Adil Hafıza ile Klasik İnkarcılık Arasında Bir 1915 Okuması: Derin Tarih

by Azad Alik

[Editörlerin Notu: Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 90lı yılların başından itibaren 1915 hakkında konuşuyor olmanın kendisi, sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı. Yirmi yılı aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da sansürleyici güç, çokça devletle, devletin inkar politikasıyla ilişkili olarak düşünüldü.  Dolayısıyla gerek etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine konuşmak, yani sahiden 1915’i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı. Bunların “nasıl”ını konuşamamanın devletten kaynaklı nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden kaynaklı zorlukları da vardı. Azad Alik editörleri olarak “1915’i konuşmak ama nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük. Bu vesileyle Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu dizinin 6. bölümüne Doğan Gürpınar’ın Derin Tarih dergisi 100. Yıl özel sayısının eleştirisiyle devam ediyoruz. Dizinin önceki yazılarına https://goo.gl/EXqcYh anasayfasından ulaşabilirsiniz]

Doğan Gürpınar*

Derin Tarih dergisi 2012 yılında Mustafa Armağan’ın editörlüğünde tabu-kırıcı, aykırı ve cesur bir mecra olma iddiasıyla yayın hayatına başladı ve devam edegeldi. Kendine biçtiği bu misyon ve sıfatla bir bakımdan geleneksel sağın retoriğinden çok 1968 sonrası revizyonist sol, sol-liberal, anti-milliyetçi tarih-yazımı retoriğini hatırlatır; ki “ezber bozuculuk” 1990’lardan itibaren Türkiye’de sol-liberal “tarihle hesaplaşma” tarzının şablon sloganlarından olmuştur. Ancak elbette Türkiye’de tabu-yıkıcılık, anti-Kemalist sağın da kendine uzun zamandır biçtiği öz-tanımdır. Kendisi sonradan Türkiye’de şekillenen sağdan epey ayrı düşse de anti-Kemalist “tabu-kırıcılığı” sağ tarihyazımının kurucu mimarı Rıza Nur ve akabinde Kadir Mısıroğlu bu retoriğin iki güçlü temsilcisi olagelmişlerdir. Bu bakımdan Mustafa Armağan’ın hem kendi, hem de genel yayın yönetmenliğini üstlendiği dergiye damıttığı üslup dikkate değerdir. Bir taraftan tabu-kırıcı ve ezber bozan olma iddiasındadır. Aynı anda da bu iddiayla bildik şablonları kısmen farkında, kısmen de bilinçsiz postkolonyalist ve postyapısalcı literatürden devralınan söylemsel mühimmatla harmanlayarak tahkim etmekte ve bilimselleştirmektedir. Bu şekilde de à la mode postkolonyal literatürden devşirilen söylemsel yığınakla “pozitivist” ve “modern(ist)” olarak damgalanan Kemalizme karşı kazanılan özgüvenle bildik sağ kalıplar restore edilmektedir.

Elbette Armağan “ezber” olarak, Kemalist tarih-yazımıyla beraber “Avrupa-merkezci” olarak sunduğu Osmanlı’ya ve İslam tarihine ilişkin her türlü eleştirel perspektifi “İslamofobik” ve “oryantalist” olarak yaftaladığı geniş bir alanı anlar. Dolayısıyla yeni-sağ muhafazakar Saidçilikten bahsedebiliriz bu topos için. İşte bu sebeplerle Armağan için de 1915’in soykırım olduğu bir ezberdir, klişedir, sorgulanmadan kabul edilen Batı-merkezci, İslamofobik ve oryantalist bir bakış açısıdır. Neyse ki Derin Tarih dergisi “Ermeni tehciri’ni 100. yıldönümünde olabildiğince ‘anlamaya’ çalışa[cak] ve farklı seslere yelken açarak ele al[acak]”tır. Armağan özel sayının önsözünde, derginin okurlarının, “bu önemli dosyamızı okuduktan sonra artık bazı hususlarda farklı düşünmeye başlayacak”larını umduğunu ifade edecektir.

Armağan ve derginin iddiası “meseleye” önyargıların, siyasetin ve ideolojilerin dışında ve ötesinde bakmaktır. Armağan alışılageldik inkarcılıktan uzaktır ya da o iddiadadır. İnkar edilemeyen ise “acılar”dır. “Yüzbinlerce insan yurtlarından sürüldü, yollarda açlıktan veya hastalıktan öldü, bir kısmı öldürüldü veya insanlık dışı şartlarda yaşamaya ve anavatanından uzakta kalmaya mahkum edildi.”[1]

Armağan ve dergi zaten esas olarak “adil hafıza” ve “ortak acı” diskuruna yaslanmaktadır. Acıları yarıştırmak, birbirleriyle kıyaslamak ve düşürmek yanlıştır zira. Ermeni diasporasının acıları bir düşmanlık iklimi yaratmak için işlevselleştirmesine karşılık Derin Tarih sağduyulu bir şekilde “tehcir”i incelemeye, ya da kullanıldığı ifadeyle “anlamaya ve anlatmaya” koyulmaktadır.

Armağan’ın ardından sayının dosya editörlüğünü üstlenen Mustafa Budak da aynı minvalde bir tanıtım kaleme almıştır. Budak, “adil hafıza anlayışından” hareket ettiklerini özellikle vurgulamaktadır. Benzer şekilde “anlama ve anlatma” kaygısından bahseden Budak, tarihin tek taraflı ve bağlamdan kopuk olarak ele alınmasının yanlışlığına da işaret etmektedir: “Unutmayalım ki; 1. Dünya Savaşı şartlarını bilmeden, Ermeni çetelerinin Doğu’da Müslümanlara mezalimini tanımadan, sadece Ermenilerin yaşadığı acıları dillendirmek eksik bir değerlendirme olacaktır.”

Bu girizgahlardan sonra ardı ardına sıralanan yazılar ise hem 1915’i, hem 1915’e giden yolu, hem daha öncesinde Osmanlı ekümeninde Ermeni cemaati ve “Türk-Ermeni ilişkileri” üzerine eğilmektedir. Bu makalelerde özgün ve burada derinlikli ve katmanlı söylemsel analize tabi tutulacak dikkate değer yeni açılımlar yoktur. Örneğin Abdülkadir Özcan “Millet-i Sadıka: Osmanlı Ermenileri” başlıklı yazısında isminin zaten yeterince sarih şekilde ifade ettiği üzere bildik Osmanlı Ermenilerin Osmanlı ekümenindeki huzurunu ve bir dışsal faktör olarak Fransız Devrimi’nin etkileri ve “ırka dayalı devletlerin ortaya çıkması”ndan bahsetmektedir. “Ve Kopuş Başlıyor” alt başlığı bu süreci ele almaktadır. Bildik Türk-Ermeni ebedi dostluğundan bahseden makale yine beklenebilecek bir sonla noktalanmaktadır: “Türk ve Ermeni sade vatandaşların arasında bir münaferetin olmadığı, bu sözde sorunu üçüncü şahısların çıkardığı unutulmamalıdır.”[2]

Aynı şekilde Mustafa Serdar Palabıyık da “Ermeni tehcirine hukuki bakış”la tehcir emrinde “soykırım saiki” olup olmadığını tartışmakta ve böyle bir saikin söz konusu olmadığı sonucuna varmaktadır.[3] Yine Süleyman Beyoğlu değil bir soykırım niyetinin olmasını, aksine Osmanlı makamlarının tehcir sırasında usulsüzlük yapanları, gasp, rüşvet ve cinayete karışanları yargıladığını ortaya koymaktadır.[4] Recep Karakaya ise “tehcirin ayak sesleri”ne, yani 1915’e giden yolda Ermeni çetelerinin kanlı faaliyetlerine, isyanlarına, “ihtilal ateşleri”ne odaklanmaktadır.[5] Altay Cengizer ise “bir film şeridindeki son anlar ve karelere bakan, o noktada yoğunlaşan her anlatı[nın], kaçınılmaz olarak büyük yanılgılar içine düşece[ğini]” ifade ederek “büyük resim”e, yani Avrupa çapında kesifleşmiş ittifak ağlarının ve emperyal mücadelelere yoğunlaşır ve 1915’i bu bağlama oturtur.[6] Mustafa Budak’ın yazısında ise Ermeni çetelerinin ellerinde silahla siperlerinde resminin yanına “komşuya silah doğrultulur mu?” diye sorulmaktadır.[7] Burada hem yer darlığı , ama daha çok da özgünlük içermemeleri sebebiyle ancak tek cümlede özetlenen bu yazılar daha çok “bilgilendirici” mahiyettedir ve bu bakımdan da Türkiye’de 1970’ler sonu-1980’ler başı kurgulanmış anlatının epistemik evreni içinden konuşmakta ve aynı temaları tekrarlamaktadırlar.

Diğer yazılar ise 1915’i “anlamaya” ve bugünle ilişkiselliğine yöneliktir. 1986’da yayınlanan Duvardaki Kan dizisinin senaristi ve bu on yılda inkarcı tezin önde gelen tasarlayıcılarından Mim Kemal Öke “ortak acı” vurgusunu dile getirenlerdendir: “Mesele gerçekten trajiktir. Ancak bu dram iki taraflıdır, kolektiftir. Ortak acının ‘birlikte’ paylaşılması, bir şekilde sınırda buluşulup Büyük Savaş’taki bütün kayıplara okunacak dualarla hafifletilebilir diye düşünüyorum…Çanakkale’de nasıl düşmanların torunları anma günlerinde birbirleriyle kucaklaşabiliyorsa ileride Doğu Anadolu’da da aynı tabloları görebilmeliyiz.”[8]

Dosya çoğulculuk ve “farklı fikirleri buluşturmak” iddiasındadır. Peki nedir o farklı fikirler ve tarihçiler? Burada en önemli farklılık kaynağı ve çoğulculuk referansı taşınan yabancı pasaporttur. Uzun yıllar Bilkent’te öğretim üyeliği yapmış, ihtisası I. Dünya Savaşı’na dair dünyanın yetkin tarihçilerden Norman Stone’un 2007’de Anti-Defamation League’un Ermeni soykırımına ilişkin açıklamasına karşı “Ermeni diasporasının nitelikli tarihçileri susturduğu” ve bu meselenin tek yanlı tarihçilerin değil, çok boyutlu ve nesnel tarihçilerin ele almasına ilişkin mektubu da dosyada yer almıştır.[9] Yine bir Amerikan subayı olarak Türkiye’deki uzun askeri görevinin ardından Leeds Üniversitesi’nde yaptığı tarih doktorasının akabinde bir askeri tarihçi olarak Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşları’nda Osmanlı ordusu üzerine kitaplar yayınlamasının ardından 1915’e ilişkin de bir kitap yazarak (Ottomans and Armenians: A Study in Counterinsurgency, 2013) tartışmalara dahil olan ve “tehcir”i bir isyan tenkili olarak niteleyen Edward Erickson da “bir Amerikalı” olarak bildik inkarcı anlatıya mühimmat sağlamaktadır, –daha çok yabancı pasaportu dolayısıyla. “İsyana karşı koyma tezi bana gelen yegane makul açıklama ve bu bugün bilinen bütün olgularla tam mutabakat sağlayan bir anlatıdır.”[10]

Yine 1980’lerden itibaren Türk tezinin uluslararası alanda en önemli taşıyıcılarından Justin McCarthy dosyada sıkça anılan bir referanst, ya da “yabancı pasaport”tur. Aynı şekilde 1915’in soykırım iddiasını sorunlu bulan Guenther Lewy (The Armenian Massacres in Ottoman Turkey: A Disputed Genocide, 2007) yine “adamın söylüyor” kategorisinden bolca atıf yapılan bir başka isimdir.

Bunun yanında Markar Esayan’dan da “sadık Ermeni” arayan Osmanlı apolojistlerinin izinde “denge adına”, bir çoğulculuk etkisi sağlamak üzere görüş alınmıştır. Esayan da umulduğu gibi “Yaşananın sadece Ermenilerin, değil bu toprakların ortak kaybı” olduğundan bahsetmekte ve “1915 faciası”nı istenilen şekilde “Bab-ı Ali Baskını ile devlete el koyan pozitivist-Darwinist bir trionun insafsızca uyguladığı bir insanlık suçu” olarak tanımlayarak 1915 öncesi Türklerle Ermenilerin “Bizans yerine Selçuklu ile ittifak kurması”na[11] kadar dostluklarından ve Osmanlı çokkültürlülüğünden bahsetmektedir. Burada Derin Tarih editoryalinin de hoşlanacağı üzere “günahlar” bir avuç ve “bu topraklara yabancı/dışsal” İttihatçılığa ve operatif bir tanımı yapılmamış ama kimler olduğu belliymişçesine rahatça kullanılan “İttihatçıların” sosyal Darwinizme atfedilmektedir.[12]

Dosyanın enteresan, dikkate değer ve geleneksel inkarcı kanondan ayrışan, hatta ona meydan okuyan yazılarından biri ise Mehmet Çelik’e aittir ki aşağıda alıntılayacağımız bu yazı Derin Tarih perspektifini Kemalist inkarcı kanondan sadece ayrıştırmaz, doğrudan Kemalist inkarcılığının, inkarcılığına olmasa da Kemalizmine doğrudan saldırır. Çelik’e göre Türkiye ASALA suikastları sonrası kendini tarih bilinci olmadığı için aciz duruma düşürmüştür. Çelik’e göre “ilk düğme yanlış iliklenmiştir.” Zira Los Angeles başkonsolosunun Mıgırdiç Yanıkyan tarafından öldürülmesinin ardından devletin “TRT ajansında” ilk yayınlanan resmi açıklamasında 1915’in cumhuriyetten önce vuku bulduğu ve bu sebeple Türkiye Cumhuriyeti’ni bağlamadığı ifade edilmiştir (ki Çelik’in bu yorumunu alıntıladığı metinden çıkarmak çok güçtür). “Türkiye, Ermeni meselesini işte o gün, bu açıklamayla kaybetti.”[13] İşte bu gaflet ve aymazlık ASALA’ya cesaret vermiş ve bir noktadan sonra artık diasporaya istediği kozları sağlamış ASALA’ya şiddetin artık ilk kritik işlevini görmesinin ardından davaya zarar vereceğinin farkındaki diaspora tarafından da bugüne, ya da AK Parti iktidarına kadar, faydalanılmıştır. 1915’e karşı ülkeyi savunmasız bırakan “tarih bilinci yoksunluğu”dur. “Tarih felsefesi olmayan, tarih bilincinden bihaber, bürokrat, siyaset erbabı ve generallerin yönettiği ülkelerin vizyonu bu kadar olur.”[14] Zaten Çelik’in de “Sıradışı Tarih” isimli köşesinde her sayı düzenli katkıda bulunduğu Derin Tarih de bu tarih bilinç yokluğuna karşı çıkarılmaktadır. İlginç bir şekilde cunta tarafından tasarlanmış şablondan önemli ölçüde faydalanan dosya bir taraftan da bu tür bir reddiye içine girmektedir.

Özetle, bu dosyanın 1915’e yönelik alışılageldik kalıpların ötesine açılamadığını söylemek mümkündür. Peki dosyada “özgün”, “yeni”, ve farklı olan neler vardır ? Elbette alışılageldik ve kurgulandığı 12 Eylül cuntası döneminden itibaren keskin Kemalist hatları olan inkarcı anlatıdan üslupsal ve söylemsel farklılıkların olması kaçınılmazdır. Örneğin (epistemik anlamda olmasa da bir rayiha olarak) makalelere ve dosyaya sirayet etmiş sınırlı bir “müslümanlık” vurgusundan bahsedilebilir. Bu hem etnik milliyetçiliğe bir uzak duruşu ve “müslüman vicdanı”nı çağırışını, hem de “müslümanların” böyle bir vahşet yapamayacak olması önkabülü gibi toposlarda karşımıza çıkmaktadır. “[Gayrımüslimleri] yaşatmayı varlık ilkesi haline getirmiş bir Müslüman devletin böylesine ağır bir kararı [tehcir] hangi şartlarda aldığı meselesi var ?”[15] Makalelerde açık olmasa bile II. Abdülhamid boyutunu da düşünmek mümkündür. Açıktır ki her ne kadar İttihatçılar 1915’le ilgili dosyada “bazı tatsızlıklar” dışında aklanıyorsa da, II. Abdülhamid’i devirmiş olmaları sebebiyle İttihatçı kültüre mesafelilik dosyaya yansımıştır. İttihatçılar “müslüman devletin iktidarı” olarak aklansa da olumlanmamakta, sahip de çıkılmamaktadır. İttihatçılara yönelik çelişkili, çiftdüşünlü bir yaklaşımın olduğunu gözlemlemek mümkündür.[16]

Derin Tarih’in “1915 tehciri” özel dosyasının makalelerinin bildik söylemleri “yaşanan istenmeyen olaylardan mahcubiyet” vurgusuyla beraber Ermenilerin özellikle yine vurgulanan Ayastefenos Anlaşması öncesi saadeti, millet-i sadıka olduğu, Ermeni çetelerin tedhiş hareketleri, “tehcir”de suç işleyenlerin Osmanlı makamları tarafından yargılanmaları ve sonrasında yaşanan ve adeta teknik bir ifade haline gelmiş kullanımıyla “Ermeni mezalim”i gibi 1980 cuntasının tasarladığı inkarcı bohçadaki (denialist pack) unsurların/temaların hepsinin tekrarlandığını görmek mümkündür. Dosyada görüşüne başvurulan isimlerden birinin Yusuf Halaçoğlu olmasının yanında yukarıda da hatırlatıldığı üzere 1980’lerde inkarcı tezin inşacılarından ve daha yakın zamanda sağ-Kemalizmden dümen kırdığı muhafazakar/milliyetçi pozisyonuyla derginin çizgisiyle de uyumlu duran Mim Kemal Öke’ye de dosyada yer verilmesi açıklayıcıdır.

Farklılaşan ise son yirmi yıla ve özellikle AK Parti-sonrası reformist sağa giren yeni söylemlerin orijinal teze işlenmesi ve adapte edilmesidir. “Tüm yaşananlara rağmen” Ermenilere nefret duyulmadığı vurgulanmakta, aksine bir helalleşme, barışma önerilmektedir. Ermenilerin “bu toprakların çocukları” olduğu hasretle hatırlanmakta ve bu temelde bir yeni kardeşlik hayal edilmektedir. Elbette “insanlık dışı” uygulamaların olduğu teslim edilmekte ve “ortak acı”ların yaşandığı kabul edilmektedir. Saldırgan değil, aksine farklı fikirleri anlamaya çalışan (ama tüm iyi niyete rağmen ikna olamayan) bir kaygı ifade edilmektedir. Dergi Türk sağının Türk milliyetçiliği boyutuna mesafeli durmakta ve kısmen eleştirmektedir. Osmanlı İslami evrenselciliğiyle çeliştiği için ve hem II. Abdülhamid’i devirdikleri ve imparatorluğun yıkılmasına vesile oldukları için olsa gerek İttihatçılara bir sahiplenme söz konusu değildir. Ancak İslami hassasiyet tezin içeriğine dair bir farklılaşmaya, hatta ince dokunuşa vesile olmamaktadır.

Özetle dosya tam olarak AK Parti hükümetinin son beş yılda geliştirmeye çalıştığı “adil hafıza” merkezinde yeni bir anlatıyı şekillendirme niyetindedir. Bununla beraber bu minvalde sunuş yazılarına rağmen dosyada yer verilmiş makalelerde yeni bir epistemik açılım/kırılma görmek mümkün değildir. Epistemik yenilikten çok üslupsal bir esnemeden ise bahsedilebilir. Dosyanın orijinalliği geleneksel retoriği ve inkarcı külliyatı tabu-kırıcı, özgün ve ilerici olarak paketleyebilmesi ve ona (tıpkı “adil hafıza” söylemi gibi) kısmen insani dokunuş (en azından rayihası) verebilmesidir. Bu, makalenin en başında da söylendiği gibi zaten Armağan’ın ve damgasını vurduğu Derin Tarih’in üslubudur.

*İTÜ, Fen-Edebiyat Fakültesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü, @dogangurpinar

[1] Mustafa Armağan, “100. Yılında Tehcire Nasıl Bakmalı ?”, Derin Tarih, Nisan 2015, no: 37, s. 4.

[2] Abdülkadir Özcan, “Millet-i Sadıka: Osmanlı Ermenileri”, s. 99.

[3] Mustafa Serdar Palabıyık, “100 Yıllık tartışma: Ermeni Tehcirine Hukuki Bakış”, s. 74-79.

[4] Süleyman Beyoğlu, “Osmanlı Tehciri Böyle Yargılamıştı”, s. 86-91.

[5] Recep Karakaya, “Tehcirin Ayak Sesleri”, s. 100-107.

[6] Altay Cengizer, “1915’e Giden Yolun Stratejik Yapı Taşları”, s. 108-11.

[7] Mustafa Budak, “24 Nisan 1915’te Ne Oldu?”, s. 64

[8] Mim Kemal Öke, “Ortak Acı Birlikte Yaşanmalı”, s. 71. Dosyanın Yusuf Halaçoğlu’nun görüşüne de başvurduğunu vurgulayalım. Yusuf Halaçoğlu, “Gerekirse Lahey’de Soykırım Yapılmadığını Belgelerim”, s. 73.

[9] Norman Stone, “Belgeler Sahte, Gerçekler Farklı; Diaspora ise Nitelikli Tarihçileri Susturuyor”, s. 72-73.

[10] Edward J. Erickson, “Türk Arşivleri Açıkken Taşnak Arşivleri Neden Kapalı ?”, s. 85

[11] Markar Esayan, “ ‘Yaşananlar Bu Toprakların Ortak Kaybı’ ”, s. 71.

[12] Herhangi bir operatif tanımlama olmaksızın kullanılagelen “İttihatçı zihniyet”e günahların havale edilmesi gerek İslamcıların, gerek de Kemalistlerin özellikle son on yılda bonkörce kullandığı bir arınma mekanizması ve kaçıştır. Örneğin Abdülhamid’in Ermeni katliamları arkaplanı ve tenkil politikaları denkleme eklemlenmeden 1915’i ve İttihatçı politikaları mahkum etmek anlamlı da olmaz, tarihsel hakikati de bize sunmaz. İttihatçılar, öncesi Abdülhamid II ve sonrası Mustafa Kemal arasında muhtemelen bugün “sahipsiz” kaldıklarından ve günahlarının, Abdülhamid II ve Mustafa Kemal’e kıyasla mazur görülmeleri çok daha zor olduğundan adeta “kolay hedef” olarak seçilmişlerdir. “İttihatçı zihniyet” çok karmaşık ve günahkar bir tarihin fazla kafa karıştırmadan zahmetsiz bir şekilde temizlenmesi için çok faydalı ve işlevsel bir maniveladır. “İttihatçılar” bu şekilde Osmanlı coğrafyasına adeta uzaydan gelmiş ve kendi öncülleriyle ilişkisellikleri ve etkileşimleri olmayan mahluklar kılınmaktadır. Sosyal Darwinizm, pozitivizm, materyalizm gibi İttihatçıları bu “topraklara” ve “kendi geçmişine” yabancı kılan dinamikler de 1915’le irtibatlandırılarak bir günah sadece bir avuç Babıali darbecisine yazılmakta ve çetrefilli bir tarih yok sayılarak vebal bir “dışsallığa” aktarılmaktadır.

[13] Mehmet Çelik, “İlk Düğme Yanlış İliklenince”, s. 67.

[14] Mehmet Çelik, “İlk Düğme Yanlış İliklenince”, s. 70.

[15] Mustafa Armağan, “100. Yılında Tehcire Nasıl Bakmalı ?”, s. 4.

[16] Derin Tarih’e düzenli yazı gönderen Şükrü Hanioğlu’nun 1915’i tarihselleştirmek ve Türkiye’de 1915’in tarihselleştirilememesi üzerine kaleme aldığı makalesini ise hiç bir şekilde dosyadaki diğer yazılarla (ve Derin Tarih’in geneliyle) irtibatlandırmak mümkün değildir. Açıktır ki Hanioğlu’nun makalesi bu dosyada ayrıksı ve kopuk durmaktadır. Elbette aynı ayrıksılık Şükrü Hanioğlu’nun Derin Tarih’te düzenli yazdığı tüm makaleler için geçerlidir. Bununla beraber Hanioğlu’nun da “dengeli” yazısı, 1915’e ilişkin herhangi bir “rahatsız edici” ifade kullanmamasıyla, eleştirelliğine rağmen dosya içine yedirilebilmektedir. Şükrü Hanioğlu, “Ermeni Meselesi’ni Neden Tarihselleştiremiyoruz ?”, s. 92-95. Hanioğlu “Son Dönem Osmanlı İmparatorluğunun Kısa Tarihi” (A Brief History of the Ottoman Empire) kitabında da bir paragraf ayırdığı 1915’i tehcir (deportation) olarak tanımlamakla iktifa etmekte ve “Ermenilerin (genel olarak Suriye’deki Deyr-i Zor’a) tehcirinde yoğun şiddet yaşan[dığından] ve sert hava koşulları ve açlık kitlesel ölümlere neden ol[duğundan]” bahsetmektedir. M. Şükrü Hanioğlu, A Brief History of the Late Ottoman Empire, Princeton: Princeton University Press, 2008, s. 182. Hanioğlu Cambridge Türkiye Tarihi’ne yazdığı bölümde de soykırımdan yine tek paragrafta “savaşın en trajik olaylarından biri” olarak bahsetmektedir. Aktaran, Ayda Erbal, “The Armenian Genocide, AKA the Elephant in the Room”, International Journal of Middle Eastern Studies, c. 47, 2015, s. 785, http://journals.cambridge.org/action/displayAbstract?fromPage=online&aid=10005131&fulltextType=DS&fileId=S0020743815000987

Advertisements

3 Responses to “Adil Hafıza ile Klasik İnkarcılık Arasında Bir 1915 Okuması: Derin Tarih”

Trackbacks

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: