Archive for April, 2016

April 26, 2016

1915: Sorumluluk, ‘Kürtler’, ‘Ermeniler’

by Azad Alik

DagliogluKurtTarihi

[Editörlerin Notu: Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 90lı yılların başından itibaren 1915 hakkında konuşuyor olmanın kendisi, sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı. Yirmi yılı aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da sansürleyici güç, çokça devletle, devletin inkar politikasıyla ilişkili olarak düşünüldü. Dolayısıyla gerek etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine konuşmak, yani sahiden 1915’i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı. Bunların “nasıl”ını konuşamamanın devletten kaynaklı nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden kaynaklı zorlukları da vardı. Azad Alik editörleri olarak “1915’i konuşmak ama nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük. Bu vesileyle 2015 Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu dizinin 11. bölümüne Clark Üniversitesi’nden Emre Can Dağlıoğlu’nun Kürt Tarihi dergisi 100. Yıl özel sayısının eleştirisiyle devam ediyoruz. Dizinin önceki yazılarına 1915-2015 adresinden ulaşabilirsiniz.]

Emre Can Dağlıoğlu

Holokost tarihi deyince akla gelen ilk isimlerden Raul Hilberg’in soykırım çalışmalarına önemli bir katkısı imha sürecindeki kolektif ve bireysel rol stereotiplerini tanımlamasıdır.[1] Fail [perpetrator]- kurban [victim]- izleyici [bystander] olarak çizdiği üçgen bugüne kadar yaygınca kabul görse de, son on yıl içerisinde artarak açıklayıcılığı sorgulanmaya başlandı. Bu üçgene getirilebilecek en temel itiraz, soykırımların karmaşık yapısı içerisinde bu rollerin çoğu kez muğlak, geçişken ve neredeyse anbean değişken olduğudur.[2] Direnişçi Yahudi partizanların Polonya ve Belarus’ta bazı köylerde katliam yapmaları, Ruanda’da Hutuların çoğunluğu, Tutsiler’in yanı sıra soykırıma iştirak etmeyen bazı Hutuları da öldürürken, Burundi’de eş zamanlı olarak silahlı Tutsi birliklerinin Hutuları hedef alması veya gettolar ve toplama kamplarında resmi görev alan Yahudiler, toptancı nitelemelerin sorunlarına işaret ediyor. Benzer bir sorun ise, Hilberg’in tipolojilerinin kurbanın özneliğini alıyor [lack of agency] ve onu mutlak edilgenlikle tanımlıyor olmasıdır; böylece mağdurların seçimleri, seçimlerinin getirdikleri, yaptıkları, yapmadıkları ve yapamadıkları silikleşiyor.

Kurban grubun tamamına biçilen bu topyekûn pasiflik rolü, hatırlamanın önüne yeni bir engel çıkarıyor: Mağduriyet yarışları. Her kimliğin kendi acılarını ön plana çıkardığı ve kurucu mit olarak mağduriyetin temel alındığı yarışlar bunlar. Hedef ise kurbanın tarihyazımındaki özensizliğine yaslanarak, esas suçun failliğinden ve sorumluluğundan kaçmak, esas kurbanın rolünü çalmak ve acısını görecelileştirmek.[3]

İkinci temel itiraz nedeni de, genellikle fail grubuna mensup olanlardan oluşan kurtarıcılar.[4] Her kitlesel şiddet olayında bir şekilde varlık gösteren ve bu eylemi canı pahasına yapan bir grup, failliğin kitlesel şiddetin muktedir sosyal sınıfını genelleyecek şekilde genişletilmesinin önünde ciddi bir engel teşkil ediyor.[5] Kurtarıcıların bu ayrıksı pozisyonları doğal olarak erdemlilikle taçlandırıldığı için, bu pozisyonun parantezinde görülmek suç ve sorumluluktan azade olmak anlamına geliyor. Fakat kurtarıcılık payesi almak esasında o kadar kolay değil, yani sadece kurbanları ölümden kurtarmak bu erdemlilik payesi için yeterli değil. O insanların neden ve hangi motivasyonla kurtarıldıkları bu hikayelerdeki belirleyici detaylar.[6] Ermeni Soykırımı’nda sıklıkla görüldüğü gibi ekonomik veya cinsel saiklerle kadınlara ve çocuklara öldürülmeyip el konması ve bu amaçla onların kimliklerinin değiştirilmesi, kurtarıcılığın erdemliliği şöyle dursun, soykırım sürecinin önemli bir veçhesini oluşturuyor.[7]

read more »

April 19, 2016

“Soykırım da ne? Tehcir Elbette”*

by eminedeniz101

tezkıre)-69fbb07e-c30e-4ab3-9957-aa64a71a7637

[Editörlerin Notu: Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 90lı yılların başından itibaren 1915 hakkında konuşuyor olmanın kendisi, sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı. Yirmi yılı aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da sansürleyici güç, çokça devletle, devletin inkar politikasıyla ilişkili olarak düşünüldü. Dolayısıyla gerek etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine konuşmak, yani sahiden 1915’i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı. Bunların “nasıl”ını konuşamamanın devletten kaynaklı nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden kaynaklı zorlukları da vardı. Azad Alik editörleri olarak “1915’i konuşmak ama nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük. Bu vesileyle 2015 Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu dizinin 10. bölümüne Azad Alik editörlerinden Emine Deniz’in Tezkire dergisi 100. Yıl özel sayısının eleştirisiyle devam ediyoruz. Dizinin önceki yazılarına 1915-2015 adresinden ulaşabilirsiniz.]

Emine Deniz**

Öner Buçukçu editörlüğündeki “Düşünce, siyaset ve sosyal bilim alanlarında bilim insanlarının düşüncelerini ve araştırmalarını paylaştıkları bir platform olma” iddiası ile yola çıkmış olan Tezkire, 53. sayısının üç bölümünden birini Ermeni “meselesine” ayırmış. Derginin editoryal yazısında aslında bütün dosyanın halet-i ruhiyesini tanımlayabileceğimiz bir serzeniş var, o da şu: “Kimse, 1915’te ne yaşandı sorusunu sormuyor ancak neredeyse herkesin 1915’in ne olduğu hakkında bir kanaati var.”[1]

Bu serzeniş, uzun zamandır muhafazakar sağ ve Kemalist (İttihatçı) sol diskura yer etmiş birden çok ögeyi de içinde barındırmaktadır: “Güçlü Emperyalist devletlerin Osmanlı İmparatorluğu ve sonrasında Türkiye Cumhuriyeti üzerindeki emelleri”; “Ermenilerin I. Dünya Savaşı sırasında düşmanlarla iş tutması”; “Yabancı emellerle kötü yola düşürülmüş Ermeniler” gibi… 100. yıl için hazırlanan ama aynı zamanda bildik söylemsel hatları playback gibi tekrar eden bu dosya, bu nedenle , Doğan Gürpınar’ın Azad Alik serisi için yazdığı Derin Tarih okuması ile yanyana konduğunda ortak bir tema çıkarıyor karşımıza:

Osmanlı İmparatorluğu ve Ermeni tebaası arasında yaşanan ve tarafların çıkarları üzerinden konuşulması gereken soykırımın ancak ve ancak tarafların pasif bir izleyici/yaşayıcı/anlatıcıya dönüştürüldüğü bir tarih anlatısı ile neşredilmesi.    

Dosya, Adalet ve Kalkınma Partisi Siirt milletvekili, Tezkire dergisi yayın kurulu üyesi Yasin Aktay’ın yazdığı girizgahla[2]  açılıyor. Aktay’ın argümanını en iyi kendi kelimeleri özetliyor aslında: “Oysa artık çok iyi biliyoruz ki, tarih hiçbir zaman nesnel bir bakış açısıyla yazılamaz. Herkes bulunduğu yerden yazar tarihi. Üstelik herkesin bulunduğu yer zamanla değişiyor. O yüzden tarih her zaman yeniden yazılan güvensiz bir bilgidir.”[3] Bu yönüyle dosya, muhafazakar sağın ve ılımlı milliyetçilerin “tarihçilere bırakalım” klasiğiyle tekrar ettikleri inkar söylemlerinin dışında bir söylemle karşımıza çıktığını iddia etmektedir. Lakin inkarcılığa yeni bir kılıf bulunmuştur sadece. Aslında iki kılıf. İlki: tarihçiler objektif olamazlar ve “etkisi altında oldukları ideolojilerin ve iktidar ilişkilerinin farkında” değildirler. Diğeri ise, ülkelerarası iktidar ritüelleri ve ekonomi-politik pratikler, hangi “acının” soykırım olarak tanımlanacağını etkilemektedir.

read more »

April 5, 2016

Çocukların İstismarı, Algı Savaşları ve Mağduriyet Hırsızları

by Azad Alik

maliyazi

[Editörlerin Notu: Azad Alik editörlerinden Ayda Erbal’ın Uluslararası Çocuk Hakları Merkezi’nden İnsan Hakları ve Çocuk Hakları Sorumlusu Adem Arkadaş’la Türkiye’de Çocuk Hakları konusunda yaptığı nehir röportaj serisinin çocuk savaşçıların topluma kazandırılması konusunu da içeren üçüncü bölümünü çatışmasızlık sürecinin akamete uğraması nedeniyle yayımlayamamıştık. Önümüzdeki günlerde bu dosyaya Ensar Vakfı‘yla yeniden alevlenen tartışmalar nedeniyle geri döneceğiz. Ancak bunu yapmadan önce Yaşama Dair Vakıf kurucularından Mehmet Ali Çalışkan‘ın tartışmanın düzeni, seviyesi ve geleceğine dair oldukça önemli tespitlerini yayımlıyoruz. Yazı daha önce Sivil Sayfalar‘da yayımlanmıştı. Nehir röportajın ilk iki bölümü ise burada Satürn’ün Çocukları: Türkiye’de Çocuk Hakları?-1  Ve “Öteki” Çocuklar: Görülmeyen, Duyulmayan, Konuşulmayan -2]

Mehmet Ali Çalışkan

Karaman’daki tecavüz vakasının ardından rasyonel bir tartışma yapabilseydik, öncelikli olarak mağdurların durumunu, mağduriyetlerin nasıl giderileceğini, yeni mağduriyetleri engelleyecek düzenlemelerin neler olabileceğini konuşurduk. Kamu yönetimi ile sivil toplum kuruluşları arasındaki ilişkileri konu eder, sivil toplum-siyaset/iktidar/kamu yönetimi arasındaki mesafenin nasıl kaybolduğunu, sözcülerin birbirlerinin yerine geçerek konuşmasına olanak veren ilişkiler ağının nasıl kurulduğunu ve ideal bir siyaset-devlet-STK ilişkisinin nasıl olması gerektiğini tartışırdık. Ancak öyle olmadı.

Karaman’da erkek bir öğretmenin, Ensar Vakfı ve KAİMDER’e (Karaman Anadolu İmam Hatip ve İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensupları Derneği) bağlı, çocuklara yönelik dini eğitimler verdiği evlerde gerçekleştirdiği anlaşılan, erkek çocuklara yönelik tecavüzlerin (kimi kaynaklara göre 10, kimine göre 45 çocuk) ortaya çıkması hayli infial yarattı. İnfiale, meşrebe göre imkan veren pek çok husus var. “Bir öğretmenin (erkek) çocuklara tecavüzü”, “vakıf ve dernek evleri”, “vakıf ve dernek evlerinde dini eğitim”, “gönüllü öğretmenin tecavüzleri”, “Ensar” gibi. Bunlardan en çok konuşulansa “Ensar” oldu.

Ensar Vakfı vizyonunu “din ve değerler eğitimi alanında ulusal ve uluslararası düzeyde, değerlerine bağlı, entelektüel birikim ve akademik başarısıyla gelecekte söz sahibi olacak en yetkin vakıf olmak” şeklinde tanıtan bir sivil toplum kuruluşu. Vakıf, üzerine odaklandığı konuyu “din ve ahlak eğitimi” ile “değerler eğitimi” olarak tanımlıyor.

Vakanın faillerine bakıyor, kendimize benzeyenleri sessizlik, benzemeyenleri düşmanlıkla karşılıyoruz

Rasyonel bir tartışma yapabilseydik, öncelikli olarak mağdurların durumunu, mağduriyetlerin nasıl giderileceğini, yeni mağduriyetleri engelleyecek düzenlemelerin neler olabileceğini konuşurduk. Failin profilini tartışır, fail ile mağdur arasında, bir evde, böylesine mahrem bir ortamda bir arada bulunma halini sorgulardık. Son olarak da kamu yönetimi ile sivil toplum kuruluşları arasındaki ilişkileri konu eder, sivil toplum-siyaset/iktidar/kamu yönetimi arasındaki mesafenin nasıl kaybolduğunu, sözcülerin birbirlerinin yerine geçerek konuşmasına olanak veren ilişkiler ağının nasıl kurulduğunu ve ideal bir siyaset-devlet-STK ilişkisinin nasıl olması gerektiğini tartışırdık.

Ancak bunları yapmadık. Türkiye medyasından, sivil toplumundan ve siyasetinden bekleneceği üzere, fırsatçı, nefret dolu ve düşmanca bir dil ve içerik ile ve siyasi rakipler arası birbirini yok etme motivasyonuna dayanan bir meydan savaşına giriştik. Bu artık o kadar sıradan bir tartışma biçimi oldu ki, meselenin ortaya konuluşu, tarafların belirginleşmesi, pozisyonların netleştirilmesi, savaş enstrümanlarının ezberden çağrılması, rakiplerin kontrol ettiği kitlelerin yerlerinin tahkim edilmesi saatler içinde gerçekleşti.

read more »

%d bloggers like this: