız ve medeniyetimizdir. Dolayısıyla bu aynı insanlığa ve medeniyete inanarak, böyle bütünlüklü bir dilimiz halen varmış gibi konuşmaya devam edemeyiz.

Şöhret Baltaş’ın yazısından iki örnek vererek açıklamak isterim. Şu satırlar Zabel Yesayan ile ilgili:

Her şeye rağmen Zabel, kardeşlikte ısrar eden bir dilden vazgeçmedi, yazılarında Anadolu’nun bir arada yaşama kültürünü vurguladı. Ancak sonra her şey Zabel’in korktuğu yönde ilerledi.

Aynı yazıdan şu satırlar ise Hrant Dink’le ilgili:

Hrant ise bu devletin ideolojisiyle beslenen toplumsal dokunun önyargılarını kırmayı umut ediyor ve bu amaçla Agos adında Türkçe ve Ermenice bir gazete çıkarmaya başlıyordu. Yazılarında Türkiye’deki bütün etnik toplulukların barış içinde yaşaması gerektiğini savunan Hrant, bir yandan da Ermeni diasporasına da önyargılarından kurtulma çağrısı yapıyordu.

Hrant, etrafında örülen nefret çemberi büyürken çaresizce barıştan ve kardeşlikten yana olduğunu anlatmaya çalışıyordu.

Zabel Yesayan Adana Katliamına rağmen eşit vatandaşlığın kurulabileceği inancını kaybetmemişti; çünkü Marc Nichanian’ın sarsıcı bir biçimde tartıştığı üzere, felaketin bir anlamı, bütün bu ölümlerin bir anlamı olmalıydı, çünkü yas tutmak hala mümkündü.[10] 1915 soykırımı, bu imkanı ortadan kaldırmıştır. Yüzyıl farkla iki Ermeni aydınını eşitlik, kardeşlik mesajları vermelerini öne çıkararak anmanın inkarı devam ettirmek anlamına gelmesinin nedeni de burada saklı. Eşitlik ve kardeşlik imkanının şiddetle ortadan kaldırıldığı bir kültürün içinde yaşarken biz, tarihsel asimetrinin failleri ve mirasçısı olanlar, bu sözleri kendi ahlaki arka planımız haline getiremeyiz. Bu, dipten-derinden inkarcı söylemi devam ettirdiğimizi gösterir, “Ermeni diasporasına da önyargılarından kurtulma çağrısı” ifadesi ise yüzeyden. Sahiden yüzleşmek istiyorsak, “Hrant Dink’in etrafında örülen nefret çemberinin” büyümesinde, yalnızlaşmasında kendi payımızı, kendi kültürümüzün payını konuşmaya başlayalım, onun “çaresizce barıştan ve kardeşlikten yana olduğunu anlatmaya çalışması”nı değil. Araya soykırımın girdiği yüzyıl farkla bu iki aydını, konuşma çerçevemiz içine aynı kavramlarla, “kardeşlik ve barış çağrılarından vazgeçmemeleri” ile alıyorsak, onları böyle yan yana getirebiliyorsak, dehşetin izlerini silmeye devam etmiş olmuyor muyuz? Başka türlü konuşma çerçevemiz içine giremiyorlar; zira ancak bu konuşma şekli Türklük ethosuna hiç dokunmadan konuşmayı mümkün kılıyor. Dehşetin izlerini saklayan her sıfırdan başlama talebinin, şimdinin bünyesindeki geçmişi reddettiğini, hesapların kapatıldığı, adaletin sağlandığı bir toplumda yaşadığımız yanılsamasını yarattığını kabul edelim. Dehşeti bünyesinde taşımış kültürle suç ortaklığımızı göz ardı ederek dehşeti anlatmanın ya da bu suç ortaklığı üzerine hiç düşünmeden yolumuza devam etmenin imkansız olduğunu da.

Karl Jaspers 1946’da yazdığı Suçluluk Sorunu’nda[11] Almanların kendilerini neden suçlu ve sorumlu hissetmeleri gerektiğini yazıyordu, uzun uzun, kat kat. “Biz Almanlar, hepimiz, suçluluk sorununu net bir biçimde kavramakla yükümlüyüz” diyor, bu yükümlülüğün insanlık haysiyetiyle ilişkisini vurguluyor, suçluluk sorununun “başkalarının bize yönelttiği bir sorudan ziyade, bizim kendimize yönelttiğimiz bir soru” (54) olduğunu ifade ederek barışma, eşitlik, kardeşlik gibi bu soruyu öteleyecek kavramları öncelikle dışarıda bırakıyordu. Almanların bu soruya verecekleri cevap kendi başlarına olmalıydı. Siyasal sorumluluklarını ve kolektif suçlarını kendi başlarına üstlenmeliydiler (109-110). Elbette bir yüzleşme ve farkındalık rehberi hazırlamak niyetinde değildir Jaspers, hangi ethosun mirasçısı olduğumuzun izini sürer; kolektif suçumuzu üstlenerek özgürleşmenin yollarını arar: “Arınma herkes için aynı şey değildir. Herkes kendi yolunu tutar. Kimse başkasının hangi yolu tutacağını öngöremez ve ona doğru yolu gösteremez. Genel düşünceler, yalnızca insanların dikkatlerini çekebilir ya da belki onları uyandırabilir” (147-8). “Ama arınma olmadan özgürlük olmaz” da diyecek ve ekleyecektir. Manevi arınmayla suçluluk bilincinde ne kadar derine inebildiğimizi bize yönelik ahlaki saldırılar karşısında tavrımıza bakarak anlayabiliriz. Suçluluk bilincinden yoksunluk durumunda, her saldırıya karşı bir saldırıyla, savunmayla –inkar meselesi devreye giriyor burada— cevap veririz. Oysa suçluluk bilinci, dik kafalılığımızı ve kibrimizi eritip götürmüştür. Bütün bir varoluş bilincini dönüşüme uğratacak bir suçluluk bilincinden söz eder Jaspers (149). Suçluluk bilinci, batmış bir diken olduğu için kişinin öz-bilinci yeni bir biçim almaya zorlanır:

Arınmak bizi özgürleştirir. İnsan kendi varoluşunun kılavuzluğunda hesaplanamayacak kadar ileri gidebilse de olayların akışı kimsenin elinde değildir. Belirsizlik varlığını sürdürdüğü ve yeni ve daha büyük bir felaketin yaşanması olasılık dahilinde bulunduğu için, suçluluk bilincinde yaşanan dönüşümün tali sonucu asla varoluşun yeni bir kısmetle ödüllendirilmesi olmadığı için, yalnızca arınma aracılığıyla bizi bekleyen şeylere hazır olmak üzere özgürleşebiliriz (150).

Jaspers’ın sözünü ettiği arınmak, elbette vicdani arınmak değildir; insanlığa, gelecek güzel günlere sığınmak hele hiç değildir. Düpedüz kaderimizi üstlenmek, suç ortaklığımızı kabul etmektir. Varoluşumuz bundan sonra yeni bir kısmetle ödüllendirilmeyecektir. Özgürleşmek ise, bizi bekleyen şeylere hazır olmaktan başka bir şey değildir.

“Bizim payımıza düşen tevazu ve haddimizi bilmektir,” diyerek bitirir Jaspers (151). Bizim için de, Türklük ethosundan özgürleşebilmek için de, iyi bir başlangıç olsa gerek.

*Umut Tümay Arslan, Mimar Sinan  Güzel Sanatlar Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü

[1] Yazıya katkılarından dolayı Özgür Sevgi Göral ve Ayda Erbal’a teşekkür ederim.

[2] Soykırımın olgusallığına dair vurgunun bir başına yetmezliğini, şimdinin bünyesindeki geçmiş bahsini, Wendy Brown’un şu sözleri çok iyi anlatıyor: “Yahudi Soykırımı, kuşkusuz yaşandı, fakat yol açtığı ayrıntılı dökümü, altmış sene sonra, soykırımın ardından gelen tarihsel dönemde, dünyanın farklı yerlerinde, farklı şekillerde yaşayan insanlar için bu soykırımın ne anlama geldiği hakkında hiçbir şey anlatmaz bize. Bu nedenle, Yahudi Soykırımının maddeselliğine veya olgusallığına yapılan vurgu, Yahudi Soykırımının şimdi’de nasıl yaşadığı sorusu için, bu vurgunun karşıtı olduğu iddia edilen görüş kadar şüpheli bir konumdadır… Geçmişin şimdi ile, bu ikisinin de gelecek ile ilişkisi karmaşık bir siyasi mesele olduğundan, ne olgularla ne de doğrulukla çözümlenebilir. Sömürgeci tarihler post-sömürgeci şimdi’yi açıktan açığa kapladığı için, post-sömürgeci çizgideki araştırmacılar bunu pekala kavrıyor olmakla birlikte, metropollerin hegemonyacı tarih yazımının, nesnelliği hala tarihsel ve siyasi bir kurtuluş biçimi olarak sunması hayli ironiktir.” Tarihten Çıkan Siyaset, çev. Emine Ayhan, İstanbul: Metis, 2010, s. 174.

[3] Bu kavramı Jacques Ranciere’in Shoah filmi üzerine şu yazdıklarından alıyorum: “Bu film etrafında temsil edilemezle ya da temsil yasağıyla ilgili bir yığın söylem dolaşmakta. Peki ama bu film hangi anlamda bir ‘temsil edilmez’e tanıklık etmektedir? Film soykırım olgusunun sanatsal sunuma gelmez olduğunu, olgunun sanatsal bir eşdeğerinin yapılamaz olduğunu öne sürmez. Yalnızca, bu eşdeğerin cellatların ve kurbanların kurgusal olarak ete bürünmesiyle verilebileceğini yadsır. Zira, temsil edilecek olan, cellatlar ile kurbanlar değil, bir çifte ortadan kaldırma sürecidir: Yahudilerin ortadan kaldırılması ve ortadan kaldırılmalarının izlerinin ortadan kaldırılması. Bu tamamıyla temsil edilebilirdir. Yalnızca, geçmişi ‘yeniden yaşatarak’ ikinci ortadan kaldırmayı temsil etmekten vazgeçen kurgu formunda temsil edilemez. Filmin ilk kışkırtıcı cümlesinin ilan ettiği gibi, özgül bir dramatik eylem formunda temsil edilebilir: ‘Olay (l’action) günümüzde başlar…’ Olmuş olan ve kendisinden geriye hiçbir şey kalmamış olan ancak burada ve şimdi başlayan bir kurguyla temsil edilebilir. Olmuş olan hakkında burada ve şimdi söylenilen sözün bu yerde maddi olarak burada olan ve olmayan gerçeklikle yüzleştirilmesi yoluyla temsil edilebilir” Jacques Ranciere, Görüntülerin Yazgısı Duyuların Paylaşımı, çev. Aziz Ufuk Kılıç, İstanbul: Versus, 2008, s. 128.

[4] Ethos’u “Türklük ethos”u olarak aşağıda tekrar tekrar kullanacağım. Bu kavramsallaştırmaya başvurmamın muhtelif sebepleri var. Öncelikle, Türklüğü bir toplumsal iktidar biçimi olarak ele alıyorum. Kendini farklı siyasi söylemler içinde sürekli yineleyen, öznelerini üreten, öznelerinin konuşurken kendi özerkliklerine inançları itibariyle de görünmezleşen, sırra kadem basmayı başaran, kısaca öznelerini tekrar tekrar kendine döndürmeyi başaran bir toplumsal bir iktidar biçimi olarak. (Bu konuda zihin açıcı bir yazı: Özgür Sevgi Göral, Türklüğe Övgünün Sonu Gelebilir mi?https://tr.boell.org/tr/2014/01/01/perspectives-sayi-7). Buna ek olarak, toplumsal iktidarı, sadece politik değil psişik tabiyet olarak da düşünmekten yanayım. Diğer bir deyişle, toplumsal iktidarı, sadece baskı yapan, boyun eğmeye zorlayan, özneye dışsal gibi görünen bir iktidar kavrayışla değil, bizatihi öznenin öznelliğini kuran psişik bir biçim olarak da ele alan Judith Butler’ın yaklaşımını (İktidarın Psişik Yaşamı, Ayrıntı, 2005) esas alıyorum, çünkü bu tartışma vicdan dediğimiz şeyin tıpkı sevgi, barış gibi imkansız evrenselliğini ufuk açıcı bir biçimde izah etmeye imkan veriyor. Vicdanın kendiliğindenliğine, kendi sesimizin özerkliğine inancımızın düpedüz toplumsal iktidarı yinelemenin, psişik tabiyete geri dönüşün has unsuru oluşunu fark edebilecek bir tefekkürün önünü açıyor (Bu konuda bir çalışma için bkz. Mazi Kabrinin Hortlakları: Türklük, Melankoli ve Sinema, Metis, 2010). Judith Butler’ın psişik tabiyet analizi, sadece öznelliğin oluşum koşullarını, tarihselliğini göstermek değil aynı zamanda toplumsal iktidara karşı dönüşünün izlerini sürmektir de. Burada psikanalizden devralınan güçlü bir hat vardır. O da şu: Özne, kendi özerkliğine, vicdanının kendiliğindenliğine olan inancı gerçeklikle ağır ağır değiş tokuş edilmelidir. Kısaca, özne sesinin en başından bir başka yerden ödünç alındığını kabul etmelidir. Hülasa, devraldığımız, bizi biz yapmış, kendi masumiyetimize bizi inandırmış kültürle yine kendi masumiyetimize inanmaya devam ederek 1915i konuşamayız. Lakin bu masumiyete bizi inandırmış ethosu ve habitusu infilak ettirerek, yeni bir ethosla konuşabiliriz. Elbette buradaki ethos, etiği ötekiyle ilgili bir meseleymiş gibi gören, ötekine saygılı olmak, hoşgörü, dostluk, iyilik ve insanlık gibi değerlere sanki insanlığa karşı işlenmiş bu suçlarla ilgili olarak payımız olamazmış gibi yaparak devam edebilen bir etik değildir artık. Mazeretsizce ve bütünüyle sorumlu olarak kendi üzerine düşünen, kendi vicdanına asgari bir mesafeyle bakabilen, bu yönüyle kendiliği boydan boya kat eden, kendinden memnuniyeti, kendi vicdanına ve masumiyetine duyulan inancı terk etmeye çabalayan bir ethostur.

[5] Pierre Bourdieu’nün habitus kavramını “tarihin, inkar edilen bir tarih olarak doğaya dönüşmesi” şeklinde tarif etmesinden yola çıkarak Talin Suciyan, bu “doğaya dönüşme” bahsini çok haklı olarak sıradanlaşma olarak da ele alır. Buradan yola çıkarak, sıradanlaşmayı şöyle açıklayacaktır: “20 Kura Askerlik, Vatandaş Türkçe Konuş, Trakya Pogromu, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Pogromu gibi uygulama ve saldırıların; sadece ve öncelikle konjonktürel, dönemin siyasi gelişmelerinin ve dalgalanmalarının bir sonucu değil, kurumsallaşmış ve toplumsallaşmış, inkar edilen bir tarihin gündelik hayatı kurmuş olmasıyla belirginleşen bir habitus meselesi, tam olarak soykırım sonrası inkar habitusu olduğunu iddia ediyorum.” Talin Suciyan, “Dört nesil: Kurtarılamayan son”, Toplum ve Bilim, sayı: 132, s. 133.

[6] http://meseledergisi.com/2015/03/mesele-kitap-dergisinin-100-sayisi-cikti/

[7] Bu söyleşi daha çok Çetinkaya’nın kitabı üzerine. Bu yüzden aşağıda detaylı inceleme yaparken bu söyleşiyi dışarıda bırakıyorum. Ancak yine de söyleşinin son iki sorusu doğrudan soykırımla ilgili olduğu için Çetinkaya’nın üzerinde durduğu iki önemli noktayı aktarmak isterim. Biri, Çetinkaya’nın inkarın toplumsal karakterini vurgulaması, yani meselenin sadece soykırım olduğunu bilmemekle ilgili olarak düşünülemeyeceği. Diğeri ise Balkan Savaşları sırasında ve sonrasında Hristiyanların kendi ifadesiyle “şeytanlaştırılması”nın ve hedef gösterilmelerinin 1915’le ilişkisinin nasıl kurulacağına dair. Burada Çetinkaya, bütün bunların 1915’i ortaya çıkaran şartları ve süreci anlamamız açısından önemli veriler sunduğunu ama bütün bu sürecin mantıki olarak 1915’e vardığını da iddia etmenin mümkün olmadığını belirtiyor. Şöyle: “Zaten literatürde de bu, en temel tartışmalardan biri. Öncesinde olan her şeyi 1915’e giden yolun oluşturan taşlar olarak görmek ya da 1915’i biricik kendi içinde bir olay olarak görmek.”

[8] Buradaki “gören toplululuk olma, tanıklık etme olasılığını kaybetme, kendi tanıklığını silme” (78) kavramsallaştırmalarını Shoshana Felman’ın Shoah üzerine idrak açan yazısından alıyorum. Shoshana Felman, “In an Era of Testimony: Claude Lanzmann’s Shoah”, Yale French Studies, No. 79, Literature and the Ethical Question, 1991, s. 39-81.

[9] Aaron Kerner, faillerin pozisyonunu üstlenmeye zorlayarak, “medeni” seyircisini suç ortaklığı üzerine de düşünmeye de maruz bırakan iki filmin, Gece ve Sis ve Salo’nun Holocaust’u kavrama biçimlerini de benzer bulur. Her ikisinde de kitle katliamı, canavarlığın değil, insan maharetlerinin, insan dehasının ürünleri olarak karşımızdadır. Bilim, mimari, mühendislik, yaratıcı problem çözme kitlesel cinayet için işbaşındadır. Aaron Kerner, Film and the Holocaust: New Perspectives on Dramas, Documentaries and Experimental Films, New York: Continuum, 2011, s. 240-1.

[10] Şöyle anlatıyor Nichanian: “Yesayan Felaket’e mutlaka bir anlam kazandırmak istiyor, bütün bu korkunç ölümlere bir anlam atfetmek istiyor. Böylelikle, tanıklıkla ilgili önermesini kendi nezdinde doğrulamak istiyor. Zira anlamın eksik kaldığı yerde delilik diş göstermeye başlar. Yesayan, tanıklığının başından sonuna akıl dışı durumlarla yüz yüze kalır ve delilik saplantısının musallat olmasına izin verir. Gerçekten de dünyanın neresine giderseniz gidin ölüme anlam kazandıran şey yastır, ölümle barışmayı sağlayan da odur. Yas barışma kapasitesidir. Ne var ki Felaket’le karşı karşıya kalındığında bunun tam tersi doğrudur. Felaket’le karşı karşıya kalındığında yası mümkün kılmak için bir anlam bulmak gerekir. Bu yüzden kana bulanmış bu varlıkların bir şeyler uğruna ölmüş olması şarttır. Yesayan vatan uğruna kurban edildiklerini söyler. Daha açık bir dille ifade edelim: Onlar, yeni vatan için kurban edilmişlerdir; herkesin özgür olacağı, herkesin eşit haklardan yararlanacağı, efendi ya da tebaa değil, herkesin yurttaş addedileceği bir vatan için. (…) Bütün önsöz boyunca aynı düşünceden yola çıkıyor, ‘yurttaş’-tanık konumuna dayanarak söz alıyordu. (…) Bu önsözün, bir çok bakımdan tuhaf olduğunu itiraf etmenin zamanıdır. Akıl dışı ölüme bir anlam atfetme ve bu yolla Felaket’e karşı koyma isteği gayet anlaşılır olsa bile, Yesayan’ın söylediklerinde yanılsamanın büyük yer tuttuğu izleniminden kurtulamaz okuyucu. Yurttaşlık ilkesinin kendini dayatması için henüz çok erkendir. Daha dört yıl geçmeden yurttaşlık ilkesinin yerine, bütün bir halkın imha edilmesi düşüncesi programlanıp uygulanacaktır” Marc Nichanian, Edebiyat ve Felaket, çev., Ayşegül Sönmezay, İstanbul: İletişim, 2011, s. 48-50.

[11] Karl Jaspers, Suçluluk Sorunu: Almanya’nın Siyasal Sorumluluğu Üzerine, çev. A. Emre Zeybekoğlu, İstanbul: İthaki, 2015.

Advertisements

2 Trackbacks to “Türklük Ethosu ve Suçluluk Sorunu: Mesele Dergisi’nde 1915[1]”

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: