PKK ve Özyönetim

by Azad Alik

[Editörlerin Notu: Azad Alik’te, Türkiye’nin etnisiteler ve bölgelerarası eşitlik sorununa ve Türkiye Kürdistan’ı dahil yerinden yönetime ilişkin çözüm önerileri de içerecek yeni bir yazı dizisine başlıyoruz. Bu yıl, 2015 yılında başladığımız dizilere devam ederken bir yandan da bu dizilerden hem ırkçılık hem de Ermeni soykırımının 100. yılıyla yakından ilintili olan bu yeni dizide yazı, karşı yazı ve röportajlara yer vereceğiz. Bu vesileyle ve giriş niteliğinde de olsa yerinden yönetim, kaynaklar ve vergilendirme konularını tartışmaya Harran Üniversitesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. Nazım Kadri Ekinci’nin 1 Aralık seçimlerinden önce Serbestiyet‘te 2 bölüm olarak yayımlanmış yazısını tek bölümde yayımlayarak başlıyoruz. Ekinci’nin kaynaklar konusunu kaleme aldığı başka bir yazıyı ise önümüzdeki günlerde yayımlayacağız.]

Nazım Kadri Ekinci*

Tayyip Erdoğan’ın muhtemelen en büyük hatâsı Abdullah Öcalan üzerinden PKK’yi silâhsızlandırabileceğine ya da sınır dışına çıkarabileceğine inanmış olmasıdır. Abdullah Öcalan’ın en büyük hatâsı da, bölgede ”devleti reddetmeyen” ama kendi güvenlik güçleri olan bir “kantonlar “ grubu kurulmasına T.C. devletini  Erdoğan ve ona bağlı MİT ekibi üzerinden ikna edebileceğine inanmış; daha da vahimi, ona bağlı olan herkesi de inandırmış olmasıdır. Çözüm süreci, karşılıklı olarak mümkün olmayan beklentiler üzerine kurulu bir hayaldi. Her iki taraf da uzun bir süre önce karşılıklı olarak hayallerinin gerçekleşmeyeceğini anlamış olmalıdır. Her iki tarafın da süreç boyunca kaçınılmaz gördükleri savaş için planlarını ve hazırlıklarını yapmış olduğu çok açık.

 

İlk başta ve şu ana kadar savaş, büyük ölçüde kentlerde örgütlenmiş gençlerce yürütülmeye çalışıldı. Bu gençler son iki seneyi inandırıldıkları üzere büyük bir beklenti içinde; özyönetime geçilip kendilerinin “asayiş” gücü olacağı ve bürokratik mekanizmada yer alacakları günlerin hayaliyle geçirdi. Bunu, burada yaşayıp gözlem yapma yeteneği ve olanağı olanların görmüş olması gerek diye düşünüyorum. İki yıl boyunca halkın içinde yaşadılar; müsamaha ve destek gördüler; giderek, günü geldiğinde halkın içinden vurup, halkı mücadeleye katmak demek olan devrimci halk savaşının gerçekleşebileceğine olan inançları pekiştiği ölçüde sabırsızlanmaya başladılar. Savaş başlayınca, büyük bir enerji, hırs ve umutla şehirlerde yerini alacakları polis güçlerine saldırdılar ve saldırıyorlar. İşte tam bu noktada büyük hayal kırıklığı yaşanmış olmalı. PKK’nin en büyük hatâlarından biri, seçimlerde DEP-HADEP-BDP-HDP’ye verilen oy oranı ile kendi yönetim projesine desteği bir tutması. Yüzde 90 ve üzeri oy alınan Lice, Silvan, Varto, Şemdinli, Yüksekova ve en önemlisi Cizre’de halk “gençlerle” birlikte ayaklanmak bir yana, fırsat ve imkân bulduğunda kenti terk etmiş bulunuyor.

 

Bunu “gençler” yapamaz ama PKK’nin kendine sorması gerek: “Halk benimle birlikte ayaklanıp ne kazanacak?” Bu sorunun, inanç ve ülküler temelinde düşünmeye alışmış olanlar için hayret kaynağı olacağını biliyorum. Nasıl, ne kazanacak? Kazanacak bir dünya var! Ama son tahlilde, her türlü halk hareketinin bir maddi temeli olmalı. Burada maddi temeli sadece sınıf temeli olarak düşünmemeliyiz. Onu da içerecek şekilde, ama ötesinde ve daha genel olarak, toplumsal maddi temeli, bir harekete taraf olan ve sonuçta konumu itibariyle o hareketten beklentisi bulunan (homojen olan veya olmayan) gruplar oluşturur. Örneğin “gençlik” sınıf da değildir, homojen de değildir, ama kantonsal özyönetimden büyük beklentisi olan etkili bir gruptur.

Şimdi Kürdistan’da herkes mülkünün sahibidir, yani örneğin geçen yüzyılın başlarında Balkanlarda olduğu gibi “sömürgecileri” çıkarınca toprağa ya da başka mülklere kavuşmayı uman bir köylülük ya da şehirli esnaf/zanaatkâr zümresi yoktur. Esas faaliyet alanı olan tarımda topraklar zaten yerleşik Kürtlerindir. Türkiye’nin genelinde olduğu gibi, kendi dışından net transfer alan tarım faaliyetleri doğrudan ve dolaylı istihdamın çoğunu sağlamaktadır. Dolayısıyla toplumun çoğunluğunu oluşturan köylülüğün ve çoğu şehirlerde olmak üzere gündelik yaşayan kesimlerin, PKK yönetiminde bir özyönetimden kazanacağı bir şey yoktur. Şehirlerde mevcut mülkiyet ve hukuk düzeni içinde ticaret, zanaat ve profesyonel hizmetler sektörlerinde çalışan ve gelir durumu görece iyi olan kesimlerin de öyle. Bu iki kesim toplumun kahir ve sessiz çoğunluğunu oluşturuyor ve PKK anlamında bir özyönetimin savaş yoluyla gerçekleşmesinin içerdiği mutlak belirsizlik bu kesimleri rahatsız kılıyor.

 

Geriye, bürokratik yönetici emelleri olan eğitimli küçük burjuva, meslek sahibi kesimler ile “gençlik” ve PKK şehitlerinin aileleri kalıyor. “Gençler” özyönetim için savaşan gücü oluştururken, eğitimli küçük burjuva kesimler de legal alanda siyasetin örgütlenmesini sağlıyor. Aileler ise canlı kalkan ve benzeri eylemlerde yer alıyor.  Özetle, kahir ve sessiz çoğunluk için sadece yönetici değişikliği ve müthiş bir belirsizlik söz konusu ve onlar da bu nedenle ayaklanmıyor. Bu analiz çerçevesi belki yetersiz ve hatâlı olabilir, ama “halkın” neden özyönetim için ayaklanması gerekirken ayaklanmadığı gibi analize muhtaç bir konuda bir başlangıç teşkil edebilir. Aslında bu ve izleyen paragraftaki konular gayet net bir şekilde bir alan çalışmasının konusudur; bu vesileyle, bu tür çalışma yeteneği ve imkânı olanlara hatırlatmış olalım.

 

Peki, o zaman kahir ve sessiz çoğunluk neden (BDP ve HDP gibi) “müzahir” partilere oy veriyor? Bence bu insanlar kendi kimlikleriyle, hukuk anlamında özgür ve demokratik bir Türkiye’de yaşamak istiyor. Burada kritik bir nokta da bu kesimlerin son on beş yılda artan oranlarda orta sınıflaşma şansını yakalamış olması ve Türkiye’nin yakaladığı ekonomik dinamikten de pay alarak tüketicileşmesidir. Bu nedenle 2002 seçimlerinden itibaren, başlangıçta Avrupa’ya yakınlaşmanın, bu kapsamda 1990’lı yılların baskılarının yavaş yavaş kaldırıldığı demokratikleşmenin ve hızlı bir ekonomik toparlanmanın taşıyıcısı olan AKP’ye de çok oy verdiler. Ama zaman içinde AKP’nin Avrupa’ya sırtını dönmesi, demokratikleşmeyi askıya alması ve dünya iktisadi konjonktürünün desteğinin azalmasına bağlı olarak, tüketici talebini esas alan ekonomik büyümenin zora girmesiyle, AKP oy kaybetmeye başladı. Demokrasi taleplerinin taşıyıcılığı “müzahir” partilere geçti ve “halk” Ankara’da kendini temsil için bu partilere yöneldi.

 

Ankara kelimesindeki vurguya dikkatinizi çekerim. Bizi Ankara’da sen temsil et demek, biz PKK anlamında özyönetim istiyoruz demekten o kadar uzak ki, bu ikisini karıştırmak, ancak burada yapmaya çalıştığımızın aksine, gördüğü değil görmek istediği üzerinden analiz yapmaya kalkışmakla mümkün olabilir.  Belirttiğimiz üzere, halkta kesin bir kimlik farkındalığı oluşmuştur, Kürtlerin demokrasi talepleri içinde kimlik esaslı bir yere oturmuştur ve bu oluşumda PKK mücadelesinin rolü inkâr edilemez. Ama bu durum verilen oyların mahiyetini değiştirmiyor. HDP Antalya’da Kürt oylarıyla milletvekili çıkardı. Sizce orada oy veren Kürtler demokratik özerklik projesine evet demiş mi oluyorlar? Bence Antalya’daki Kürtler açık bir şekilde, biz Antalya’da Kürt olarak, hukuk garantisinde, kriminalize edilmeden, dışlanmadan yaşamak istiyoruz diyorlar. Demokrasi istiyorlar. Diyarbakır’daki oyların da esas olarak aynı kapsamda değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Başka bir anlatımla, eğer kazanılacak olan kimlik ise, bunu yolu bir ayaklanma ve savaş değil parlamenter siyaset olarak görülüyor.

 

PKK anlamında özyönetim, Abdullah Öcalan’ın Güney Kürdistan oluşumundan esinlenerek ortaya koyduğu, uluslararası hukuk kapsamında tanınma dışında bir devletin tüm öğelerini içeren, ama “devlet olmayan” bir yapıdır. Güney Kürdistan’daki oluşum ise, bir Diyarbakır deyimiyle “kuşun taşa değmesidir.” Yoksa oradaki partilerin tasarlayıp, amaçlayıp mücadele ile elde ettiği, yani nişan alıp atarak kuşu vurduğu bir yapılanma değildir. Oluşumun hangi şartlarda ortaya çıktığı gayet iyi biliniyor ve bugün dahi, ABD ve Batı’nın açık desteği olmasa yaşaması soru işaretli bir oluşumdur. Rojava denilen güneybatı Kürdistan ise, gene merkezi devlet otoritesinin dağıldığı olağanüstü şartlarda ortaya çıkmış, çökmesi ABD tarafından son anda engellenmiş ve gene ABD desteğiyle yerini şimdilik sağlamlaştırma olanağı bulan, geleceği belirsiz bir başka oluşumdur. Orada da ısrarla kantonların Suriye’nin bir parçası olduğu vurgulanmakta ve hattâ Kamışlı’da bir Suriye garnizonu bulunmaktadır. (Duran Kalkan boşuna operasyona çıkmayan garnizonunda oturan askerlere saldırmayın demiyor; model ile uyumlu!) Kantonlar iç işlerinde, sınır koruması ve ticaretinde serbest olacak; Suriye devleti isterse garnizon bulundurup devletçilik oynayabilecek. Fikir ve model budur.

*****************************************************************

Yazımın ilk bölümünde (Serbestiyet, 24 Eylül), PKK’nın özyönetim anlayışının ilham kaynaklarına değinmiştim. Şimdi, yıkılmış, merkezi otoritesi kalmamış Irak ve Suriye’den esinlenen bu modeli Türkiye’ye getirelim. Burada T.C. devleti, nasıl ve hangi nedenle, bazı şehirlerde içeriye ve dışarıya ulaşımı olmayan birer ada gibi kalacak olan askeri garnizonlar dışında bütün varlığını alıp çekilecek? Hayret verici olan, Abdullah Öcalan’ın açtığı yoldan giderek PKK/KCK yönetiminin fantastik bir kurgu haline getirdiği, özellikle genç militanlar nezdinde uzansan yakalayabilecekmişsin gibi yakın duran bu çekilmenin, bunca ateş ve ölüm sonrasında müzakereyle gerçekleşebileceğine inanılması. Buna engel Tayyip Erdoğan’mış gibi bir algı yaratılmaya çalışılması ise ayrı bir muamma.

 

Gerçekten bu gece Tayyip Erdoğan’a emri hak vaki olsa, devlet içinde PKK ile arzulanan müzakereyi yürütmeye gücü ve rızası olan başka birilerinin mevcudiyetine mi inanılıyor? Avrupa KCK yetkililerinin basına yansıyan bazı demeçlerinde, IŞİD ile mücadele eden tek güç olmaktan medet umarak “ABD bizimle T.C. devleti arasında arabulucu olsun” mealinde açıklamalar yer aldı. Yani diğer iki parçada olduğu gibi ABD destekli bir çıkış, en azından akıllara gelmiş. IŞİD ve Tayyip Erdoğan fani; T.C. ise baki, uzunca bir öngörülebilir gelecekte. Bunu görmek çok mu zor? Gençlerin aceleciliği ve tez canlılığı aynıyla PKK/KCK üst yönetiminde de var anlaşılan. Şimdi de biz Abdullah Öcalan ile görüşülerek müzakereye başlanması şartıyla ateşkese hazırız deniyor. Son savaş tam da T.C. devleti PKK’yi bir müzakere tarafı olarak görmeyi reddettiği için çıkmışken, müzakereyi barış şartı olarak ortaya koymak pek anlamlı olmuyor. Savaşın nedenini çözüm olarak dayatmak ancak kesin bir askeri zaferle olabilir ki, o yönde hiçbir belirti yok. Bu şartlarda PKK “düşmemek için hareket etmek gerekir” prensibi ile en iyi bildiği şeyi yaparak süreyi uzatmaya çalışıyor. Bunu yaptıkça da yukarıda özetlediğimiz Kürdistan toplum yapısı gerçeklerinden giderek ayrışıyor.

 

Bu şartlarda ne olur, göreceğiz. Ama şunu söyleyebiliriz: Bu aşamada Başkan Apo’ya gidelim önerisi etik de değildir, vicdani de değildir, anlamlı da değildir. PKK mücadelesinin geldiği aşamanın, bu aşamadaki kazanımlarının ve en önemlisi, bu temelde bundan sonra ne yapabilirim konusunun kapsamlı ve nesnel bir değerlendirilmesini kendi içinde yapıp esastan bir zihniyet değişikliğine gitmeden, Başkanın yapabileceği bir şey yoktur. Nasıl Başkan PKK’yı silâh bırakmaya ikna edemezse, T.C. devletini de alanı PKK’ya bırakıp çıkmaya ikna edemez. Burada kritik olan, geleceğin doğru değerlendirilmesi ve geçmişin ölü ağırlığına takılıp kalınmadan ucu açık bir siyaset süreci anlayışına gelinmesidir.

 

İktisatçılar iyi bilir. Doğru karar almanın temel prensibi, İngilizce let bygones be bygones, yani yaklaşık olarak “geçmiş geçmişte kaldı/kalsın” diye ifade edilir. Şimdi geçmişten, akıl almaz fedakârlıklardan, şehitlerin anısından vb nasıl vazgeçeriz denecektir. Burada söz konusu olan geçmişi unutmak, değerlerden vazgeçmek değil, onun giderek kapalı bir inanç sistemine dönüşüp mevcut potansiyelin, şartların ve geleceğin nesnel bir değerlendirmesinin yapılmasına engel olmasına karşı çıkmaktır. İnanç sistemi içinde yaşayanlar için ucu açık bir yaşam ölmekten zordur. Ama ucu açık bir siyaset anlayışına gelmeden de hiçbir siyasi çözüm olamaz.

 

Zihniyet değişimi gerçekten kapsamlı bir çaba gerektiriyor. Zihinsel dönüşüm Abdullah Öcalan için de geçerlidir. T.C. devleti için de geçerlidir. Burada Kuzey İrlanda anlaşması iyi bir örnektir. Oradaki çözümden bizim için çıkarılabilecek en önemli ders, mevcut durumun tesbiti ve gelecekte değişebileceğinin kabulüyle ucu açık bir sürecin benimsenmiş olmasıdır. Şöyle ki, anlaşmada, mevcut durumda Kuzey İrlanda halkının çoğunluğu İngiltere’nin bir parçası olarak kalmayı istiyorken, azımsanmayacak bir bölümü de İrlanda Cumhuriyeti ile birleşmeyi istiyor tesbiti yapılıyor. Şimdilik çoğunluğun istediği olacak, ama ileride çoğunluk diğer taraf lehine değişirse, İrlanda ve İngiltere hükümetleri gereğini yaparak İrlanda’nın birleşmesini sağlayacaklardır deniyor. Dolayısıyla IRA, İngiltere’ye karşı “burayı bırak, çık” ısrarından vazgeçerek, bundan sonra çoğunluğu sağlamak için çalışmak üzere açık uçlu bir siyasete razı olmuştur. İngiltere de gelecekte çoğunluğun değişebileceğini ve değiştiğinde de sonuca saygı duyacağını kabul ve beyan etmiştir. Bu kapsamda değerlendirilmesi gereken en önemli husus, etkili bir parlamenter siyaset ile Türkiye’de böyle bir dönüşümün mümkün olup olmadığıdır. Son otuz yıla bakarak, en azından bazı alanlarda PKK savaşının da etkisiyle, Türkiye’de böyle bir potansiyelin olduğu ve Kürtlerin bu potansiyelin gerçekleşmesi konusunda çok büyük ağırlığı olabileceği konusunda ben iyimserim. Herkes bu kadar iyimser olmasa da herhalde potansiyelin varlığını teslim edecektir.

 

Şimdi varsayalım ki mümkündür ve PKK anlamında özyönetimin içerdiği sorunlara bir bakalım.  “Müzahir” partilerin çoğunluk oylarını aldığı şehirlerde tüm yönetim PKK’ye geçecek; gerilla güçleri gelip orada “asayiş” olacak; bu özyönetimlerin kendi hukuku olacak — ama onun dışında her şey aynı kalacak. İsteyen Türkiye’nin her yerine gidecek, çalışacak; muhtemelen şimdilik Suriye’de hâlâ olduğu gibi memurların maaşları ve tarıma yapılan transferler de merkezden gelecek — gelecek ama T.C. devletinin bu bölgelerde garnizon adacıklar dışında hiçbir egemenlik hakkı olmayacak.30321

 

Türkiye’de, Irak’ta olduğu gibi ABD marifetiyle aktarılan bir petrol zenginliği yok. Kürt kantonlarında gelir vergisini kim toplayacak? Ülkenin bütününde mali bütünlük nasıl sağlanacak? Demokratik-özerk Marmara kantonları “bizim vergilerimizi Kürt kantonlarına aktaramazsın, biz vergi vermiyoruz” derlerse, bu onların demokratik hakkı değil midir? T.C. devleti Kürt kantonları dışında vergi alıp bunu Kürt kantonlarına aktarabilecek kadar hükümran olacak, ama Kürt kantonlarında hiçbir hükmü olmayacak! Bu olacak şey midir? Kürt kantonlarında hangi ticaret hukuku geçerli olacak? Batı kantonları ile ticari ihtilaflarda hangi mahkemeler yetkili olacak? Birisi Marmara’da suç işleyip Cizre’ye gelirse takip edilip yargılanması hangi mekanizma ile sağlanacak? Eğer genel bir hukuk düzeni geçerli olacaksa, bunu hayata geçirecek merkezi otoritenin, demokratik özerkliğin öngördüğünün çok ötesinde hükümranlık hakları olması lazımdır. Aksi Lübnanlaşmak olur ve o şartlarda, Batı anlamında demokratik bir toplumda refah artışı yoluna girilemez. Oysa yukarıda anlatılmaya çalışıldığı gibi, Kürdistan’daki kahir çoğunluk tam da onu istiyor. Yani PKK anlamında demokratik özerklik, onlar için mevcut durumdan geriye gidiştir, Kürtlerin Batı’dan kopması demektir. Ve halkın da bunu sezgisel olarak anladığı kanaatindeyim.

 

PKK anlamında özyönetim kurgusunun içerdiği bunlara benzer binlerce soru var.  Sorun bu kapsamda düşünülmüş müdür? Hiç sanmıyorum. Yalnız geçtiğimiz günlerde DBP belediyelerinin Diyarbakır’da yaptığı özyönetim toplantısında umut veren bir sonuç ortaya çıktı. Bu da, Türkiye’nin ancak birçok kritik maddesine çekince koyarak imzaladığı Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na yapılan referanstır. Bana göre bu Şart, Türkiye’de ucu açık bir siyaset sürecinin nüvesini oluşturmaya adaydır. Kürtler ve onlarla ittifak içindeki demokratik kesimlerin Şart’ın tamamının kabulünü sağlamak üzere siyaset yapmasının ve son tahlilde bunun sağlamasının zemini ise Meclistir. Aslında Şart’ın ruhuna uygun, ya da belki daha doğrusu ruhu Şart’ın ruhunu kapsayan bir anayasal düzenleme olmadan, Şart’ın uygulanması şansı da yoktur. Yani amaç Şart’ın hayata geçirilmesini mümkün kılacak bir anayasal düzenleme için çalışmaktır.

 

Bu, sabır gerektiren uzun bir mücadele istiyor. Haziran seçimlerinde ortaya çıkan tablo bunun mümkün olabileceğine dair umut verdi. Benzer bir tablo Kasım’da da ortaya çıkacak gibidir ve bu yolda sağlanacak her kazanım, yaşanabilir ve demokratik Türkiye yolunda bir adımdır.

*Nazım Kadri Ekinci, Harran Üniversitesi, Ekonomi Bölümü  kadirdb@hotmail.com

 

Advertisements

4 Responses to “PKK ve Özyönetim”

  1. süreç sn ekincinin iddia ettiği gibi ,rte ve öcalanın diverjans amaç ve hedefleri nedeiyle bitmedi.zaten süreç akamete uğrayacak bir olgunluğa ulaşmadan bitti bitrildi.ol sebeple amaçlar farklıydı ve savaşa dönüş mukadderdi idemek doğru değil.çünkü müzakere şahikası dolmabahçeden başaşağı düşürüldü.yani tıkandığı için bitmedi sürece ekstrinsik faktör ROJAVA eklendiği için çürütüldü.ydgnin asayiş olma özlemi ve yerinde gözü olduğu için polise saldırıyor argumanı.yok böyle değil demek bile bana sakil geliyor.ulusçu halk hareketlerini ,sınıf bileşenlerinin bana ne getirisi var üzerinden anlamaya çalışmak ve köylü emekçilerin bu hreketle kazancı olamayacağından giderek kavgadan izole etmek olsa olsa marksizmi en hafif deyimle yanlış anlamaktır.

  2. Sonra rojavadaki kantonlari guney kurdistandan mulhem saymak da nerden cikti anlamadim.kantonlardaki merkezkaç kuvvetleri gormemek guneydeki yonetimin merkezi karakteri ortada.sonra “devleti” kutsamak bir aktörü vazgecilmez ve kürtler acisindan bir nimet olarak görmek ve ona yapilanlari bir nevi nankörluk olarak takdim etmek.bu hem dogru degil hem de kürt meselesinin tarihselliginden haberdar olmamak demektir.biraz da ayiptir.

Trackbacks

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: