100 Yıl Sonra Praksis’in 1915’i*

by Eren Barış
Praksis 2015 Özel Sayı Kapak

Praksis 2015 Özel Sayı Kapak

[Editörlerin Notu: Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 90lı yılların başından itibaren 1915 hakkında konuşuyor olmanın kendisi, sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı. Yirmi yılı aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da sansürleyici güç, çokça devletle, devletin inkar politikasıyla ilişkili olarak düşünüldü.  Dolayısıyla gerek etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine konuşmak, yani sahiden 1915’i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı. Bunların “nasıl”ını konuşamamanın devletten kaynaklı nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden kaynaklı zorlukları da vardı. Azad Alik editörleri olarak “1915’i konuşmak ama nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük. Bu vesileyle 2015 Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu dizinin 8. bölümüne Eren Barış’ın Praksis dergisi 100. Yıl özel sayısının eleştirisiyle devam ediyoruz. Dizinin önceki yazılarına 1915-2015 adresinden ulaşabilirsiniz.]

Eren Barış

1915’ten yüz yıl sonra Türkiye’de Ermeni soykırımını ve insanlığa karşı işlenen suçları ele alabilmenin kritik eşiğindeyiz. Bu eşik, Ermeni soykırımının bir tabuya dönüştürülüp konuşulmasının ve tartışılmasının yasaklanmasıdır. Bu tabunun bu kadar güçlü olması resmi ideoloji ve gayri-resmi ideoloji odaklarının toplumsal suç ortaklığıyla bileşiminden kaynaklanmaktadır. Ermeni soykırımının tartışılmaya başlamasıyla birlikte birtakım etik ve politik sorunlarla da baş başayız. Bu sorunlar farklı siyasi mecralarda çeşitli veçhelerde nüks etmektedir. Çünkü Ermeni soykırımını derinlikli bir şekilde sorunsallaştıramamanın yanında somut tarihi bilgilerden ve bu bilgilerin eleştirel bir şekilde yorumlanmasından çok uzaktayız. Örneğin, Türkiye’de solun, sosyalist akımların soykırım tartışmalarında nasıl bir hissiyatta ve fikriyatta olduğunu yeterince bil(e)miyoruz. Bu “bil(e)meme” durumunu, sosyalistlerin soykırım tartışmalarına müdahaledeki yetersizlikleri (bilgi birikimi ve tartışma pratikleri) ve soykırımın kendisini tâli (kapitalizmin barbar sonuçları) bir mesele olarak kavramaları ile açıklayabiliriz. Bütün bu tartışmalar bağlamında bu yazı solun (sosyalistlerin) soykırım tartışmalarını akademik Marksist literatürü referans almış bir dergi olan Praksis’in “Büyük Felaket, Büyük Suç: 100 Yıl Sonra Ermenilerin 1915’i” başlıklı 39. sayısı üzerinden ele alacak. Praksis, tarihsel materyalist yöntemin belirleyiciliğinde sınıf, emek ve sosyalizm tartışmalarını ön planda tutan, bu tartışmaları akademi ve akademi dışındaki bilim, sanat ve siyaset insanları arasında yaygınlaştırmayı amaçlayan dört aylık, hakemli, ulusal sosyal bilimler dergisidir. Praksis’in bu özel sayısına binaen dergideki giriş yazısını, dosyayla ilişkili biri çeviri olmak üzere altı makaleyi ve bir forumu inceleyeceğiz. Praksis’in bu özel sayısına ön-kapak görselinden başlayabiliriz.

Derginin kapağında iki ayrı görsel kullanılmıştır. Birincisi muhtemelen tehcir sırasında çekilmiş bir Ermeni kadınla birlikte biri bebek, toplam üç çocuğunun fotoğrafı yer almaktadır. Bu fotoğrafın hemen altında ikinci görsel olarak soykırımın planlayıcılarından Talât Paşa’nın belinin üst tarafından kafasına doğru yükselen kanla birlikte, Talât Paşa’nın göğsünün içinde 1915’te öl(dürül)müş Ermeni kadınlar ve çocukların bedenleri yer almaktadır. Ölü bedenlerin can yakıcılığını ayrı bir tartışma konusu olarak bir yana koyarsak, kapak görselinde yer alan Talât Paşa’nın resmi, soykırımdan tek bir kişinin (veyahut sadece İTC yönetiminin) sorumlu olduğu fikrini pekiştirmektedir. Bu pozisyon, bugünkü anti-kemalist devlet aklının, soykırımdaki sorumluluğu bütünüyle İttihatçı politikalara yükleyerek hem soykırım tartışmalarının yönünün belli bir alana hapsolmasına hem de siyasi rövanş üzerinden güç istenci yaratmasına benzemektedir. Soykırım gibi büyük yıkımları ve devamlılığı olan bir meselede kapak görseli daha özenli ve dikkatli hazırlanabilirdi.

Dergideki yazıları sırasıyla ele almaya başlarsak Praksis’in “Bu Sayıda” başlıklı giriş yazısının bir eleştirisini sunmalıyız. Giriş yazısı, “Praksis olarak” kolektif bir imzayla yazılmıştır. Giriş yazısında bu dosyanın hazırlanmasının nedeni, şu ana kadar 1915’e dair yapılan dergi ve kitap çalışmalarının milliyetçi ve liberal perspektiften meseleyi ele almasına, tarihsel materyalist açıdan ele alınmamasına ve yaşanan kutuplaşmaların dışına çıkılmak istenmesine dayandırılıyor. Giriş yazısının son üç paragrafı soykırım yerine “Büyük Felaket” tabirini neden tercih ettiklerine ayrılıyor. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ermenilerinin başına gelenlerin soykırım olup olmadığı, soykırımın tartışmalı bir konu olduğu belirtiliyor, fakat bu noktada resmi ideolojinin söyleminde de soykırımın tartışmalı bir konu olmasını gözden kaçırmamak gerekir. 1915 özelinde soykırımın tartışmalı konu olması, farklı boyutları olan bir mesele olmasına ve bu yüzden tek bir kavram etrafında tartışılmasının doğru olmadığına dayandırılıyor. Bu iddiayı desteklemek için de Bedross Der Matossian’ın soykırıma dair farklı tarihyazımlarını ele aldığı dosyanın ilk makalesi örnek gösteriliyor. Fakat, soykırım üzerine farklı yaklaşımlar, tarihyazımları geliştirilmiş olması soykırımın varlığını tartışmalı hale getirmez. Matossian’ın makalesinde ele aldığı soykırıma dair tarihyazımlarında bütün araştırmacılar soykırımı tanıyor ve kabul ediyor. Giriş yazısındaki bu açıklama, Matossian’ın yazısını kendi akademik bütünselliğinden çıkarıp kendi argümanına yabancılaştırarak zıttı bir argümana araçsallaştırdığı gibi, soykırımın sofistike inkârına da yol açıyor. Giriş yazısında soykırım kelimesini kullanma ya da kullanmama tavrının dayatmacılıktan uzaklaşmak ve tarafsızlık adına kullanıldığı (dosya hakemleri de dahil) mükerrer bir şekilde belirtiliyor. Fakat, soykırım kelimesini kullanma tavrını da “dayatmacılık” diye nitelendirmek Ermenilerin yüz yıllık adalet arayışını devletçi inkâra teslim etmektir. Bu pozisyonla bağlantılı bir şekilde giriş yazısında, dosya adı olarak “Büyük Felaket” yani “Medz Yeğern’i” seçtikleri ve “Büyük Felaketi” seçmelerinde Ermenilerin bu kelimeyle 1915’te yaşadıklarına özgün bir adlandırma yapmalarının etkili olduğu belirtiliyor. Praksis, Ermenilerin soykırıma verdikleri özgün adlandırmayı ön plana çıkararak aslında kendilerinin de giriş yazısında eleştirdikleri ABD başkanlarının inkâr politikasını (ABD’nin 24 Nisan’daki “Büyük Felaket” açıklamaları) yeniden üretiyor. Bu minvalde Praksis’in 39. sayısının dosyasının tam adı olan “Büyük Felaket, Büyük Suç: 100 Yıl Sonra Ermenilerin 1915’i” de giriş yazısıyla birlikte okununca 1915’te yaşananlar, Praksis’in değil, Ermenilerin oluyor. Derginin kapağı, dosyanın adı ve giriş yazısı birlikte ele alındığında Praksis, 1915’i geçmişte yaşanan kötü olaylar kategorisinin dışına taşıyamıyor, soykırımın güncel bir mesele olarak –Praksis’in de dahil olduğu- sorumluluklar alanında kavramsallaştıramıyor.

Derginin ilk makalesi Bedross Der Matossian’a ait. Matossian’ın “Yüzüncü Yıl Arifesinde Ermeni Soykırımı’nın Tarihyazımı: Süreklilikten Olumsallığa” başlıklı makalesi Ermeni soykırımı tartışmalarının Batı’da daha çok Yahudi soykırımı çalışmaları üzerinden şekillendiğini belirtiyor. Bazı Ermeni araştırmacıların, Batılı ve Türk tarihçilerin Ermeni kaynaklarını yanlı olarak nitelendirilmemek adına kullanmadığını söylüyor. Matossian makalesinin ana omurgasını tarihyazımında Ermeni soykırımı yorumları oluşturuyor. Bu yorumlar, Din ve Olumsallık Tartışması’nda Vahakn N. Dadrian’ın soykırımın din ve milliyet kaynaklı olduğuna ve bir süreklilik içerisinde cereyan ettiğine; Milliyetçilik ve Süreklilik’te Richard Hovannisian’ın milliyetçi zihniyetin soykırıma giden bir süreci inşa etttiğine; Demografik Mühendislik, Asimilasyon ve Ermeni Soykırımı’nda Taner Akçam’ın İttihat ve Terakki Partisi’nin soykırımda demografik mühendisliğinin ve asimilasyonunun merkezi bir rol oynadığına; Birikimli Radikalleşme Tartışması ve Soykırım’da Donald Bloxham’ın soykırımı oluşturan birikimli radikalleşmenin köklerini Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflaması, Yakın Doğu milliyetçiliği ve büyük güçlerin sömürgeciliğinin birbiriyle etkileşiminde bulunduğuna; Devlet Emperyalizmi, Olumsallık ve Ermeni Soykırımı’nda Ronald Grigor Suny’nin soykırımda Genç Türklerin imparatorluğu kurtarma ve Pan-Türkist hayaliyle birlikte modernleştirici, medenileştirici devletin yaratılmasının etkili olduğuna; Soykırımın İkinci Evresi’nde Raymond Kévorkian’ın soykırımın ikinci evresinin Anadolu ve Kilikya’dan gelip hayatta kalanları yani büyük bölümünün kadın ve çocukları hedeflediğine dairdir. Matossian ele aldığı bütün araştırmacıların Ermenilere karşı işlenmiş suçu soykırım olarak gördüğünü fakat, soykırıma dair önceden tasarlama (taammüt), süreklilik, sebepler ve olumsallıkla ilgili sorunlarda farklı görüşler ortaya koyduklarını belirtiyor. Soykırıma dair mikro-tarihsel çalışmaların ve bölgesel/yerel aktörlerin önemine vurgu yapıyor. Soykırıma dair çalışmalar için henüz yeterince çalışılmamış bazı alanları sıralıyor. Matossian ele aldığı soykırıma dair tarihyazımlarının genel bir özetini yapıyor fakat, bir eleştirisini sunmuyor. Matossian’ın yazısı tek bir soykırım anlatısının olmadığını ve bu bağlamda farklı yaklaşımların çıkmasının tabii ve önemli olduğunu göstermesi bakımından değerlidir.

Yaşar Tolga Cora, “Osmanlı Taşrasındaki Ermeniler Üzerine Olan Tarihyazımında Sınıf Analizinin Eksikliği” başlıklı makalesinde mevcut tarihyazımlarında Ermenilerin zengin şehirli tüccar ve ezilen köylü olarak iki kategoriye indirgenmesini eleştiriyor. Özellikle “Ermeni Sorunu” ile soykırımı ayrı ele almak gerektiğini vurguluyor. 1915 soykırımına odaklanarak Ermenileri, “Ermeni Sorunu”nu anlamanın mümkün olamayacağını söylüyor. Bu noktada Cora’nın yorumu, Ermeni soykırımının inkârı için “kullanışlı” bir söyleme yol açabilir. Çünkü soykırım, Ermenileri, Ermeni Sorunu’nu anlayınca da anlaşılabilecek bir mesele değildir. Bu pozisyon, soykırımı tartışmayı engelleyen, erteleyen dolayısıyla da inkârı pekiştiren bir söyleme kapı aralayabilir. Cora’ya göre Ermenilerin, 1915 öncesinde çok katmanlı sınıfsal yapısını anlamlandırmak gerekiyor. Bu minvalde Tanzimat ile başlayan, Osmanlı Devleti’nin hem idari hem mali merkezileşmesi süreciyle artan ve bu sürecin yarattığı sosyal ve iktisadi dönüşümlere müteakip çeşitli sorunların baş göstermesiyle çoğalan sorunların, Ermeni Sorunu’na ilişkin olduğunu belirtiyor. Bütün bu dönüşümler sonucunda Ermeniler, güçlenen Kürt beyleri yerine geçen Kürt ağalarına, şeyhlerine ve aşiret liderlerine vergiler verdiğinden; Ermeni köylülerin vergileri ödeyebilmek için borçlanıp, bu borçları ödeyebilmek adına tefecilere sığındıklarından; tefecilerin, bu borçlar üzerinden köylülerden düşük fiyata ürünler aldıklarından; Ermeni köylülerin maraba (ortakçı) olarak çalışmaya başlamalarının onları gittikçe mülksüzleştirdiğinden bahsediyor. Ayrıca toprağın özel mülkiyete dönüşümü ve toprak gasplarının mülkiyet ilişkileri bağlamında Ermeni Sorunu’na dahil olduğunu söylüyor. Yaşar Tolga Cora makalesinde, farklı şehirlerdeki Ermenilerin sınıfsal yapısının incelenmesi gerektiğini ve 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu ekonomisinde Müslüman unsurları, özellikle sermaye sınıflarını ele almanın ekonominin tamamını gayrimüslimlerin yönettiği tezinin sorgulanmasına imkân sağlayacağını belirtiyor. Cora’nın yazısı daha çok soykırım öncesi dönemdeki sınıfsal ve sosyal yapıdaki sorunlu alanların tespitine yöneliyor. Bu önemli tespitleri, daha ayrıntılı örneklerle (arşiv belgeleriyle) desteklenmesi yazıyı daha güçlü kılabilirdi. Bu makaleden mülhem Ermeni burjuvazisinin devlet ve Ermeni köylülerle ilişkisi; Ermeni mültezimlerin Ermeni köylü ile ilişkisi; Kürt beyleri ve tefecilerin Ermeni ve Kürt köylülerle ve devlet ile ilişkisi incelenmesi gereken alanlar olarak karşımıza çıkıyor. Ermenice kaynaklara da makalede yer verilmiş olması Türkiyeli tarihçiler açısından hem inkârın kırılması hem de tarih araştırmalarının zenginleşmesi yönünde olumlu bir adımdır.

Pınar Kaya Özçelik’in “İlk Birikim Sorunsalı Bağlamında ve Türk Ulus Devletinin Kurulma Sürecinde Gayrimüslim Azınlıklar” başlıklı makalesi kapitalist dünya ekonomisine yarı-periferi bir ülke olarak eklemlenen Osmanlı İmparatorluğu’nun sosyal ve siyasi yapısındaki değişimlerin etnik ve dini farklılıklarla kesişiminden kaynaklanan meseleleri ele alıyor. Bu makalede Marksist literatürde “ilkel birikim” kavramı tartışmalarına yer veriliyor ve bu kavram eşliğinde Osmanlı’nın kapitalizme eklemlenmesinden modern Türkiye’nin kuruluş sürecine uzanan dönemde sosyal ve siyasi gelişmeler irdeleniyor. Özçelik’e göre ilkel birikim süreciyle birlikte geleneksel imalat sektörü, loncalar, küçük esnaf tasfiye olup birer tüketiciye dönüşüyor. Bununla bağlantılı olarak üretim araçları yabancı sermaye ve Avrupalı tüccarların eline geçiyor. Bütün alt üst oluşlara karşın Avrupalı tüccarların limanlar ile Anadolu arasındaki bağını kuran gayrimüslim tüccarlar (ve de gayrimüslim bankerler, sarraflar) güçleniyor. Osmanlı’daki mali bunalımın yanında tımar ve iltizam sisteminin çökmesi, vergilerin çoğalması geniş toplumsal kesimlerin mülksüzleşmesine yol açıyor. Özçelik’in önemli bir saptaması kapitalist dinamiklerin etkisinde dönemin Osmanlı topraklarına dahil Halep’te (1850) ve Şam’da (1860) Ermeni ve Yahudi tüccarlara yönelik ağır saldırıların gerçekleşmesidir.[1] Bu olaylarda gayrimüslimlere yönelik toplumsal hıncın soykırım öncesi dönemdeki izlerini görebiliyoruz. İttihat ve Terakki yönetiminde ise, ekonominin Türkleştirilmesi (Müslümanlaştırılması) politikası ön plana çıkıyor. Özçelik’e göre milli burjuvazinin yaratılması için Türkçü ideolojiye uygun çeşitli yasa ve uygulamalara yer veriliyor, ardından Birinci Dünya Savaşı fırsat bilinerek servet transferi (gayrimüslimlerin mallarının Müslümanlara aktarılması) gerçekleştiriliyor. İttihat ve Terakki ile ağırlaşan bu süreç Cumhuriyet ile devamlılık kazanıyor. Özçelik’in makalesi hem içerik hem de kaynakları bakımından literatür taraması niteliğindedir. Yazar, arşivlerden ziyade ikincil kaynaklara başvuruyor, Osmanlı’nın son döneminde yaşananların “azınlıklar” aleyhine olduğunu teslim etse de, soykırıma tehcir demeyi uygun görüyor. Özçelik’in yazısı dosyanın en uzun makalesi olmasına karşın 1915’e çok kısa bir şekilde yer veriliyor. Ayrıca, makalede hem Osmanlı hem de Cumhuriyet döneminde “azınlıklara” yönelik politikalar eksik ele alınıyor. Örneğin, Ermenilere yönelik soykırım öncesi katliamlar, “azınlık” muhitlerinde çıkartılan yangınlar, Yahudilere yönelik 1934 Trakya pogromu, Türklüğe hakaret davaları, 20 Kura Askerlik, “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyaları, Rumların 1964’teki sürgünü, vakıf mallarının iadesi ve diğer baskıcı ve ayrımcı politikalar makalede yer almıyor. Bu önemli eksiklikler, Özçelik’in makalesinde Osmanlı’dan Cumhuriyet’e soykırımı tartışabileceği tarihsel çerçeveyi ve sürekliliği kurmasını imkânsızlaştırıyor.

Ömer Turan ile Güven Gürkan Öztan’ın “Erken Cumhuriyet Döneminde İnkârcılık, Emvâl-i Metrûke ve Devlet Kapasitesi” başlıklı yazısı 1915’teki İttihatçı politikanın cumhuriyetin kuruluş aşamasında ve sonrasındaki yansımalarını ele alıyor. Yazarlar, bu politikanın oluşumunu tarihsel sosyolojinin kavramlarıyla açıklamaya çalışıyorlar. Bu teorik zemin için özellikle C. Tilly, M. Mann ve M. Foucault’nun görüşlerine odaklanıyorlar. Turan ve Öztan, cumhuriyet dönemine de sirayet edecek 1915’teki devlet aklının nasıl kurgulandığını ve devlet kapasitesinin emval-i metruke ile nasıl şekillendiğini anlatıyor. Mütareke döneminde yeterli olmasa da soykırım suçlularının yargılanması, Ankara Hükümeti’nin kendisini İttihatçılardan ayırmak adına (Mustafa Kemal’in konuşması) 1915’te yaşananlara, fazahat (alçaklık, utanılacak iş) açıklaması, cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte yeni rejimin Ermeniler aleyhindeki İttihatçı tehcir ve tasfiye yasalarını yeniden devreye sokması yazının ana eksenini oluşturuyor. Turan ve Öztan, Ermeni soykırımının yeni rejimin kurucu bir unsuru olduğunu vurguluyor ve bugüne kadar yaşanan süreçleri nihayetinde 1915’in bastırılması (unutma, konuşmama vs.) olarak değerlendiriyorlar. Bu iki değerli tespit, soykırımın devamlılığını ve inkâr rejiminin işleyişini göstermektedir. Bu yazıda da ikincil kaynaklara (emval-i metrukeye dair) başvurulduğunu görüyoruz. Soykırıma dair tarihyazımında tarihsel sosyolojinin kavramlarını işler hale getirmeleri dikkate değerdir.

Oya Gözel Durmaz, “Geri Dönüş ve Ermeni Emval-i Metrukesinin İadesi: Kayseri (1918-1920)” başlıklı makalesinde 27 Mayıs 1915 tarihinde tehcirin uygulanmaya başlamasıyla Kayseri’deki Ermenilerin geride bırakmak zorunda kaldıkları menkul ve gayrimenkul malların (20 Ekim 1918’de tehcir edilenlerin memleketlerine geri dönüş izninden sonra) geri iadesini ele alıyor. 8 Ocak 1920 tarihli kararnameyle gayrimenkuller ve menkullerin iadesi iki farklı şekilde gerçekleşiyor. Makaleyi hülasa edersek gayrimenkullerin iadesi, Maliye (gayrimenkuller) ve Evkaf (vakıflar) Hazinelerine kayıtlı mallar sahipleri hayattaysa kendilerine, sahipleri yaşamıyorsa mirasçılarına teslim edilmesi gerekiyor. Hazine adına kayıtlı olan emval geri iade edilemiyorsa sahiplerine kira bedeli ödenmesi söyleniyor. Hazine adına kayıtları olmayan mallar da hemen teslim edilecek deniliyor. Menkullerin iadesi ise, hükümetçe el konulmuş ve satılmamış mallar sahiplerine iade edileceği belirtiliyor. Tasfiye Komisyonları’nca müzayedede satılmış olanlar müzayede bedelinin düşülmesinden kalan miktar nakledilen şahıslara verileceği vurgulanıyor. Tehcirde ölen ve varisi olmayanların menkullerin bedeli cemaatinden kimsesiz ve muhtaç durumdakilere dağıtılması için ruhani reislerine verileceği bildiriliyor. Fakat, tehcir sırasında ve sonrasında ölenlere ait resmi vefat belgelerinin olmadığı biliniyor. Oya Gözel Durmaz, Kayseri özelinde hayatını kaybetmiş Ermeni ailelerin mirasçıları, Nüfus Müdüriyeti’ne ilmühaberi getirerek işlemlerini yapılabildiğini söylüyor. Bütün bu zor(aki) süreçler, tehcirden dönen Ermeniler ile Dahiliye Nezareti, Kayseri Mutasarrıflığı, Şura-yı Devlet, yerel aktörler, Balkanlar ve Kafkasya’dan gelip tehcir edilenlerin yerine yerleştirilen muhacirler arasında gerçekleşiyor. Mütareke döneminde Dahiliye Nezareti ile Kayseri Mutasarrıflığı arasındaki yazışmalar malların geri iadesi yönünde olsa da yerel dinamikler (yerel yöneticiler, ittihatçılar, muhacirler, taşra eşrafı) buna pek izin vermiyor. Durmaz’ın da belirttiği gibi sonuç olarak ölen ve varisi olmayan emval, devlete geçiyor ve kiraya veriliyor. Savaş sırasında önemli bir kaynak bu emvalden sağlanıyor. Yine savaş sırasında Askeriye’nin ve devlet kurumlarının el koyduğu malların, maarif idarelerine verilen okulların, tehcir sırasında gasp edilen (hırsızlık) malların iadesi muamma olduğu gözüküyor.[2] 14 Eylül 1922 ile emvallerin iadesi iptal edilip tehcir kanunları tekrar uygulanmaya başlanıyor. 1923’teki iki farklı kanunla emvalin iadelerinin önü tamamen kesilmiş oluyor. Bütün bu süreçler, Mütareke dönemindeki onarıcı siyaset ile Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki inkârcı siyaseti göstermesi açısından önemlidir. Durmaz, Birinci Dünya Savaşı mahkeme kayıtlarının, Emval-i Metruke Defterleri’nin halen araştırmacılara “açık” olmadığını, elimizdeki kaynakların kısıtlı olduğunu (dip)not düşüyor. Bu nedenle yazıda da Osmanlı Arşivi’nin sadece “Dahiliye Şifresi” belgelerinden yararlanılıyor. Makalede, 1918-1920 yıllarında Kayseri örneği ele aldığını ifade edilse de genel olarak o dönemdeki emval-i metrukelerin iadesi ve bu süreçte karşılaşılan sorunlar inceleniyor. Kayseri örneği bu genel tartışmalarla şekilleniyor. Kayseri’ye ait Gürünyan davası örneği, daha önce bu konuda yapılan bir araştırmanın eleştirisini de içeriyor. Maraş, Bilecik, Eskişehir, Adana, Sivas gibi şehirlerdeki Ermenilere (mallarına) yönelik uygulamalara kısaca yer veriliyor. Durmaz, 1915 ve sonrasında yaşananları Ermeniler aleyhine bir durum olarak görse de soykırım yerine tehcir demeyi uygun görüyor. Emval-i metruke gibi yeni yeni çalışma konusu olan bu alanda Kayseri gibi Ermenilerin yoğun nüfusa sahip olduğu bir şehir üzerinden araştırma yapılmış olması değerlidir.

Mehtap Tosun, “Belleğin Tanıklığında Hakikat ve Kimlik Arayışı: Dersim Ermenileri” başlıklı yazısı Dersim Ermenileri ile yaptığı sözlü tarih çalışmasına dayanıyor. Tosun, sözlü tarih çalışması ile elde ettiği verileri bellek ve kimlik tartışmalarıyla açıklıyor. Soykırım sonrasında hayatta kalan Dersim Ermenilerinin çoğunun Alevi-Kürt ve Alevi-Zaza kimliklerine ihtida ettiklerini (din değiştirme) belirtiyor. Bu makalede de değinilen Dersim Ermenilerinin, Dersimliler tarafından 1915 soykırımında korunduğu ve kurtarıldığı tezi, tartışmaya açık ve yeterli arşiv çalışması yapılmamış bir konudur. Soykırım öncesi ve sonrasında bu koruma ve kurtarma olaylarının konjonktüre göre değişebildiğini bazı belgelerden ve anlatılardan tahmin edebiliyoruz. Bu makalede de Ermenileri kurtarma ve koruma olaylarının belirli bir çıkar ve mülk edinme amaçlı yapıldığı belirtiliyor. Tosun’a göre, konuşmak ve anlatmak, imgelerle kuşatılan belleği ve bedeni çevreleyen kimliği, artık bir muamma olmaktan çıkarıyor. Tosun, konuşma ve anlatma eylemine hayli güçlü bir anlam yüklüyor. İlaveten kimliğin “muamma” olduğu önkabulüyle hareket ediyor. Tosun, Ermeni kimliğinin, hem Aleviliğe hem Sünniliğe somutluk kazandıran bir farklılık algısıyla kurulduğunu ve bu algının Alevilikle barışçıl ve dostane ilişkiler kurulmasına, içerisinde gönüllü olarak erimenin kabul edilmesine neden olduğunu belirtiyor. Oysaki Dersim özelinde (soykırım sonrasında Ermeniler açısından) Alevilik ile Sünnilik arasında bir “tercih” pek olası değildir. Çünkü Dersim’de Alevilik “baskın” bir inançtır. Bu yüzden yeni bir kimlikte erimenin kabulü, yazarın belirttiği gibi “gönüllülük” değil, soykırımın devamlılığıdır.[3] Yazıda sözlü tarih görüşmeleri bellek ve kimlik çalışmalarına atıflarla desteklenmeye çalışılıyor. 1915’teki koruma ve kurtarma meselesi de dahil olmak üzere yazıda arşiv belgelerine yer verilmiyor.

Dergide makalelere ek olarak bir de forum bölümü yer alıyor. Forumun başlığı: “Ermeni Sorunu’nda Hatırlama, Yüzleşme ve Sorumluluk”. Forum bölümündeki sorular, sayı editörü E. Attila Aytekin tarafından hazırlanmış. Forum katılımcılarının cevaplarından anlaşılıyor ki sayı editörünün önceden hazırlamış olduğu sorular katılımcılara yollanmış ve katılımcılar da birbirlerinin cevaplarından habersiz soruları yanıtlamışlar. Forum, diyaloga açık yapılandırılmadığından soruları cevaplayanlar arasında bir diyalog, tartışma, eleştiri gelişememiştir. Forumun katılımcıları: Kadir Akın (Yazar), Candan Badem (Doç.Dr., Tunceli Üniversitesi Tarih Bölümü), Mustafa Bayram Mısır (Dr. Siyaset Bilimci ve Hukukçu), Serkan Sariataş (Dersimli Ermeniler ve Aleviler Dostluk Derneği Başkanı). Forumun ilk konuşmacısı, aynı zamanda Praksis’in sorumlu yazı işleri müdürü, Mustafa Bayram Mısır, Büyük Felaket’e soykırım desek de demesek de 1915’in insanlığa karşı bir suç olduğunu belirtiyor. Soykırım yerine “Büyük Felaket” (bazı yerlerde “Ermenikırım”) demeyi tercih ediyor. Mısır’ın “Büyük Felaket” üzerine konuşurken bir şekilde Dağlık Karabağ’a değinmesi, soykırıma karşı meşruiyetler yaratması açısından sorgulanabilir. Mısır, “Dağlık Karabağ” gibi çok aktörlü ve karmaşık bir meselede Ermenistan’ı İsrail taklitçiliğine benzetiyor ve ardından da bu yorumunu düzeltiyor.[4] Mısır’ın düşüncesinde soykırım, kapitalizmin ve emperyalizmin (Alman İmparatorluğu) getirdiği bir yıkıma (Masis Kürkçügil’in düşünceleri üzerinden bu kolaycılığı eleştirse dahi) indirgeniyor. Mısır, Ermenilere yönelik suçları tanımanın, bilmenin “ödeyeceğimiz kefaretle” bağını kurarken naif öneriler dile getiriyor: “Bir kilisenin restore edilmesi, bir Ermeni mimarın anılması, bir Ermeni şarkısının çalınması, bir Ermeni devrimcinin adının da işçi sınıfı devrimcileri tarafından kahramanlar galerisine alınarak bayraklaştırılması, Anadolu ve Trakya’daki Ermeni kültür mirasının açığa çıkarılması ve daha fazlası…” Mısır’ın politik pozisyonu, 1915’e yaklaşımında onu kimi zaman indirgemeciliğe kimi zaman naifliğe kadar götürüyor.

İkinci konuşmacı Candan Badem, Anadolu’da homojen bir toplum yaratma projesinin Ermenilerle birlikte Rumlara, Yahudilere, Asurilere yönelik bir soykırım olduğunu teslim ediyor. Badem, işlemediği bir suç için özür dilemeyeceğini fakat, 1915 Ermeni soykırımını topluma anlatmakta ve bu suçu işleyenleri yeterince teşhir etmekte çabalamadığı için özür dileyeceğini belirtiyor. Kendi özrünü “sosyalizm” adına yapacağını dile getiriyor. Özür meselesi, Türkiye’de üzerine az düşünülmüş, kompleks bir mesele olması bir yana, Badem’in yaptığı gibi politik saiklere kolayca havale edilebiliyor. Bu bağlamda sosyalizm ya da sosyalist kimlik adına özür dilemenin nasıl bir toplumsal geçerlilik barındırdığı ve özrün gerektirdiği sorumlulukların neler olduğu belirsiz duruyor.[5] Badem, Ermeni mallarının sahiplerine ve varislerine teslim edilmesi gerektiğini söylüyor. Sosyalist Türkiye kurulduktan sonra ise, Ermenistan devletine veya başka bir devlete tazminat ödenmeyeceğini fakat, Ermenilerin en azından tespit edilebilen mallarının iade edilebileceğini, Anadolu’ya dönüşlerin teşvik edilebileceğini, maddi, idari ve yasal destekler sunulabileceğini dile getiriyor. Sosyalist Türkiye’nin Ermenistan’a da yardım edebileceğini, iyi niyet ve dostluk göstergesi olarak bazı altyapı ve bayındırlık işlerini ücretsiz olarak yapılabileceğini söylüyor. Candan Badem’in konuşmasının büyük bölümünde kendi politik pozisyonunun belirleyiciliği hakim oluyor.

Üçüncü konuşmacı Kadir Akın, Türkiye halklarının soykırımı teğet geçerek yeni bir gelecek kuramayacağını, eğer kurmaya çalışsalar bile eskinin basit bir tekrarını inşa etmiş olacaklarını belirtiyor. Solun soykırıma dair tutumunu (şovenizm), kolaycılığını (Leninci emperyalizm kıstası) eleştiriyor. Kadir Akın konuşmasında giriş yazısına yönelik bir eleştiriyi de dillendirmiş oluyor: “‘Ermeni soykırımı’ yerine ‘Büyük Felaket’ ya da ‘Ermeni katliamı trajedisi’ gibi kırk dereden su getiren tanımlar kullanılıyor. Halbuki “Ermeni soykırımını kabul etmeden demokrat bile olunamaz!” diyor. Ermeni mallarının çözümüne ilişkin somut ve gerçekçi bir öneri sunuyor: “El konulan Ermeni malları ne olacak? Bu soruya yanıt, el konulan mal ve mülklerin tazmin edilmesi ve hak kayıplarının karşılanması olmalıdır. Bu talebin nasıl gerçekleşeceği bir müzakere ve mutabakat meselesidir. Sosyalist bir devlette yaşamadığımıza göre burjuva eşitlik hukukunun geçerli olduğu koşullarda o eşitlik neyi gerektiriyorsa gereği yapılmalıdır. Gaspçı burjuvalar da günahlarının kefaretini kendi hukuklarının bir zorunluluğu olarak ödemek durumundadırlar.” Akın, Ermenilere yönelik şiddette büyük payı olan Hamidiye Alayları’nın sadece Kürtlerden müteşekkil olduğu yanlış bilgisini (tevatür) yineliyor. Bu noktada başka bir tevatürün izlerini de sürebiliriz, o da şu ki Abdülhamid döneminde -Hamidiye Alayları’nın korunmasız Ermenilere ve Müslüman köylülere yönelik katliamları hakikat olsa da- Ermenilere yönelik kitlesel şiddetin esas failleri Hamidiye Alayları değildir. Ayrıca Hamidiye Alayları, Ermenilere yönelik şiddeti tertip etmek için kurulmamıştır. Hamidiye Alayları’nı doğru tahlil edebilmek için mezkur dönemdeki devlet aklını, doğu vilayetlerindeki “yönetme krizini” ve farklı yerel dinamikleri ve aktörleri iyi bilmeliyiz.[6] Akın, konuşmasında Kürt Hareketi’nin soykırımı tanımadaki iradesini öne çıkarıyor. Diğer konuşmacılardan farklı olarak sosyalist kimliğinin belirleyiciliğine kapılmadan Ermeni meselesine ve taleplerine ilişkin somut ve özeleştirel yorumlar ortaya koyabiliyor.

Dördüncü konuşmacı Serkan Sariataş, konuşmasına soykırımın tanımlanması üzerinden başlıyor. Sovyet Ermenistanı’nda “soykırım” kelimesini kullanıp milliyetçi damgası yememek için “Meds Yeğern” (Büyük Cürüm) kelimesinin kullanıldığını ve Türkçeye yanlış çevrildiğini vurguluyor. Soykırım gibi insanlık suçunun, caniliğin içeriğini boşaltmak için farklı kullanımlar öne sürüldüğünü vurguluyor. Soykırımın esasen hukuk ve adalet meselesi olduğunu ve yüzleşilmediği sürece güncelliğini koruduğunu belirtiyor. Sariataş, Türklerin verdiği ganimet uğruna Ermenileri kıran Kürtler, Ermenilerin topraklarını, evlerini ve hayatlarını aldıklarını ve bu yüzden soykırımda Kürtlerin birinci dereceden sorumlu olduğunu söylüyor. Buradaki genelleme ve sorumluluk hiyerarşisi tarihsel ve siyasi açıdan sorunludur. Ermeni soykırımı sadece Kürtlerin müdahil olduğu bir suça indirgenemez. Soykırım, 1915 öncesi ve sonrası devlet iktidar(ların)dan yerel aktörlere, farklı etnik gruplardan uluslararası siyasete uzanan toplumsal bir suç ortaklığıdır. Ermeni malları da Sariataş’ın belirttiği gibi (ganimet) sadece Kürtlerin eline geçmemiştir. Sariataş, iyimser bir yorumla soykırımla yüzleşmek için Kürtlerin bir hayli yol katettiklerini (görece doğruluk payı olmakla birlikte), psikolojik hazırlıklarını tamamladıklarında ve ganimetten vazgeçtiklerinde dünyanın umudu olabileceklerini dile getiriyor.

Praksis’in “Bu Sayıda” başlıklı giriş yazısı, dosyada yer alan bazı makaleler ve forumdaki bazı konuşmalar için de tartışmalı konumda duruyor. Fakat, derginin editoryasının soykırım kelimesini kullanmama konusunda bir tutumu olsa da, dosyada soykırımı tanıyan ve ele alan yazılara ağırlıklı olarak yer veriyorlar. Yaşar Tolga Cora’nın yazısı hem tespit ettiği yeni hususlar hem de kaynak kullanımı bakımından dosyada farklı ve önemli bir yerde duruyor. Pınar Kaya Özçelik ve Oya Gözel Durmaz’ın makaleleri, gayrimüslim azınlıkların mallarına el konulması ve mülksüzleştirilmesi konusunu ele almasına rağmen, tehcir edilen ve zorla yerlerinden çıkartılan Ermenilerin (ve Rumların) mallarının mevcut hukukun bütün enstrümanlarından yararlanılarak el konulması (ekonomik şiddet) ve dolayısıyla bu topluluğun koşullarının ortadan kaldırılması (soykırım) konusunda sarih bir yorumu ihtiva etmiyor.[7] Forum bölümünün katılımcıların birbirleriyle konuşmalarına ve tartışmalarına imkân tanımaması “eleştirellik” çabasını zayıflatıyor. Bu sayıda dosyayla ilgisi olmayan Ercan Geçgin’in “Dersim’in/Tunceli’nin Ekonomi Evreninde Kafe, Birahane ve Restoran İşletmeciliği” adlı yazısı da yer alıyor. Geçgin’in makalesine giriş yazısında değinilmiyor, neden bu özel dosyayla birlikte yayımlandığına dair herhangi bir açıklama yapılmıyor. Praksis’in özel sayısı Ermeni soykırımına dair güncel tartışmaları, karşılaştırmalı soykırım çalışmalarını, Türkiye ve diasporadaki Ermenilerin taleplerini ve sorunlarını yeterince içermese de soykırımın yüzüncü yılında 1915’i ele alan yayınlar arasında nitelik bakımından görece iyi çalışmalardan birisidir.

(*) Bu yazıdaki değerli katkı ve eleştirileri için Azad Alik editörleri Ayda Erbal ve Umut Tümay Arslan’a müteşekkirim.

[1] 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun farklı sahalarındaki cemaatlerarası şiddeti sadece kapitalist dinamiklerle ele alamayız. Bu dönemde şiddet olaylarının çok farklı dinamikleri mevcuttur. Bu bağlamda Ussama Makdisi’nin Osmanlı Lübnan’ı üzerinden mezkur konuya ilişkin yaptığı çalışmalara bakılabilir. Ussama Makdisi (2000). The Culture of Sectarianism (Community, History, and Violence in Nineteenth-Century Ottoman Lebanon). London: University of California Press.

[2] Osmanlı arşivleri, tehcir edilen Ermenilerin geride mecburen bıraktıkları emval-i metrukenin bizatihi devletin resmi görevlileri ve memurları tarafından nasıl yağma edildiğine ilişkin çok sayıda belge ihtiva ediyor. Ayrıca bürokrasi ve ordunun Ermenilerin mallarına el koyması dışında yerel eşrafın da bozgunculuk, yağmacılık vakalarına karıştığı bir hakikattir. Ümit Kurt (2015). Emval-i Metruke ve Tasfiye Komisyonlarının Yapısı ve İşlevi. Toplumsal Tarih. İstanbul: Tarih Vakfı. Sayı: 259. ss. 20-27.

[3] “Dersim Ermenileri” üzerine şu ana kadar yayımlanmış en kapsamlı çalışma için bkz. Hovsep Hayreni (2016). Yukarı Fırat Ermenileri 1915 ve Dersim. İstanbul: Belge Yayınları.

[4] Karabağ meselesi geçmişten bugüne dış müdahalelerin ve milliyetçi siyasetlerin etkisi altındadır. Çarlık Rusya’dan Sovyet Rusya’ya ve bugünkü Rusya Federasyonu’na uzanan süreçte Rusların hamiliğinde Karabağ meselesi Azeriler ile Ermeniler arasındaki güç dengelerine göre şekillenmektedir. Rusya, her zaman tarihsel süreçte Karabağ’da ana belirleyici güç konumundadır. 1990’larla birlikte Türkiye, Ermenistan sınırını kapatarak, Ermenistan’a siyasi ve ekonomik ambargo uygulayarak Azerbaycan lehine nüfuz mücadelesine müdahil olmuştur. Bugün halen Ermenistan ile Azerbaycan Karabağ’da düşük yoğunluklu çatışmayı sürdürmektedir. “Dağlık Karabağ” meselesinde tarihsel ve güncel zemini anlamak için önemli bir kaynak: Thomas de Waal (2014). Karabağ (Barış ve Savaş Süreçlerinde Ermenistan ve Azerbaycan). Çev. Didem Sone. İstanbul: Hrant Dink Vakfı Yayınları.

[5] Özür meselesinin güncel-teorik bir tartışması için bkz. Ayda Erbal (2013). Özür Dilemek “Bildiğiniz Gibi Değil” Yazının linki: https://azadalik.wordpress.com/2013/02/01/ozur-dilemek-bildiginiz-gibi-degil/

[6] Edip Gölbaşı’na göre Abdülhamid yönetimi, bu düzensiz birlikleri geniş tebaası arasında her birey ve gruptan değil, belirli bir nüfus grubunu gözeterek oluşturdu. Bu nüfus grubu, çoğunluğu yarı göçebe ve Kürt olmak üzere Sünni Müslüman aşiretlerdi. Bu alaylar, tarihleri boyunca Kürt aşiretleri dışında sadece birkaç Arap ve Karapapak aşiretinden tertip edildi ve nizamnamelerde de bu gruplara açıkça gönderme yapıldı. Edip Gölbaşı (2015). Hamidiye Alayları: Bir Değerlendirme. 1915: Siyaset, Tehcir, Soykırım. Haz. Fikret Adanır ve Oktay Özel. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

[7] Ümit Kurt (2014). I. Cihan Harbi Sonrası Ermeni Mallarının İadesi Cebel-i Bereket Örneği. Toplumsal Tarih. İstanbul: Tarih Vakfı. Sayı: 251. ss. 22-28.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: