BİZZAT HALLEDİNİZ: İspat, İnkâr ve Yüzleşme Arasında Bir Sergi∗

by Azad Alik

Babil Derneği Sergi Kitapçığı - Kapak

Babil Derneği Sergi Kitapçığı – Kapak

[Editörlerin Notu: Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 90lı yılların başından itibaren 1915 hakkında konuşuyor olmanın kendisi, sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı. Yirmi yılı aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da sansürleyici güç, çokça devletle, devletin inkar politikasıyla ilişkili olarak düşünüldü.  Dolayısıyla gerek etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine konuşmak, yani sahiden 1915’i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı. Bunların “nasıl”ını konuşamamanın devletten kaynaklı nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden kaynaklı zorlukları da vardı. Azad Alik editörleri olarak “1915’i konuşmak ama nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük. Bu vesileyle 2015 Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu dizinin 9. bölümünde Bahçeşehir Üniversitesi, Osmanlı Araştırmaları Merkezi’nden Dr. Fikret Yılmaz‘ın Birikim’in 323. sayısında yayımlanmış sergi eleştirisine yer veriyoruz. Dizinin önceki yazılarına 1915-2015 adresinden ulaşabilirsiniz.]

Fikret Yılmaz**

“Bizzat Hallediniz” sergisi 2-31 Aralık 2015 arasında ziyarete açıldı ve daha sonra 17 Ocak 2016’ya kadar ziyaret süresinin uzatıldığı duyuruldu. Ermeni Soykırımı’nın 100. yıldönümü bağlamında hazırlanan bir sergi olduğu için önemliydi. Hem öneminden hem de pre-modern dönem Osmanlı toplumu üzerine çalışan bir tarihçinin de Ermeni Soykırımı hakkındaki bir sergiden öğreneceklerinin olacağı düşüncesiyle ziyaret ettim. Ancak ziyaretim umduğum ölçüde bilgilendirici olmadı. Çünkü sergi, Osmanlı Arşivi’nden uzun araştırmalar sonunda derlendiği belirtilen ve duvarlar boyunca uzanan bir belge koleksiyonundan ibaretti. Bu belgeleri okuyabilecek kadar Osmanlıca bilmeme, Ermeni Soykırımı hakkında çalışmasam bile tarihçi olarak en azından ilgili literatürden haberdar olmama rağmen, “Bizzat Hallediniz” sergisini kolayca gezip tüketemeyeceğimi anlamam uzun sürmedi. Bir tarihçi sergiyi gezerken bu denli zorlanıyorsa, doğal olarak ortalama ziyaretçilerin sergiden nasıl istifade edecekleri ve Ermeni Soykırımı hakkında belge transkripsiyonlarını izleyerek nasıl bilgilenecekleri gibi sorular kendiliğinden önem kazandı. Bu ve benzeri sorunlardan ötürü sergi hakkında bir yazı yazarak katkıda bulunabileceğim fikri oluştu ve daha sonra tekrar ziyaret etmeye karar vererek ayrıldım.

Serginin Ermeni Soykırımı ile ilişkisini nasıl kurduğu ve neyi amaçladığı sergi kitapçığında şöyle açıklanıyor: “1915’te yapılan, ayrıntılı olarak planlanmış bir soykırımla yüzleşme adına toplumsal farkındalığı artırmaya yönelik çabalara bir katkı sunmak”.[1] Ancak, daha ilk bakışta dile getirilen amaç ile sergi arasında bir uyuşmazlık dikkati çekiyordu. Bu uyuşmazlık, sergide Ermeni Soykırımı’nı ele alırken tercih edilen dilin muğlaklığında, kanıtlamaya yönelik bir bakış açısıyla hazırlanmasında, yararlanılan malzeme ve onları kullanma yönteminden kaynaklanan sorunlar nedeniyle yüzleşme ile ispatlama arasında kalmasında somutlaşıyordu. Yüzleşme iddiasıyla hazırlanmasına rağmen inkârcı tezlere karşı kendini kanıtlama konumuna yerleştirmesinden dolayı, Ermeni Soykırımı bağlamında genel bir problematiği de temsil eder hale gelmişti. Bu problematik, soykırımı tanıyanların da inkâr karşısında kanıtlama refleksiyle hareket edebildiğini ve asıl ele alacakları sorundan uzaklaşabildiklerini bir kez daha ortaya koyuyor. Sergiyi hazırlayanlara haksızlık etmek istemem, ancak kullanılan belgelerin işlenmeden sadece transkripsiyonlarının verilmesiyle yetinilmesi, serginin inkâra karşı kanıtlama bağlamına sıkışması, bunlara bir de tasarım ve uygulama sorunları eklenmesi nedeniyle, serginin hedeflenen amaca ulaşması imkânsızlaşmıştı.

Her şeyden önce serginin uygulanmasından kaynaklanan sorunlara işaret etmek gerekiyor. Bir sergi konusundan bağımsız, gezilemiyor ve tüketilemiyorsa sorun var demektir. Bu nedenle, herhangi bir sergide ziyaretçilerin kısa bir süre içinde onlarca kitap okumuş kadar bilgilenmesi, anlatılan konuya hızlı bir şekilde hâkim olması ve ziyaretin tamamlanması önceliklidir. Bu amaçla, sergilerin görseller ile ifade gücünün yükseltilmesine, kurgusunun anlatılan konuyla tutarlı olmasına, anlatmak ve aktarmak istediği konuyu temel kategorilerine uygun bir şekilde tasnif etmesine ve ziyaretçilerin mekânda anlatılanı kolaylıkla takip edebilmeleri için yönlendirmesinin incelikle hesaplanarak belirlenmiş olmasına itina gösterilir. “Bizzat Hallediniz” sergisinde bu temel kriterlere uyulmadığından sergi mekânında ziyaretin kesintisiz ve verimli olarak sürdürülmesi son derece zordu. Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki, bir serginin bırakalım sadece belgelerden oluşmasını, tam aksine metinlerin uzun olmaması gerektiği bile artık neredeyse üzerinde uzlaşılmış bir prensiptir. Oysa “Bizzat Hallediniz” sergisinde tam aksi yapılmış ve belgeler hiç yorumlanmadan, üzerinde tarihyazıcılığına dair en küçük bir işlemin sonucunu göremediğimiz bir şekilde kullanılmıştı. Bir başka sorun kullanılan malzemenin sayısal ve oransal dengesinden kaynaklanmıştı. Sergilerde, kullanılan malzemenin çok olmasından ziyade, belirlenen kategorilere göre yeterli ve temsil edici örnekler verilmesi gerekir. Hâlbuki bunun tam tersi tercih edilerek, ziyaretçiler yüzlerce belgeden oluşan ve değerlendirilmemiş olduğundan dolayı malumat seviyesine bile ulaşamayan ham malzeme ile neredeyse imkânsız bir ilişkiye davet edilmişti. Bütün bunların, sergi ziyaretçilerinin en kısa sürede en fazla “farkındalık” düzeyine ulaşmalarını engellediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Sergiyi gezen ziyaretçilerin okuduklarını “belgesel” olarak zihinlerinde tasnif etmelerine imkân yoktur. Eğer bir sergi, soykırımla yüzleşme adına toplumsal farkındalığı artırmak için hazırlanmışsa, hedef kitlesi soykırımı tanıyan akademisyenler veya genel olarak aydınlardan oluşan bir avuç ilgili insan olmamalıdır. Ancak, konuya aşina ve bu belgeleri okuyabilen bir ziyaretçi dahi, sergi mekânına girdikten sonra adeta bir kitaptan kopartılmış sayfaların duvarlar boyunca arka arkaya sıralanmasından meydana gelmiş bir belge koleksiyonuyla baş başa kalıp sergiyi tüketemeden ayrılmak durumunda kalıyorsa, belgeleri okuyamayan ve nasıl yorumlanacağı hakkında deneyimi olmayan ziyaretçilerde beklenen farkındalık nasıl yaratılacaktır? Sözün özü, sergilere yüzlerce belge okumak için gidilmez; hem de hepsi ayrı ayrı yorumlanıp açıklanmaya ve bağlamı oluşturulmaya muhtaç belgeleri okumak için hiç gidilmez.

Screen Shot 2016-03-31 at 4.34.34 PM

Babil Derneği Sergi Kitapçığı

Serginin hazırlanış mantığına baktığımızda ise, en temel sorunun Türkiye’de cari olan tarihyazıcılığının sergi dili olarak tercih edilmesinden kaynaklandığını belirtmek gerekiyor. Bu tür bir tarihyazıcılığı, devletin ürettiği belgeler üzerine kuruludur. Bu belgelerin en doğruyu ve hatta hakikati yansıttığı peşinen kabul edildiğinden, yorumlanmaksızın Latin alfabesine transkripsiyonlarının yapılmasıyla yetinilir. Bu süreçte tarihçiler sadece teknik olarak harf değişikliği yapmakla meşguldürler ve bir zamanlar Osmanlı bürokratlarının yazdığı belgelerin günümüzde yeniden üreticisi olarak tanımlanmalarında sakınca yoktur. Bu sergide de tercih edilen aynı tarihyazıcılığı, daha en baştan yapılan işi inkârcı tezlere karşı soykırımı kanıtlama eksenine hapsetmiş ve böylece sergi belirtilen amaç ile ilişki kuramayan ve esas olarak kendini ifade edemeyen bir “1915 Olayları” hakkında resmi belge derlemesi olmaya mahkûm edilmiştir. Betimlemeye çalıştığım sergi dilini yaratan tarihyazıcılığı anlayışının somut ifadesi “devletin belgeleriyle soykırımı kanıtlama” şeklinde sergi kitapçığında da belirtildiğinden, bunun bilinçli bir seçim olduğunu ortaya koyuyor. Ayrıca, kitapçıkta yer alan, “Bizzat Hallediniz, 1915 yılında Ermeni “tehciri” sırasında Dahiliye Nazırı Talat Paşa’nın Osmanlı vilayetlerine yazdığı telgraflar ve bölgelerden gelen cevaplar üzerine kuruldu. Sergi bu yazışmaları merkeze alarak Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan ve belli bir bölümü araştırmacılara açık olan yaklaşık 800 telgraf incelenerek hazırlandı”[2] cümleleri de bahsettiğim tercihi ve çerçevesini teyit ediyor. İncelendiği belirtilen 800 telgraf/belgenin kaç tanesinin sergide kullanıldığını saymadım, ancak ziyaretçiler özel bir donanıma sahip olsaydı bile bunca belgeden bir sonuç üretemezdi. Aynı malzemeden “Ermeni Soykırımı Hakkında Osmanlı Arşivi’nden Belgeler” adıyla bir korpus yapmak belki daha yararlı ve işlevli olabilirdi. Yine de yapılabilir. Fakat unutmamak gerekir ki, Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA) tarafından bu konudaki belgelerden yapılan ciltlerce yayın bulunuyor. Bu yayınlar ortadayken ve ilgilileri tarafından kullanılıyorken, “Bizzat Hallediniz” sergisinde kullanılan belgelerin kitap olarak yayını fazladan ne gibi bir katkı sağlayabilir? Başka bir deyişle, hiç özel bir araştırma yapmadan sadece arşiv idaresi tarafından yayınlanmış olan belgeleri biraz daha büyük ebatlı basarak duvarlara assaydık, “Bizzat Hallediniz” sergisinden hangi bakımdan daha farklı bir tarihçilik diliyle hazırlanmış olurdu? Bunun eleştirilen bir tarihyazıcılığı olduğuna sergiyi hazırlayanların da itiraz edeceğini sanmıyorum. Serginin danışmanlarından olan Ohannes Kılıçdağı’nın kitapçıktaki yazısı resmî belgeye yüklenen anlamı sorguluyor[3] ve resmî belgelere tek ve biricik doğru kaynak atfını eleştiriyor: “… Resmi arşivlere fetişizm derecesinde merkezi bir yer veren anlayışa dair birkaç yorumda daha bulunmakta fayda var. Hem tarihçiliğimizde hem popüler tarih anlayışında resmi arşivlerden çıkaracağınız devlet belgeleri geçmişten günümüze gelmeyi başaran yazılı olan veya olmayan diğer kaynaklardan daha doğru ve değerlidir. (…) Fakat arşiv belgelerinin devlet görevlilerinin elinden çıkmış olması onu kategorik olarak gerçeğin daha doğru bir temsili yapmaz. (…) Esas olan kaynakların çapraz şekilde eleştirel okumaya tabi tutulmasıdır.[4] Kılıçdağı’nın belirttiklerine sergi hazırlanırken kulak verilseydi muhakkak daha doğru olurdu.

Belirttiklerimi birkaç örnekle açıklamaya çalışayım. Serginin ilk bölümü 24 Nisan 1915’te Talat Paşa’nın Zeytun, Bitlis, Sivas ve Van’da meydana gelen olaylar nedeniyle Ermeni siyasi örgütlerinin kapatılması, yöneticilerinin tutuklanması, bu örgütlerin evrakına el konulmasını isteyen genelgesiyle başlıyor. Bu genelgenin sonucu Ermeni milletvekilleri, şairler, aydınlar, din adamları ve iş adamlarından oluşan 235 kişi Çankırı ve Ayaş’a sürülür. İçlerinden bazılarının daha sonra öldürüldüğü bilinmesine rağmen, sergide sürgünlerin akıbeti hakkında bilgi verilmemiştir. Bu durumda sergiyi gezenlerde, 235 Ermeni milletvekili ve aydını sürgün edilmiş ancak başka bir zarar verilmemiş şeklinde oluşabilecek intibanın önüne geçmek nasıl mümkün olacaktır? Dahası bu belgenin sadece transkripsiyonunun verilmesi, serginin yapılma nedenlerinden biri olarak belirtilen Ermeni Soykırımı ile yüzleşme amacına hizmet edemez. Çünkü aynı belge inkâr tezlerine de dayanak teşkil edecek bir dille yazıldığından, soykırımın inkârı için de kullanılabilmektedir.[6] Belge, Ermeni komitelerinin faaliyetlerinden ve onların Rusya ile yaptıkları işbirliğinden bahsederek sıradan halkın değil, ihtilalci Ermeni komitelerinin faaliyetleri ve onlar hakkında yapılması gerekenleri sayıp dökmektedir: “Ermeni komitelerinin Memalik-i Osmaniye’deki teşkilat-ı ihtilaliye ve siyasiyeleriyle öteden beri kendülerine muhtariyet idare teminine matuf olan teşebbüsleri ve ilan-ı harbi müteakıb Taşnak komitesinin Rusya’da bulunan Ermenilerin derhal aleyhimize hareket ve Memalik-i Osmaniye’deki Ermenilerin dahi ordunun düçar-ı zaaf olmasına intizar ederek o zaman bütün kuvvetleriyle ihtilal eylemlerine dair ittihaz ettikleri mukarreratları her fırsattan istifade etmek suretiyle memleketin hayat ve istikbaline tesir edecek hareket-i hainaneye cüretleri…”[7] Belge olduğu gibi okunursa, soykırım hakkında resmi söylemin yaydığı enformasyondan başka bir bilgiye sahip olmayanların bildiklerini teyit eder. Üstelik belgede transkripsiyon yanlışı olmasa bile çeviri yanlışı var. Çünkü Ermeni komitelerinin öteden beri muhtariyet idaresi teminini amaçladıkları belirtilirken, muhtariyet, özyönetim istedikleri şeklinde anlamlandırılmış. Hâlbuki muhtariyet özyönetim değil özerkliktir ve aslında 1878 Berlin Antlaşması’ndan beri uluslararası antlaşmalarda mahiyeti belirtilmiştir. Dolayısıyla bu talepler belgenin düzenlendiği zaman diliminde ortaya çıkmadığı gibi bu tarihten kısa bir süre öncesinde Osmanlı Hükümeti ile Ermeni siyasi örgütleri arasında görüşülen bir konu olduğundan ve reformların uygulanması gündemde bulunduğundan, belgenin anlatımından daha farklı bir bağlam söz konusudur.[8] Ancak sergide bu bağlamı kuracak bir dil, içerik ve yöntem kullanılmadığından, bunların anlaşılması da mümkün olamıyor.

Serginin ilk seksiyonunun başı ve sonunda yer alan Talat Paşa’nın 24 Nisan 1915 tarihli genelgesi arasında yer alan altı telgrafın neden seçildiğini anlamak da mümkün değil. Çünkü burada yer alan telgraflardan biri 1 Mart 1915 tarihli ve Emniyet-i Umumiye Müdürlüğü tarafından Van valisine Ermeniler ile Kürtlerin işbirliğinin önlenmesi ve bu olursa cezalandırılmaları hakkında. Bu ne anlama geliyor? Bu sorunun cevabı olabilecek açıklama sergi panolarında yok. Bu cevap olmayınca, sadece belgeyi okumak soykırım hakkında hangi önemli açıklamayı sağlamış oluyor? Zaten aynı yöntemle kullanıldığında hem soykırımı kanıtlama hem de inkâr için işlevli bir belge olması kaçınılmaz bir sonuç. Çünkü daha önce Osmanlı Arşivi tarafından, aynı sergide benimsenen yöntem ile yine “transkripsiyon ve tıpkıbasım” halinde yayınlanmıştır. Dolayısıyla hem inkâr hem de soykırımın kanıtı olarak kullanılan bir belge ile karşı karşıyayız:

Bâb-ı Âlî Dahiliye Nezâreti Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti

Şifre Mahrem

Van, Bitlis, Erzurum Vilâyetleri’ne Ermenilerin bazı mahallerde müsta‘idd-i iğfâl olan Kürdlerle birleşerek hükûmete karşı hareket etmek ihtimali mevcud ve mahsûs bulunduğundan vilâyet dahilinde bu suretle bir faaliyet ve hareket ihtimali olup olmadığının iş‘ârı. Fî 24 Şubat sene [1]330 Nâzır Talat[9]

Bu telgrafın yanındaki ise Talat’tan Erzurum Vilayeti’ne gönderilen 23 Mart 1331 tarihli belge: “Bahaddin Şakir yakında avdet edecek ve muhacirin için tahsisat gönderilecektir. İnamat içün lüzumlu parayı ordu, Harbiye Nezareti vasıtasıyla talep etsin Celal Bey’in muhacirin mutemedliği tensib edilmiştir.[10] Belgedeki inamat ve mutemed kelimeleri sergiyi düzenleyenler tarafından okunamadığından transkripsiyonda boş bırakılmış. Belgenin fotokopisinde bu kelimelerin üzeri çok koyu çıktığından okunması zor ve ben de emin değilim ancak bu iki kelimenin “inamat” ve “mutemed” olarak okunmasının mümkün olduğuna işaret etmek istiyorum. Fakat bu belgeden ne çıkar? Belgeden Bahattin Şakir’in yakında döneceğini, muhacirler için harcanacak paranın gönderileceğini, yardımlar için gerekli paranın Harbiye Nezareti aracılığıyla talep edilmesi gerektiğini ve Celal Bey’in de mutemetliğinin uygun bulunduğu anlaşılır. Belgenin sürgün ve sonrasında olacaklar için işlevi ve önemi açıklanmadığından ziyaretçiler bunu nasıl anlamlandıracaklardır? Acaba belge Bahattin Şakir’in Erzurum’da Ermeni Devrimci Federasyonu (Taşnaksutyun) ve diğer örgütlerin yöneticileriyle yapılan ve anlaşma sağlanamayan toplantıdan dönmesi ile mi ilgilidir? Bilemiyoruz. Bu belgeyi işlemeden sadece transkripsiyonuyla kullanmak, soykırım sürecini anlama veya sahadaki en etkili isimlerden Dr. Bahattin Şakir’in failliğini ortaya çıkartma bakımından ne gibi bir katkı sunmaktadır? Katkı sunmadığı gibi, konuya vakıf olmayan bir sergi ziyaretçisi, bu belgeden muhacirlere yardım edildiğini ve bu maksatla para ve yardım gönderileceğini de anlayabilir. Aslında başka bir sonuç çıkartması mümkün değildir.

Screen Shot 2016-03-31 at 4.37.30 PM

Babil Derneği Sergi Kitapçığı

Aynı seksiyondaki bir başka telgraf metninde ise Konya, Ankara, Hüdavendigar, Adana, Halep Vilayetleri ile İzmit, Eskişehir, Kütahya, Karahisar-ı Sahib ve Maraş Mutasarrıflıklarına Talat imzasıyla gönderilen tel emri yer alıyor. Telgraf 18 Ağustos 1331 (31 Ağustos 1915) tarihli ve şunları bildiriyor: “Ermenilerin menatık-ı muayyeneye muntazam şekilde sevklerine ait tedabirin istikmali ve bu cihete ait ihtiyacatın tahkik ve temini içün nezaretce Muhacirin Müdir-i Umumisi Şükrü Bey tayin olunarak müteheyyi-i hareket bulunmuş olduğundan mumaileyhin ita edeceği talimat dairesinde hareket olunması…”.[11] Bu belgenin olması gereken yer, tehcir kanunu olarak bilinen Sevk ve İskân Kanunu’ndan sonraki süreçte yaşananların bulunduğu ikinci bölüm olmalıydı. Ancak nedense ilk bölüme konulması tercih edilmiş ve bunun sebebi de açıklanmamış. Ayrıca, bu emrin soykırım sürecini nasıl etkilediğine dair bilgi de yok. Bir sonraki telgraf ise, 4. Ordu Kumandanlığı’na “gayet mahremdir” notuyla gönderilmiş ve 3 Mayıs 1331 (16 Mayıs 1915) tarihli, yani yine tehcir kanunundan öncesine ait. Bu kronolojik keyfiliğin ve tutarsızlığın sebebinin ne olduğunun açıklanması gerekirdi, zira sergiyi gezen herhangi biri için bu sadece kafa karıştırıcı değil, manipülatiftir. Bu belge de diğerleri gibi bağlamsallaştırılmadan, ham bir şekilde sunulmuş: “Birinci maddede beyan olunduğu vechile tasfiye muamelesinin icrası zamanının henüz hulül etmediğine kani isem de düşman taraftarı hristiyanların ve Sayda hadisesinde medhaldar eşhas gibi bu makule hristiyanlarla tevhid-i mesai eyledikleri tezahür etmiş ve edecek hain Müslümanların hanelerinde heman taharriyat icra olunarak Divan-ı Harbe tevdilerine tarafdarım Nezaret’te dahi mahfuz vesaikleri var ise gönderilmek üzere isimlerinin inbası”. [12]

Babil Derneği Sergi Kitapçığı

Babil Derneği Sergi Kitapçığı

Belge okunduğunda Ermenilerin maruz kaldıkları ile ne ilgisi var diye düşünmemek elde değil. Ne Ermeni adı geçiyor ne de tehcir veya benzeri bir başka tanımlama. Bu belgenin İngilizlerle işbirliği yaptığı gerekçesiyle Müslüman ve Hristiyan Araplar veya şimdiki Lübnan ve Filistin bölgelerindeki Hristiyanlar hakkında yapılacak işlemlerle ilgili olması kuvvetle muhtemel. 4. Ordu’ya yazılmış olduğuna göre Cemal Paşa’nın yerli Araplara karşı bilinen uygulamaları ve idam ettirdiği Araplarla da ilgili olabilir.[13] Bir açıklama yokken bunu nasıl bileceğiz? Acaba belgede belirtilen Hıristiyanların içinde Ermeni var mıydı? Ben tarihçi olarak bu belgeden ne sonuç çıkartacağımı bilemeyip tahminler yürüttüğüme göre, diğer ziyaretçiler ne anlamalıdırlar? Doğal olarak burada belirtilen Hıristiyanların hepsinin Ermeni olduğunu düşüneceklerdir. Belge sarih bir şekilde soykırımla ilgili olup olmadığını söylemiyor. Bizler de ziyaretçiler olarak bunu bilemiyoruz. Üstelik bu belge de, aynı diğerleri gibi BOA tarafından yayınlanmış; yani bir bakıma soykırımın inkârı için daha önce servis edilmiş.[14]

Yine aynı bölümde kullanılan telgraflardan bir diğeri ise tehcir kanunu ve sonrasındaki katliamların planlı, öngörülmüş ve tasarlanmış bir soykırım olmadığı hakkında rahatlıkla kullanılabilir. Çünkü soykırımı inkâr tezleri, genel olarak tehcir emrinin düşmanla işbirliği ve isyanlar gibi güvenlik ve ihanet gerekçeleriyle çıkartıldığı üzerine kuruludur. Hatta ilk başta Ermenilerin Anadolu içlerine göçürülmesinin, işbirlikçiler ile sıradan ahaliyi ayırt etmeye matuf olduğu iddiası sıklıkla dile getirilen bir uygulamadır. İnkâr tezlerini kanıtlamak için kullanılan ve güçlü kanıtlardan bir olarak sunulan böyle bir belge, “Bizzat Hallediniz” sergisinde hiçbir açıklamaya ihtiyaç duyulmadan kullanılmıştır. Maraş Mutasarrıflığı ile Adana ve Halep Vilayetlerine 13 Nisan 1331 (26 Nisan 1915) tarihinde çekilen “mahrem” notlu telgraf, asker kaçaklarının tedibi sırasındaki çatışmalardan oluştuğu iddia edilen ve sıklıkla “Zeytun İsyanı” diye adlandırılan olaylarla ilgilidir. Bu belgenin tarihi de 27 Mayıs 1915’te çıkarılacak olan tehcir kanunundan bir ay öncedir ve çıkan olaylar sonunda Zeytun Ermenilerinin Konya Karapınar bölgesine göç ettirilmeleriyle ilgili olduğundan, planlanmış bir soykırım ve yok etmenin olmadığını kanıtlamak için kullanılmaktadır.[15] Konya’ya göçürülen Ermenilerin artık daha fazla gönderilmemesi, Konya’da meskûn olanlarla işbirliği yapabileceklerinden bahisle Halep’in Kuzey Doğusu, Zor ve Urfa havalisine tehcirleri talep edilmektedir. Telgraf’ta “Zeytun, Maraş, İskenderun, Dörtyol, Haçin, gibi mevakiden inde’l-icab çıkarılacak Ermenilerin tamamen Konya’ya sevkleri bilahere kendilerinin o muhitte toplu bir halde ikametlerini ve bir müddet sonra yine o civardaki Ermenilerle tevhid-i faaliyet etmelerini intac edeceğinden şimdiye kadar gönderilenlerden başka artık Konya’ya Ermeni gönderilmemesi ve çıkarılacakların Haleb’in cenub-ı şarkisi ile Zor ve Urfa havalisine sevkleri lüzumu Dördüncü Ordu-yı Hümayun Kumandanlığı’na yazılmış ve müşarünileyh tarafından da keyfiyet tasvib olunarak icab edenlere tebliğ-i keyfiyet edilmiş olmağla ana göre muamele ifası”[16] istenmektedir. Aslında bu belgenin verdiği en önemli bilgi, 27 Mayıs 1915 tarihli Sevk ve İskân Kanunu’ndan bir ay önce Zor başta olmak üzere bugünkü Suriye coğrafyasında ve Urfa civarında sürgün bölgeleri belirlendiğidir. Ama Ermeni Soykırımı hakkında çalışan tarihçiler bile bütün bunlar açıklanmadığı için ne anlayacaklarından emin olamayacaklardır. Bu belgenin, hem de iki kez olmak üzere, BOA tarafından yayımlanarak inkâr tezlerini desteklemek amacıyla kullanıma sunulduğunu belirtelim.[17]

İkinci seksiyon ise, tehcir kanunu olarak bilinen Sevk ve İskân Kanunu’nun çıkartılması ve bunun uygulanmasına ayrılmış. Bu kanun askeri gereklilikler, casusluk faaliyetleri, düşmanla işbirliği gibi nedenlerle Ermenilerin başka bölgelere tek tek veya toplu olarak sevk ve iskânı yetkisi verir. Kanunun içeriğinde Rusya ile Osmanlı Devleti arasındaki savaşlar ve çatışmalarda, bazı Ermeni gruplarla Ruslar arasındaki yakın ilişkiler ve yardımlaşmalar gereği Doğu vilayetlerindeki Ermenilerin tehcirine öncelik verileceğinin de altı çizilir. Dolayısıyla bu belgeden, devletin güvenlik sebebiyle düşmanla işbirliği yapan Ermeni gruplar yüzünden böyle bir önleme başvurduğu anlaşılır. Ermeni Soykırımı ile yüzleşmek şöyle dursun, tehcir kararının ne kadar gerekli olduğu da böyle bir belgeden yola çıkarak iddia edilebilir; zaten ediliyor da![18] Bu seksiyonun açılışında yer alan Tehcir Kanunu’nun devamındaki telgraf metinleri de çok farklı değil. Nazır namına Mamuretülaziz, Trabzon, Sivas ve Canik’e çekilen 24 Haziran 1915 tarihli telgraf “tahliyesi takarrür eden Ermenilerle meskun köy ve kasabalar esami ve mevakiiyle ahalisi miktarının ve ne tarikle nerelere sevk edileceğinin bu babdaki malumat ve mütalaalarının serian iş’arı” istenmektedir.[19] Bu telgrafı okuduğunuzda sıradan bir bürokratik işlemden bahsettiği ve Ermenilerin hiçbir tehdit, tehlike, saldırı ve öldürmeye maruz kalmadan meskûn bulundukları yerlerin isimleri ile hangi yolla nereye göç ettirildiklerinin bilgisi istenmektedir. Hâlbuki bu sırada Trabzonlu Ermeniler Karadeniz’e atılarak öldürülüyor veya hastanelerde zehirlendikleriyle ilgili iddialar bulunuyordu.[20]

Bu bölümde kullanılan diğer beş telgraf için de aynı değerlendirmeler yaklaşık olarak geçerlidir. Bu seksiyonun en sonundaki 17 Mayıs 1331 (30 Mayıs 1915) tarihli belge ise meclise sevk edilen tehcir kanunu hakkındaki 27 Mayıs 1915 tarihli Bakanlar Kurulu mazbatasıdır. Mazbata, savaş bölgelerindeki Ermenilerin bir kısmının düşman devletlerle Osmanlı Devleti sınırını koruyan ordunun harekâtını zorlaştırdığı, askeri mühimmat ve erzak naklini engellediği gerekçesiyle çıkarılmış olduğu, daha önce yapılan nakillerin isabetli olduğu anlaşıldığından Ermenilerin belirlenen iskân yerlerine müreffehen nakil ve iskânlarının sağlanması, kendilerine emlak ve arazi dağıtılması, içlerinden muhtaç olanlara hükümetçe mesken verilmesi şeklinde okunabilir. Böylelikle, yine soykırımla ilişkisi açıklanmadıkça, Ermenilerin ihanetine rağmen devlet tarafından altyapısı hazırlanmış yerlere nakledildiğinin anlaşılmasına neden olur. İnkâr tezlerinin tam da belgelerin bu tür muğlak bir şekilde kullanımıyla desteklendiğini unutmamak gerekiyor. Bu belge de BOA tarafından yayımlanmış bulunuyor.[21]

Bu bölümün en sonunda Ermeni Patriği Zaven Efendi’ye ait kısa bir biyografik bilgi ve onun anılarında yer alan Talat Paşa ile görüşmesi verilmiş. Bu görüşmenin sergiye dâhil edilmesi isabetli olmuş, ancak garip bir şekilde Zaven Efendi hakkında muğlak bir dil kullanılıyor. Patrik Zaven, 1915’te Patriklik’in ilga edilmesini takiben Bağdat’a sürülür. Ancak 1918 yılında Mondros Mütarekesi ile tekrar görevinin başına getirilir. Bu bilgilerin devamında “bu vazifesi 1922 yılına kadar devam eder. Bu tarihten sonra Bağdat’a gider” cümlesi gelmektedir. Bu cümleden anlaşılan Zaven Efendi’nin adeta kendi isteğiyle İstanbul’dan ayrıldığıdır. Oysa Patrik, İstanbul’u işgal güçlerinden devralan Refet (Bele) Paşa ile görüştükten ve cemaat meclisinde istifa etmiş sayılacağı bir oylama sonrasında İstanbul’u terk etmeye zorlanır. Bu tür muğlak anlatımlara inkârcı yayınlarda sık rastlanmakla birlikte, soykırımla yüzleşmeyi öneren çalışmalarda olmamasına özen göstermek gerekir. Öyle kendiliğinden gitmiş gibi bir anlam taşıyan bu cümleyle, o sırada vuku bulan olaylar birbirinden çok farklıdır. Ancak, sergide açıklanmadığı için ziyaretçiler bunu bilemeyeceklerdir.

Serginin ne uzmanını, ne de ortalama ziyaretçiyi bilgilendiren bölümlerinden birisi ise, 30 Ekim 1918’de imzalanan ve Osmanlı Devleti açısından 1. Dünya Savaşı’nı (1914-1918) sona erdiren Mondros Mütarekesi’ni takip eden günlerde İttihat ve Terakki yöneticileri ile Ermenilerin imhasında sorumluluğu olmasından zanlı bürokratların Divan-ı Harbi Örfi’deki yargılamaları sırasında verdikleri sayfalarca ifade zaptının belge desteleri halinde duvara asılmasından oluşuyor. Kitap halinde yayımlanmışları[22] mevcut olduğu için bakmak zorunda kalmadım. Zaten bir sergide saatlerce ifade tutanağı okumak mümkün olabilir mi?

Takip eden bölüm ise Ermenilerin Emval-i Metrukesi’nin tasfiyesi ilgili belgelerden oluşuyor. Bu belgeler de daha önce yayımlanmış. Ancak, burada değinmek istediğim daha önemli bir konu var. Emval-i metruke terimi örneğinde devlet dilinin akademik literatüre tartışılmadan aktarılmasının sonuçlarına ve farkında olmadan resmî söylem ile aynı dili kullanma tehlikesine dikkat çekmek istiyorum. Emval-i Metruke, hem inkâr tezlerini kanıtlamaya hem de soykırım olduğunu göstermeye matuf çalışmalarda kullanılan ortak bir kavram. Terk edilen mallar anlamında kullanılıyor. Hukukî kullanımında ise, sahipsiz, terk edilmiş mal anlamı kadar miras anlamı da bulunuyor. Bir malın terk edilmesi eğer doğal yollarla ölüm durumunda gerçekleştiyse miras anlamı taşır ve genellikle Osmanlı diskurunda bu metrukat veya tereke şeklinde kullanılır. Ermeniler doğal yollarla hayatını kaybetmediğine göre miras anlamında kullanılamayacağı açıktır. Ayrıca ister devlet, ister bürokratlar, isterse eşraf ve sivil halk olsun, Ermenilerin mallarını gasp edenler onların mirasçısı mıdır ki, kavramın anlamı hakkında şimdiye değin hiç tartışılmamıştır? Devletin meşrulaştırıcı söyleminden literatüre sorgulanmadan aktarılmış bir kavram olduğu ve hakkında neden düşünülmediği önemli bir soruna işaret etmektedir. Tartışılmadan terk edilmiş mallar anlamında kullanılması da aynı işleve hizmet eder. Ermeniler mallarını, mülklerini ve çocuklarını rızalarıyla terk edip gitmiş değillerdir. Doğal yollarla ölüm söz konusu olmadığına ve Ermeniler evini, yurdunu isteyerek terk etmediğine göre, bu kavram soykırım çalışmalarında kullanılmamalıdır. Mesela “Müsadere” veya “El Konulan Ermeni Malları” tanımı, emval-i metruke kullanımı yerine tercih edilebilir. Çünkü Ermenilerin malı mülkü yağmalanmış, el konulmuş veya devlet tarafından zor alıma yani müsadereye tâbi tutulmuştur. Burada esas önemli özellik, zor kriterinin söz konusu olmasıdır. Belgelerde geçtiği şekliyle sorgulanmadan hem mevcut literatüre aktarılması, hem de bu sergide kavramın tartışılmadan kullanılması son derece sakıncalıdır. Ayrıca bu örnek, fail dilinin ve terimlerinin soykırım çalışmalarına nasıl sızdığına da somut bir örnek teşkil eder.

Sonuçta belgelerin kendiliğinden soykırımın inkârına veya kanıtlanmasına, ya da soykırımla yüzleşmeye imkân sağlamayacağı konusunda sergiyi hazırlayanların ve bu konuda emek verenlerin de şüphe edeceğini sanmıyorum. Sorun daha genel görünüyor. Çünkü yüzleşme sürecinde neler yapılması gerektiğinin, kendim de dâhil, yaygın olarak bilindiği kanaatinde değilim. Bu nedenle, 1915 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun kendi vatandaşı olan Ermenilere karşı yürüttüğü yok etme sürecini kanıtlamaktan ziyade, Ermeni Soykırımı’nın özelliklerini tesbite yönelik düşünmek, şimdi olduğu üzere sadece bir avuç aydın arasında kabul görmekten çıkmasına katkı sağlayabilir. Belki daha geniş kesimler tarafından da tartışılmasına yol açabilir. Böylelikle insanların soykırımı algılamasına ve hiç olmazsa resmî söylemin dışında bilgilenmesine katkıda bulunabilme ihtimali de artar. Çünkü Ermeni Soykırımı’nın failleri içinde sadece devlet görevlileri yoktur; aynı zamanda yıllardır yan yana yaşadıkları komşularını öldüren, malını mülkünü ve kadınlarını yağmalayan sıradan ahaliden de faillerin olduğu yazılamasa ve yüksek sesle dile getirilemese bile bilinmektedir. Üstelik bu Ermeni Soykırımı’nın önemli bir özelliğidir. Dahiliye Nazırı Talat’ın emirlerini yerel bürokratlara ulaştıran telgrafların muhatabı olan Osmanlı bürokratlarına “Bizzat Hallediniz” uyarısı serginin başlığı olarak tercih edildiğine göre, komşuların komşularına saldırmasıyla ortaya çıkan bir failler grubunu, bilinen ve kabul edilen en yaygın fail grubu olan yerel ve merkezî bürokratların yanına eklemek gerekiyor. Fakat bunu sergiyi hazırlayanlar mı belirtmeli, yoksa ziyaretçiler mi düşünüp bulmalı? Bu son derece önemlidir, günümüzde kimlerin aile büyüklerinin elinin ve kesesinin temiz olduğu artık konuşulmaya başlanmalıdır ki soykırım faillerinin tutumlarında süreklilik olup olmadığı görülebilsin.

Diğer taraftan şimdiye kadar üzerinde hiç durulmamış olan soykırımda din adamları, dinî duyguların kullanımı ve din temelinde yaratılan düşmanlık eksenindeki fail sorunsalı her zamanki gibi dışarıda kalıyor. Faillik meselesinde din ve din adamlarının rolü ve payı incelenmemiş bir faktör. Soykırımla yüzleşme bağlamına, din temelinde yaratılan düşmanlığın ve sonuçlarının dâhil edilmesi gerekmez mi? Bunun elzem olduğunu konu hakkında çalışanlar teslim edeceklerdir ancak şimdiye kadar yapılmış bir araştırma bulunmuyor. Çünkü kanıtlama kaygısı nedeniyle yıllardır inkâr tarafı ile sürdürülen ispatlamacı diyalog, tam da tarihçilere bırakalım yaklaşımında önerilen tarihyazıcılığına yapışmaya hizmet ediyor. Bunun doğal sonucu olarak soykırımı tanıyanların bile yüzleşme sürecinde neler yapılması gerektiği üzerine düşünmeleri ihtiyacı gündemin dışına itilmiş oluyor. Böylelikle soykırımda dinin, din adına komşusuna saldıranların, şeyhlerin, seyyidlerin, din adamlarının ve melelerin failliği görünmez olmaya devam ediyor. Resmî belgelerin kendiliğinden ima veya ifşa ettiği kadarıyla yetiniliyor, ancak resmî belgeler bu bağlamı toplu olarak açıklamayacaktır. Bu durumda, bilinen önemli organizatörler dışında, serginin iddia ettiği fail bağlamı kendi kendine oluşamadığına göre, kim kiminle yüzleşecektir? Yüzleşme iddiasındaki serginin en zayıf taraflarından biri bu. Ermeni Soykırımı’nın faillerini sadece İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri, sayıları yüzlerle ifade edilebilecek bürokrat ve sıklıkla isimleri belirtilen birkaç Teşkilat-ı Mahsusa üyesine indirgemek, yukarıda bahsettiğim suça katılımın kitleselliğini gizleyen bir işlev görmektedir. Konu bu bakımdan da ayrıca dikkat edilmesi gereken bir husustur. Sergide faillerle ilgili bir “Portreler” bölümü var, ancak son derece sorunlu. Talat, Enver, Cemal Azmi, Mehmet Reşit, Bahattin Şakir başta olmak üzere soykırımın bilinen en üst düzeydeki failleri ile tehcir ve yok etme emirlerine direnen hatta bu nedenle hayatını kaybeden Osmanlı bürokratlarının sergide neden bir arada ve karışık konumlandırıldıklarını anlamak mümkün değil. Mesela Bahattin Şakir ile Kütahya Ermenilerini ölüm yolculuğuna çıkartmayan ve emirlere karşı çıkan Vali Faik Ali (Ozansoy) Bey’in arka arkaya veya yan yana yer alması ve failler ile kurtarıcıların ayırt edici başlıklarla vurgulanmamış olması fail temalı bir bölümde fail sorunsalının üzerinde yeterince düşünülmediği kanısını kuvvetlendiriyor. Ermenilerin sürülmesine direnenlerden Konya Valisi Mehmet Celal Bey ile sürgün emrini uygulamadığı için canından olan Lice Kaymakamı Giritli Hüseyin Nesimi Bey’in arasında ismi Teşkilat-ı Mahsusa ile özdeşleşmiş olan Kuşçubaşı Eşref’in yer alması açıklanabilir mi? Sürgün emirlerine karşı çıkarak uygulamayanlar ile Ermenilerin toplu imhasının failleri arasında bir fark gözetmemek, serginin en temel meselesi olduğu iddia edilen fail sorunsalını anlamayı imkânsızlaştırıyor.

Screen Shot 2016-03-31 at 4.29.20 PM

Babil Derneği Sergi Kitapçığı

Sergi kitapçığı ile sergi arasında bağlantı kurarak baktığımızda ise bir başka tutarsızlıklar dizisi dikkati çekiyor. Sergiler, sergi broşürleri veya kitapçıkları birbirini tamamlayan araçlar olduğundan, hepsini bir bütün olarak ele almak gerekir. Bu materyallerin tutarlılığının ve dil bütünlüğünün olması beklenir. Telgraflarda soykırımın fail tarafı, Türkler, Kürtler, Çerkesler ve diğer grupların etnik kökeni belirtilerek değil, dinine gönderme yapılarak Müslümanlar olarak tanımlanmış. Bunu serginin bütün kategorilerinde izlemek mümkün. Özellikle Ermeni kadınların ve çocukların Müslümanlaştırılması bağlamında ve Ermenilerin el konulan mallarının nasıl tasfiye edileceği hakkındaki yazışmalarda yoğun olarak kullanıldığı görülüyor. Sergi kitapçığında, küratör Önder Özengi’nin yazısı dışında kalan diğer yazılarda da failin “Müslümanlar” olarak belirtilmesine dikkat edilmiş olduğu hemen anlaşılıyor. Çünkü diğer yazarlar Türkleştirme terimini hiç kullanmıyorlar. Burada Müslüman’dan kast edilen şüphesiz ki, Türkler, Kürtler, Çerkesler başta olmak üzere diğer bütün İslâm ahalidir. Kanımca doğru olan bu kullanımdır. Fakat Önder Özengi’nin yazısında bu kayboluyor ve “Türk/Müslüman”, “Türkleştirme”, “Türkleştirme ve Müslümanlaştırma” gibi terimler birbiri yerine kullanılabildiği gibi hepsinin yerine “Müslümanlaştırma” da kullanılabiliyor. Ayrıca unutmamak gerekir ki, Ermenilerin toplu imhasından bugüne akan süreçte faillerin ortaklığı devam etmiş, ancak Kürtlerin talepleri ve mücadelesi farklı bir noktaya evrilmiştir. Sonuçta, bir zamanlar yoğun olarak Ermenilerin de yaşadığı bugünkü Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusu’nda özellikle son kırk yıldır yaşananlar, Ermenilerin ortadan kaldırılmasından sonra faillerin (özellikle Türkler ve Kürtler) ittifakının da çatladığını gösterir. Ermeni Soykırımı’nın 1915’teki imha dönemi ile sonrasındaki sürekliliğin faillerinin kimliği Müslümanlık paydasından Türklük (bu kategoriye hâkim unsur olan Türklerle birlikte davranmaya devam eden diğer Müslümanlar da dâhil) ve Kürtlük boyutunda ayrışan bir seyirle günümüze ulaşmıştır. Ayrıca Türkleştirme kavramının gelişigüzel kullanılması, Müslümanlaştırılan Ermenilerin hepsinin Türkleştirildiğini de iddia etmek anlamına gelir ki bu, Kürtleştirilen Ermenileri yok saymak demektir.

Bütün bu değerlendirmelerin sonunda soykırım gibi zaman aşımına uğraması mümkün olmayan ve bağışlanamaz bir suçun 100. yıldönümünde hazırlanan bir sergi daha dikkatli bir yaklaşımı hak etmez miydi diye sormak gerekiyor. Unutmamalıdır ki, soykırımı tanımak veya soykırım hakkında çalışmak ya da hasbelkader benim yaptığım gibi bu sergi üzerine düşünerek katkıda bulunmak, bizleri soykırım mağdurlarının tarafına transfer etmez. Sergiye gidenlerin büyük çoğunluğu zaten Ermenilere yapılanın bir soykırım olduğunu kabul edenler olmuştur sanıyorum. Yüzleşme ise bu kabulün ötesinde bir süreç. Elbette ki soykırım, tanımı gereği özellikle ve öncelikle devlet tarafından tanınmalıdır. Ancak, sivil toplumun da yüzleşme süreçleri ile ilgili bilgilenmesi gerekmez mi? Mesela soykırım dolayısıyla yapılan etkinliklerin veya anmaların açılışında kokteyl/resepsiyon yapılmalı mıdır ya da şarap servisi olmalı mıdır? Bu hiç basit bir tercih değildir. Yapılan sergi sıradan, herhangi bir konu hakkında değildir. Herhalde soykırım ile ilgili bir etkinlikte nasıl davranılacağı, nelerin yapılamayacağı, bu büyük suçun ağırlığını ve utancını yaşamanın yollarını bilmek durumunda olduğumuzu unutmamalıyız. Bütün bunları düşünmek, tartışmak ve kefaretinin ne olduğuna kafa yormak önce soykırımı tanıyanlar arasında başlayabilir.

Bu yazıda yapmaya çalıştığım, soykırımla yüzleşme ve faili tartışma niyeti ile yola çıkılan bir sergi çalışmasının, kullandığı materyal ve kullanılış şekli aracılığıyla mevcut inkârcı tarihçilik pratiğiyle nasıl kolaylıkla buluşabileceğine dikkat çekmekti. Okunması, anlaşılması, bağlamında kullanılması profesyonellik gerektiren belgelerin bunlar yapılmadan sergilenmesinin, esasen herhangi bir tarihçilik metodu gerektirmediği gibi, sonuç itibarı ile bir farkındalık yaratmaya da vesile olamayacağını belirtmenin, bundan sonraki çalışmalara katkı sağlayabileceğini umuyorum. Bu serginin bana düşündürdüğü önemli ihtiyaçlardan biri, Türkiyeli tarihçiler olarak, hem kaynaklarımızı hem bunları bağlamına yerli yerinde yerleştirmeyi, inkârcılığın belge kullanımından kaynaklanan tuzaklarına düşmeden veya aynı yöntemlere başvurmadan, muğlaklıkları ortadan kaldırarak, bu konularda bilgi birikimi olmayan insanların da anlayabileceği bir şekilde sunabilmenin yollarını yeniden gözden geçirmemizdir. Elbette ki bunu yaparken fail, kurban, suç ve sorumluluk kavramlarını düşünmek gerekir, zira bu kavramların olmadığı bir yüzleşme ve bir soykırım yoktur.

* “Bizzat Hallediniz” Telgrafların İzinde’ sergisi Babil Derneği tarafından projelendirilmiş ve projenin ana destekçisi Açık Toplum Vakfı; diğer destekçi kurumlar ise, Friedrich Ebert Stiftung ile Depo. Serginin kurumsal danışmanı Tarih Vakfı. Bülent Bilmez, Hera Büyüktaşçıyan, Tolga Cora, Fuat Dündar, Asena Günal, Ohannes Kılıçdağı ile Yektan Türkyılmaz ise bireysel danışmanlık yapmışlar. Arşiv Araştırma ekibi ise Serhat Bozkurt, Sevan Değirmenciyan, Vural Genç, Cihangir Gündoğdu ve Ahmet Yıldırım’dan oluşuyor.

** Bahçeşehir Üniversitesi, Osmanlı Araştırmaları Merkezi.

[1] Önder Özengi, “Bizzat Hallediniz: İskân Siyasetinden Milli Devlete”, Bizzat Hallediniz, İstanbul 2015, s. 12.

[2] Bizzat Hallediniz, (Sergi kitapçığı), s. 11

[3] Ohannes Kılıçdağı, “Telgraflar Ne Söylüyor?”, Bizzat Hallediniz (sergi kitapçığı), s. 21-23.

[4] O. Kılıçdağı, s. 21.

[5] Bu belgelerin büyük çoğunluğuna online olarak da ulaşmak da mümkün: http://www.devletarsivleri.gov.tr/icerik/3071/osmanli-arsivi-daire-baskanligi-yayinlari/ Bu linkten ulaşılacak yayınların arasında Ermeni tehciri, Ermeni Sorunu veya başka başlıklar altında ciltler dolusu belge yayını bulunmaktadır.

[6] Yusuf Halaçoğlu, Ermeni tehciri ve Gerçekler (1914-1918), Türk Tarih Kurumu Yay., Ankara 2001, s.42 vd. Söz konusu belge ve benzerlerinin kullanımı için bak: s.44, dipnot 155-157.

[7] Nazır Talat imzalı 11 Nisan 331 tarihli genelge. BOA. DH.ŞFR , 52/96. Sergide belgenin referansı numarası eksik verilmiş, aslında 52/96,97,98 olmalıydı. Belgenin yayını için bak: Osmanlı Belgelerinde Ermenilerin Sevk ve İskânı, Ankara 2007, s. 125-126. Ayrıca karş: Yusuf Halaçoğlu, A.g.e., ss.40-46.

[8] Hans Lukas Kieser, Iskalanmış Barış-Doğu Vilayetlerinde Misyonerlik, Etnik Kimlik ve Devlet, 1839-1938, (çev: Atilla Dirim), İletişim yay., İstanbul 2005. Daha ayrıntılı bir bibliyografya bu yazının amacı nedeniyle gerekmiyor.

[9] Osmanlı Belgelerinde Ermenilerin Sevk ve İskânı, Ankara 2007, s. 114.

[10] BOA. DH. ŞFR. Kalem-i mahsus, 7

[11] BOA. DH.ŞFR. 55-A-16

[12] BOA. DH.SHF. 53/85

[13] Bu konuda bkz. Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı, Bateş A.Ş., İstanbul 1981, s. 41 vd.

[14] BOA. DH. ŞFR, nr. 53/85 : bkz. Osmanlı Belgelerinde Ermeniler, 1915-1920, Ankara 1995, s. 32.

[15] Yusuf Halaçoğlu, Age., s. 41 vd.

[16] BOA. DH. ŞFR. 52/112

[17] Osmanlı Belgelerinde Ermeniler, 1915-1920, Ankara 1995, s. 21-22; karş: Osmanlı Belgelerinde Ermenilerin Sevk ve İskânı, 1878-1920, Ankara 2007, s. 124.

[18] Yusuf Halaçoğlu, Age., s.47 vd.

[19] BOA. DH. ŞFR. 54/136

[20] Raymond Kevorkian, Ermeni Soykırımı, (Çev. Ayşe Taşkent Ekmekçi), İletişim Yayınları, İstanbul 2015, s. 667 vd.

[21] BOA. Meclis-i Vükelâ Mazbatası, 198/163. Bkz. Osmanlı Belgelerinde Ermeniler, Ankara 1995, s. 28-29.

[22] Osman Selim Kocahanoğlu, Divan-ı Harbi Örfi Zabıt Ceridesi-Tehcir Yargılamaları, Temel yayınları, İstanbul 2007; Vahank N. Dadrian-Taner Akçam, Tehcir ve Taktil: Divan-ı Harbi Örfi Zabıtları-İttihad ve Terakki’nin Yargılanması, Bilgi Üniversitesi Yay., İstanbul 2009.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: