1915: Sorumluluk, ‘Kürtler’, ‘Ermeniler’

by Azad Alik

DagliogluKurtTarihi

[Editörlerin Notu: Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 90lı yılların başından itibaren 1915 hakkında konuşuyor olmanın kendisi, sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı. Yirmi yılı aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da sansürleyici güç, çokça devletle, devletin inkar politikasıyla ilişkili olarak düşünüldü. Dolayısıyla gerek etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine konuşmak, yani sahiden 1915’i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı. Bunların “nasıl”ını konuşamamanın devletten kaynaklı nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden kaynaklı zorlukları da vardı. Azad Alik editörleri olarak “1915’i konuşmak ama nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük. Bu vesileyle 2015 Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu dizinin 11. bölümüne Clark Üniversitesi’nden Emre Can Dağlıoğlu’nun Kürt Tarihi dergisi 100. Yıl özel sayısının eleştirisiyle devam ediyoruz. Dizinin önceki yazılarına 1915-2015 adresinden ulaşabilirsiniz.]

Emre Can Dağlıoğlu

Holokost tarihi deyince akla gelen ilk isimlerden Raul Hilberg’in soykırım çalışmalarına önemli bir katkısı imha sürecindeki kolektif ve bireysel rol stereotiplerini tanımlamasıdır.[1] Fail [perpetrator]- kurban [victim]- izleyici [bystander] olarak çizdiği üçgen bugüne kadar yaygınca kabul görse de, son on yıl içerisinde artarak açıklayıcılığı sorgulanmaya başlandı. Bu üçgene getirilebilecek en temel itiraz, soykırımların karmaşık yapısı içerisinde bu rollerin çoğu kez muğlak, geçişken ve neredeyse anbean değişken olduğudur.[2] Direnişçi Yahudi partizanların Polonya ve Belarus’ta bazı köylerde katliam yapmaları, Ruanda’da Hutuların çoğunluğu, Tutsiler’in yanı sıra soykırıma iştirak etmeyen bazı Hutuları da öldürürken, Burundi’de eş zamanlı olarak silahlı Tutsi birliklerinin Hutuları hedef alması veya gettolar ve toplama kamplarında resmi görev alan Yahudiler, toptancı nitelemelerin sorunlarına işaret ediyor. Benzer bir sorun ise, Hilberg’in tipolojilerinin kurbanın özneliğini alıyor [lack of agency] ve onu mutlak edilgenlikle tanımlıyor olmasıdır; böylece mağdurların seçimleri, seçimlerinin getirdikleri, yaptıkları, yapmadıkları ve yapamadıkları silikleşiyor.

Kurban grubun tamamına biçilen bu topyekûn pasiflik rolü, hatırlamanın önüne yeni bir engel çıkarıyor: Mağduriyet yarışları. Her kimliğin kendi acılarını ön plana çıkardığı ve kurucu mit olarak mağduriyetin temel alındığı yarışlar bunlar. Hedef ise kurbanın tarihyazımındaki özensizliğine yaslanarak, esas suçun failliğinden ve sorumluluğundan kaçmak, esas kurbanın rolünü çalmak ve acısını görecelileştirmek.[3]

İkinci temel itiraz nedeni de, genellikle fail grubuna mensup olanlardan oluşan kurtarıcılar.[4] Her kitlesel şiddet olayında bir şekilde varlık gösteren ve bu eylemi canı pahasına yapan bir grup, failliğin kitlesel şiddetin muktedir sosyal sınıfını genelleyecek şekilde genişletilmesinin önünde ciddi bir engel teşkil ediyor.[5] Kurtarıcıların bu ayrıksı pozisyonları doğal olarak erdemlilikle taçlandırıldığı için, bu pozisyonun parantezinde görülmek suç ve sorumluluktan azade olmak anlamına geliyor. Fakat kurtarıcılık payesi almak esasında o kadar kolay değil, yani sadece kurbanları ölümden kurtarmak bu erdemlilik payesi için yeterli değil. O insanların neden ve hangi motivasyonla kurtarıldıkları bu hikayelerdeki belirleyici detaylar.[6] Ermeni Soykırımı’nda sıklıkla görüldüğü gibi ekonomik veya cinsel saiklerle kadınlara ve çocuklara öldürülmeyip el konması ve bu amaçla onların kimliklerinin değiştirilmesi, kurtarıcılığın erdemliliği şöyle dursun, soykırım sürecinin önemli bir veçhesini oluşturuyor.[7]

Üçüncü itiraz da izleyici grubunun kitlesel şiddet karşısındaki tutumunun karmaşıklığından kaynaklanıyor. Hilberg üçgeni, aktif olarak kurbana yardım etmeye çalışmış, fakat bunu başaramamış bir grup insan ile şiddeti bir şekilde onaylayan ama aktif olarak olaylarda yer almayan insan grubunu aynı kefeye koyuyor. Bu çerçevede, sorumluluktan azade bir izleyici grubu söz konusu oluyor ve dolayısıyla izleyici grubunun (devletler de dahil) özneliği ortadan kaldırılıyor.[8] Bu anlamda, Varşova Gettosu’ndaki isyanın acımasızca bastırılması üzerine Polonya’daki Yahudi sosyalist partisi Bund’un liderlerinden Szmul Zygielbojm’un 12 Mayıs 1943’te intihar etmeden önce, Polonya Cumhurbaşkanı Wladyslaw Raczkiewicz ile Başbakan Wladyslaw Sikorski’ye yazdığı mektubu[9] çerçeveyi yeterince özetliyor:

Polonya’daki tüm Yahudi ulusunun öldürülmesi suçunun sorumluluğu ilk önce bu eylemi gerçekleştirenlere aittir, fakat dolaylı olarak bu suçun sorumluluğunu bütün insanlık, bu suçu engellemek için hiçbir şey yapmayan müttefik devletlerin halkları ve hükümetleri taşıyor. Savunmasız milyonların, işkence görmüş çocukların, kadınların ve erkeklerin öldürülmesini pasif bir şekilde seyrederek bu sorumluluğa ortak oldular.

Soykırımları bu çerçeve içinde almak, ancak suçun faili olma durumunu toptan olarak bir kimlikte aramayı ve karşılığında kimliği aklama çabasını beraberinde getiriyor. Bu düzlemde, kimliklerin suçu birbirlerine attıkları bir döngünün içine giriliyor ki, Ermeni Soykırımı bağlamında Türkiye’de bir dönemdir tam da bunu tecrübe ediyoruz. Devlet tezinin çeşitli varyantlarının çevresine kümelenmiş Yusuf Halaçoğlu, Erhan Afyoncu ve Murat Bardakçı gibi tarihçi ve gazeteciler, katliamın esas failleri olarak Kürtleri gösterirken, Kürt siyaseti içinde Ahmet Türk’le kendine ses bulan ve önemli bir temsiliyeti olduğunu düşündüğüm bir damarda ise sorumluluk üstlenmeden ‘Kürtlerin kullanıldığı’ yönünde bir anlatı yaygınlaşıyor.[10] Kürt siyasetinin tavrı, yüzleşmenin zemin bulması bakımından elbette anlamlı ve değerli. Yine de  istop oynar gibi suçun failliğini toptan başka bir kimliğe yükleyip kaçmak ile sorumluluk almadan yüzleşmeye çalışmak arasındaki mücadelenin etkileri ise her yere tesir ediyor. Bir yanda, bireylerin, ailelerin, aşiretlerin ve ileri gelenlerin suçu ve sorumluluğunu aşarak ‘Kürtler’in soykırımda hangi rolü üstlendikleri sorusuna ‘Kürtler fail’ cevabını bulmaya saplanıp kalıyoruz. Diğer tarafta ise yine genel bir kimlik olarak ‘Kürtler’in nasıl da bu suçla yüzleştikleri, özür diledikleri ve aslında kurtarıcı kimliğine de sahip oldukları anlatılarını dinliyoruz. Bu döngü içerisinde, Ermeni Soykırımı’nın 100. yılında adında Kürt geçen bir derginin ne yaptığı ve süregelen kısır tartışmayı hangi boyutlarda ele aldığı tartışmanın selameti açısından gerçekten önemli. Kürt Tarihi dergisi de bunu yaparak, Mayıs-Haziran 2015 sayısının çok büyük bölümünü ‘1915 ve Kürtler’ dosyasına ayırmış.

I

Dosya, derginin genel yayın yönetmeni Mesut Yeğen’in yazısıyla açılıyor. Yeğen, ‘Kürtlerin bu büyük felakete nasıl ortak olduğu, nasıl karşı çıktığı’ sorularının cevaplanmasının gerektiğini belirterek, bu soruların çalışmalar arttıkça detaylarını daha iyi öğreneceğimiz cevapları karşısında, ‘Kürtler bu işe bulaşmadı’ ile ‘Esas Kürtler yaptı’ pozisyonlarının güçleneceğini belirtiyor. Yeğen’in bu pozisyonlar karşısında önerileri ise çalışmaların yükselteceği tartışmaları serinkanlılık ve sorumlulukla izlemek, mevzuya dair bilginin çoğalmasını teşvik etmek ve ‘Kürdistan’ı Ermenisizleştiren bu büyük felakete’ dair her müdahaleyi komplekssiz sergilemek. Bu çerçevede, Yeğen’in Kürdistan vurgusu dikkat çekiyor. Zira Ermeni Soykırımı da diğer soykırımlar gibi yıkımın yanı sıra bir inşa sürecini de beraberinde getirdi. Türk ve Kürt kimliğinin kurulmasını sağlayan da bu ‘yok edilme’ süreci.[11] Aynı zamanda, Kürdistan’ı da homojenleştiren ve ‘şu an bahsedildiği sınırlarıyla’ bir coğrafya olarak tahayyülüne neden olan süreç.[12] Fakat Yeğen, bu durumu sorunsallaştırmak yerine, Kürdistan coğrafyası 1915 öncesinde de bugünkü haliyle varmış ve mümkünmüş gibi düşünmeyi tercih ediyor.

II

Dosyanın ilk yazısı, ünlü tarihçi Hans-Lukas Kieser’e ait ve bir hayli iddialı bir başlığa sahip: ‘Soykırımda Bir Faktör ve Mekan Olarak Osmanlı Doğu Vilayetleri (1895-1915).’ En başta belirteyim, yazı başlığında vaat ettiklerini içermiyor. ‘Doğu vilayetleri’ deyince akla düşen ‘Vilayet-i Sitte’den yalnızca Diyarbekir ele alınmış. Diyarbekir, bölgenin önemli merkezlerinden biri olsa da, tüm bu altı vilayette bahsedilen iki kitlesel şiddet döneminin (1895-96 Katliamları ve Soykırım) hangi mekanizmalar aracılığıyla ve hangi motivasyonlarla yürütüldüğüne dair yorum yapmak için yeterli bir coğrafya değil. Zira örneğin Ermeni nüfusunun daha yoğun ve siyasi gücünün daha yüksek olduğu Van vilayeti, çok daha farklı mekanizmaların yürüdüğü bir soykırım sürecine sahne oldu.[13]

Yine de Kieser’in yazısı önemli bir yaklaşıma sahip. Her iki şiddet döneminde de, Diyarbekir’de Ermenilere uygulanan şiddetin uygulanmasında merkezi hükümetin rolünü aşacak düzeyde yerel ileri gelenlerin ve bölgedeki güç dengelerinin etkin olduğunu belirtiyor. Kieser, yazısının girişinde ‘Kürtlerin tanıklıkları ve kimi zaman dahilleri oldu’ diyerek ‘Kürtler’in şiddetin kurucu unsuru olmadığı imasında bulunsa da, yazı biraz önce belirttiğim eksende şekilleniyor. Yazının esas tezi, 1895’te vilayette yaşananın, Ermenilerle  Kürtler arasında,  Kürtler  lehine  asimetrik ilişkiyi bozacak olan reformun ilanına tepki olarak Diyarbekir’in ileri gelenleri tarafından başlatıldığı ve sürdürüldüğüdür. Bu anlamda, meseleye dair tarihyazıcılığında hakim  1895-96 Katliamları’nın II. Abdülhamid’in emriyle Hamidiye Alayları tarafından gerçekleştirildiği tezinin bir hayli çürük olduğunu böylece  göstermiş oluyor.

Soykırıma gelindiğinde ise bölgedeki aynı güruhla işbirliği yapmak ‘durumunda kalan’ İttihatçıların, yereldeki güçlerin etkisiyle savrulduğu ‘anti-Ermeniciliğin’ rol oynadığını belirtiyor. Bu anti-Ermeniciliğin altını ise Doğu vilayetlerindeki Ermeni karşıtlığının ve İslamcılıkla bezenmiş Türkçü ideolojinin doldurduğunu söylüyor. Fakat Ermeni Soykırımı’nın itici gücünün böyle bir ‘Ermeni karşıtlığı’na atfedilmesi ve İttihatçılığı girdiği güç ilişkileri ve tabanın taleplerinin radikalleştirdiği tezlerinin ne kadar doğru olacağı tartışmalı. Daha az tartışmalı olan bir nokta ise Kieser’in bu denklemde İttihatçıların işbirliği içinde olduğu güruhla ilgili çizdiği çerçevenin sorunlu olması. Kieser’e göre, bu güruh, ‘anayasa karşıtı güçler’den oluşuyor ki, İttihatçılar dışında Ermenilerin katledilmesine dahil olanları sadece bu çerçeveye sığdırmak bir hayli zor.[14] Yukarıda belirtildiği gibi, İslamcılığı tabanı motive eden bir söylem olarak değil de, karar verici bir ideoloji olarak kapsayan bu çerçevede, ilginç bir şekilde, Jön Türk komitacıları ‘İslam karşıtı’ olarak kodlanıyor.

Kieser, daha sonra iddiasını bir adım daha ileriye götürüyor ve soykırımın ‘kısmen merkezi olarak planlandığını, ancak bölgesel unsurların belirleyici bir rol oynadığını’ ileri sürüyor. Soykırım gibi geniş çaplı ve kitlesel bir suçu işlemek için yerelden gelecek büyük desteğe elbette ihtiyaç vardır ve bu ihtiyaç, merkezin yerel üzerindeki kontrol mekanizmasını gevşetebileceği doğrudur. Fakat Kieser’in yerelin belirleyiciliğine atfettiği bu büyük önem, Ermeni Soykırımı özelinde merkezdeki karar alıcıların ve organize edenlerin rolünü fazlasıyla küçültüyor. Bu anlamda, Talat Paşa’da somutlaşan merkezin esas plana sadık kalınması, yerele karşı kontrolün yitirilmemesi ve yerelin belirleyici ve direngen etkisini kırmak için elinden geleni yaptığı düşünüldüğünde, Kieser’in tezi gerçekten bir hayli iddialı görünmekte.

III

Rohat Alakom’un yazısı ‘Gülizar’ın Feryadı’ adını taşısa da, yazının yalnızca sonda küçük bir kısmı, meşum Gülizar-Musa Bey hikayesine özgün bir katkı sunuyor. Evvelki kısımları ise akademik perspektiften Kürt-Ermeni ilişkilerini ele almak amacından ziyade, Kürt tarihini Ermeni Soykırımı suçundan aklama çabası için yazılmış. Bu çerçevede, Alakom, klasik ‘Kürtler ile Ermeniler arasında 1915’e dek hiçbir sorun yoktur’ anlatısını yazı boyunca terennüm ediyor. Bu yaklaşıma dayanağı ise 1908 yılında kurulan Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti’nin tüzüğünde yer alan bir madde. Fakat Cemiyet’in çıkardığı Kürdistan gazetesinin tüzükteki Ermenilerle ilişkilerin geliştirilmesini amaçlayan maddesiyle çok paralel bir yayın çizgisi izlemediği aşikar.[15]

Buna ek olarak, Alakom, soykırım sırasında da Kürtlerin kurtarıcı tavrını ön plana çıkarmayı yeğliyor. İttihat-Terakki muhalifi Kürt Şerif Paşa ve Muhtıla Bey’in bu dönemdeki tavırlarını uzun uzun anlatan Alakom, soykırım suçu söz konusu olduğunda ‘bazı Kürtlerin istenmeyen münferit bazı olaylara karışmasından’ dolayı ‘Kürtlerin adının kötüye çıktığına’ işaret ediyor. Alakom’a göre, bu Kürtler de esas olarak Hamidiye Alayları’na mensup kişiler. Daha sonra Üngör’ün yazısında da göreceğimiz gibi, alaylar, dahil oldukları sayısız suç, kanunsuzluk ve keyfilikleriyle elde ettikleri kötü şöhretlerinden ötürü doğrudan 1895-96 Katliamları’nın tek faili ilan ediliyorlar. Soykırımda yaygın kitlesel sorumluluğu öteleme  yöntemi olarak 1919’dan beri sıklıkla başvurulan ‘sorumluluğu sadece İttihatçıların sırtına yükleme’nin bir benzeri de alternatif tarihyazımında Kürtlerin yoğun yaşadığı coğrafyada tüm sorumluluğu Hamidiye Alayları’na yüklerken aynen tezahür ediyor.

IV

Dosyanın en başarılı yönü, Kürtlerin kolektif ve bireysel hafızası anlamında önemli ipuçları veren üç yazıya yer vermesi. Bu yazılardan ilk ikisi, kolektif hafızaya yönelik ilk sistematik çalışmalardan birine yaslanırken, sonuncusu da bireysel hafıza politikasının haritasını çıkarma amacındaki bir diğer çalışmanın ürünü. Bu anlamdaki ilk yazı, Namık Kemal Dinç’in ‘Diyarbakır’da 1915 Soykırımı’nın Paramiliter Unsurları: Cendırmeyên Bejik’ isimli yazısı. Dinç, bölgede Adnan Çelik’le beraber yürüttükleri sözlü tarih çalışmasında sıkça karşılarına çıkan bir paramiliter organizasyondan, bejiklerden bahsediyor. Çalışmadan çıkan bilgiler bir araya getirildiğinde, literatürde yer almayan bu organizasyonun esas görevinin bir şekilde kaçıp saklanan Ermenileri bulup öldürmek olduğu anlaşılıyor. Devlete bağlı çalıştıkları da anlaşılan bejikler, bu ‘av’ın karşılığında maddi kazanç elde ediyorlar. Kolektif hafızada, bejiklerin kötülükle eşdeğer olarak anılması ise bölgede soykırıma yönelik bakışa dair önemli bir ipucu.

Bu yazıyı Adnan Çelik’in soykırımın Kürtçede nasıl isimlendirildiğini anlattığı yazısı takip ediyor. Yukarıda belirttiğim sözlü tarih çalışmasıyla tespit edilen bu isimlerin çeşitliliği, soykırımın çok katmanlılığına ve Kürtlerin bu suça bakış açılarına işaret ediyor bir anlamda. Ferman veya fermana filehan [yazıda geçtiği şekliyle Ermenilerin fermanı], en çok kullanılan adlandırmalardan biri. Ermenilerin yok edilmesi için emrin devletten geldiğini ve Kürtlerin kendilerini bu konuda çaresiz olarak konumlandırmalarını yansıtıyor. Dema qefle [kafile zamanı] terimi de yaşananlara karşı nötr bir tutumun ifadesiyken, terqa filehan [yazıda geçtiği şekliyle Ermenilerin dağılması], qirkina filehan [yazıda geçtiği şekliyle Ermenilerin kırımı/katliamı] ve Zazaca firxûnê Armeniyan [Ermenilerin kökünün kurutulması], şiddeti daha açıkça tarif eden terimler. Yazıda devamlı tekrarlanan fileh kelimesinin Ermeni olarak çevrilmesi ve ‘kafir, gavur’ anlamında pejoratif bir anlamla yüklü olduğunun belirtilmemesi ise bir eksiklik olarak göze çarpıyor.

Hafıza bağlamında ele alınabilecek son yazı, Fatma Müge Göçek’e ait. Yazı, Göçek’in 2015 yılında yayımladığı Denial of Violence: Ottoman Past, Turkish Present, and Collective Violence against the Armenians, 1789-2009 [Şiddetin İnkarı: Osmanlı Geçmişi, Türkiye Günceli ve Ermenilere Karşı Uygulanan Toplu Şiddet, 1789-2009] isimli son kitabında incelediği hatıratlardan Kürt kimliği açıkça belirtmiş olan 11 ismin yazdıklarına odaklanma iddiasında. İddiasında diyorum, çünkü yazıda bu 11 isimden yalnızca Musa Anter, Kadri Cemil Paşa, Hüseyin Demirer, Nuri Dersimi, Salihe Kevirbiri ve Hasan Hişyar Serdi’nin hatıralarına yer verilmiş. Girişte ele alınacağını belirtilen Mehmed Salih Bedirhan, Şeyhmus Diken, Mahmut Nedim Kerkük, Şerif Paşa ve Mehdi Zana’nın yazdıklarından ise maalesef bir satır bile yok. Bunun yanı sıra, Göçek, bu hatıratları bireysel-kolektif hafıza çerçevesinde tanıklık veya hatırlama biçimleri olarak almaktan ziyade, anlatılan olayları aynen hatıratlarda yer aldığı gibi geçmişçesine ele alıyor ve tarihyazımını buna yaslanarak kurguluyor. Bu çerçevede, mesela doğruluğu ciddi anlamda şüpheli olan Said Nursi’nin 1.500 Ermeni’yi kendisine verilen emre rağmen öldürmeyip koruduğu iddiası bir kurtarıcılık örneği olarak satırlara yansıyor.[16]

Göçek’in yazısında olmayan bir başka nokta ise Nuri Dersimi’nin Ermenilere dair anlatısının başka boyutları. Göçek, ‘1915’te başka katliamların da olduğunu belirtelim’ diyor ve 1992 yılında yayımlanan Dersim ve Kürt Milli Mücadelesine Dair Hatıratım isimli kitabına referansla Nuri Dersimi’den şu alıntıyı yapıyor: ‘Rusların Sarıkamış zaferinden sonra özellikle gönüllü Ermeni taburlarının Pasinler, Bitlis ve Reşadiye’de Muş, Varto, Kiğı ve Palo Ermenilerinin katılımıyla çok sayıda Kürt’ü katlettiler.’ Fakat Dersimi’nin bu döneme dair anlattıkları yalnızca bununla sınırlı değil, özellikle Hatıratım isimli kitabında çok daha fazlası var. Göçek’in yazısında, bu kitap kaynakça bölümünde yer alıyor, fakat metinde bu kitaba referans yok. Dersimi, kitapta ‘Ermeni meselesi’ başlıklı bölümde anlattıkları, bir yandan Ermenilerin tehcir boyunca yaşadığı acılardan ve Kürtlerin onlara yardımlarından bahsederken, diğer yandan ‘bu iyilik dolu hizmetlere mukabil Ermenilerin Kürtlere karşı reva gördükleri mezalimden bahsedelim’ diyerek, meseleye dair Türk resmi tezine bir hayli yakınsayan bir portre ortaya çıkarıyor. Dersimi’nin nihayetinde vardığı sonuç, 1914-1919 yıllarında Kürdistan’da çoğunluğu Kürt, yaklaşık 1,5 milyon insan öldürülmüş olması ve çoğunun Ermeniler tarafından gerçekleştirilen cinayet ve katliamlar nedeniyle olduğudur.[17] Bu bağlamda, Göçek’in Dersimi’nin anlatısında yer vermediği kısımlar, yazıda çizmeye çalıştığı ‘yüzleşmeye açık olma’ durumuna esastan  ters düşüyor.

V

Uğur Ümit Üngör’ün yazısı ise Kürtler ve Ermeni Soykırımı çerçevesinde daha geniş bir tablo çizmeye çalışıyor. Bu çabayla, Üngör de Kieser gibi soykırıma giden yolu uzun bir tarihsel çerçeveye oturtuyor. Fakat Kieser’in yaptığı gibi farklı bir yaklaşım önermek yerine literatürde şimdiye kadar ortaya konmuş genelgeçer yaklaşımları tekrarlıyor. Bu anlamda, Üngör’ün bu yazıyı 2015’ten birkaç yıl önce yazmış olduğu çıkarımını yapmak da sanırım çok yanlış olmayacaktır. Zira Üngör’ün ‘yakın zamanda yapılan’ ve ‘kısa zaman önce’ diye tanımladığı araştırmaların bibliyografyada sırasıyla 2010 ve 2008 yıllarında yayımladıkları kaydedilmiş ve genel olarak 2011 yılından daha yeni bir çalışmaya referans yok. Bu durum, son 5 yılda yapılan ve genel çerçeveye daha net bakmamızı sağlayan önemli çalışmaların yazıda yer almaması anlamına geliyor elbette.[18]

Üngör’e göre şu üç gelişme Kürt-Ermeni ilişkilerini kökten etkiliyor: 1839 Tanzimat Fermanı, 1878 Ayastefanos (çeviri metinde San Stefano olarak yer almış) Anlaşması ve Berlin Kongresi’nde Ermeni meselesinin uluslararasılaşması ve 1891’de (yazıda 1890 olarak geçiyor) Hamidiye Alayları’nın kurulması. ‘Ermeni meselesi’ne dair yazılan birçok metinde adı anılan bu üç gelişmeden, özellikle sonuncusuna bu derece önem atfetmek kronik bir sorun olarak görülebilir.[19] Sonraki sayfalarda detaylandırıldığı üzere, Hamidiye Alayları’nın Ermeni ihtilalcilerin faaliyetlerine karşılık vermek için kurulduğu yanılsaması, sadece Üngör’e ait değil. Alayların kurulmasında bu hareketlenmelerin rolü olsa da, yalnız bunun için kurulduğunu söylemek, çok yaygın fakat temeli sağlam olmayan bir iddia. Ayrıca alayları ‘ayaktakımı’ olarak görmek, Sason’da ‘Ermenilerin Kürt ağalara karşı ayaklandığı’nı, 1894 Sason Katliamı’nın ve 1895-96 Katliamları’nın esas failleri olarak görevlendirildiklerini söylemek, maalesef ki tatmin edici kanıtlardan yoksun.[20] Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere karşı şiddet üzerine uzman isimlerden biri olan Üngör söz konusu geleneksel literatürü ilk eleştirenden biri olan Janet Klein’a[21] atıfta bulunmasına rağmen Hamidiye Alayları’na bu neredeyse klişe yaklaşımı sorunsallaştırmaması ve hatta onu tekrar etmesi de ilgi çekici bir paradoks.[22]

Üngör, Kürt aşiretlerinin soykırıma katılım motivasyonunu ideolojiden ziyade fırsatçılık  (katliamdan elde edilen maddi ve manevi kazanç) olarak yorumlarken, bir çırpıda ‘din kaynaklı kin’in önemli bir faktör olmadığı çıkarımını yapıyor. Bu iddiayı desteklediği nokta ise ‘Kürt şeyhlerinin katliamı onaylamadığının bilinmesi.’ Nereden bildiğimiz sorusunun cevabını ise Said Nursi’nin tartışmalı Ermenilere yardım anlatısı ile Şeyh Said’in cinayetlere karşı yayınladığı fetvada buluyor. Fakat şurası açık ki, bu iki örnek, ‘Kürt şeyhleri’ olarak genellenen bir nitelemenin altını dolduramıyor.

Öte yandan Ermenilerin Müslüman olmamaları nedeniyle öldürülmelerinin önünde dinen engel bulunmadığı, katledilmelerinin vacip olduğu, mallarının helal olduğu, çocuklarını Müslümanlaştıranın sevap işlemiş olacağı ve ‘7 Ermeni öldürenin cennete gideceği’ne yönelik fetva ve propagandalar yoluyla, şeyhlerin genellikle katliamları meşrulaştırıcı ve teşvik edici rol oynadıkları yaygın bir anlatı olarak ön plana çıkıyor.[23] Fakat Üngör’e göre bu ‘yarı-İslamcı retorik’, sadece birçok cahil köylüyü kışkırtmakta işe yaramıştır.

Benzer bir genelleştirmeci tavır, yazıda kullanılan özellikle kimlik sıfatlarında göze çarpıyor. Üngör, ‘soyut bir Kürt kimliği’nin tartışılması gerektiğini belirtse de, bir vakadan veya tanıklıktan yola çıkarak kimlikler üzerine yaptığı genellemeler sıklıkla göze çarpıyor. Örneğin, Xerzan bölgesinden bir tanıklıktan yola çıkarak, Üngör’ün ‘Kürtlerin kaçırılan Ermeni kadınları boğarak öldürdükleri’ veya ‘köylülerin silahsız Ermeni erkeklerinin bile öldürülmesine karşı çıktıkları’ çıkarımları, yanlış anlaşılmaya çok elverişli bir sıfat enflasyonu yaratıyor.

V

Dosyanın sondan bir önceki yazısında Şahhaydar Yarkın, Osep Tokat’ın 2015 yılında Paros Yayınları tarafından üç dilli yayımlanan Virane Kiğı kitabını eleştirel bir gözle değerlendiriyor. Yarkın, Tokat’ın Kiğı’da Ermeni Soykırımı’nın nasıl gerçekleştirildiğine dair hiçbir kaynak kullanmadan bulunduğu iddiaları sorguluyor. Yarkın’ın yazısından anladığımız, Tokat’ın kitapta genel olarak kullandığı referans sistemi, akademik standartlara pek uymuyor. Yarkın’a göre, Tokat, Kiğı’nın Sergevil köyündeki Ermeni katliamı için özellikle bir Alevi köyü olan Bileceli köyü sakinlerini fail olarak gösteriyor ve bu çerçevede, merkezi devlet veya bölgedeki yöneticileri bu katliam mekanizmasına dahil etmiyor. Yarkın ise özellikle Raymond Kevorkian’a referansla bu anlatının gerçekleri yansıtmadığını ve esas faillerin merkezden katliamları organize etmesi için atanan kaymakam ve Teşkilat-ı Mahsusa çeteleri olduğunu öne sürüyor. Yarkın, Tokat’a yönelik eleştirisinde temel olarak haklı olsa da, ileri sürdüğü karşı tez, Tokat’ı bütünüyle yalanlamıyor. Zira Kevorkian, kafilelerin başında kazada kurulan tehcir komitesi üyeleri ile Teşkilat-ı Mahsusa çetelerinin başlarının bulunduğunu ve Sergevil köyü Ermenilerinin de dörtte üçünün katledildiğini belirtiyor. Yani katliamı bilfiil gerçekleştirenlerin kimliğine yönelik bir şey söylemiyor. Aynı şekilde, Herdif köyü Ermenilerinin öldürülmesi mevzubahis olduğunda Tokat yine Bilecelileri işaret ederken, Yarkın Kevorkian’a başvurarak Herdifli Ermenileri ‘çeteciler’in öldürdüğünü belirtiyor. Fakat yine Kevorkian’ın cümlesi, çetecilerin kimler olduğuna dair net bir şey söylemekten uzak.

Yarkın’ın Tokat’a bir başka eleştirisi de Kızılçam aşiret reisi Haydar Bey’i Khubs bölgesindeki Ermenilerin kurtarıcı olarak göstermesi. Fakat Yarkın’ın buna karşılık öne sürdüğü gerekçe Haydar Bey’in ailesi Şahhüseyinoğulları’nın 1848’de (metinde 1948 yazıyor, sanırım bir yanlışlık var) başka köylerde birçok kişiyi öldürmüş olması, Haydar Bey’in tahsildarının önceki zamanlarda bir Ermeni kızını kaçırması ve 1915’ten önce ailenin Bileceli köyünü işgal etmeye girişmesi. Dolayısıyla Haydar Bey’in bu olaylarla doğrudan alakası olmaması, yine konuyla ilgili tatmin edici bir eleştirinin önüne geçiyor. Yarkın’ın geçtiği bir sonraki aşama ise inkarcı literatürde sıklıkla rastlanan ‘Peki Ermeniler öldürdükleri Müslümanları neden anlatmıyor?’ retoriğine yaklaşacak cinsten. Yarkın, aynı soruyu Tokat için sorarak, Ermeni birliklerinin Rus ordusu yardımıyla bölgede yaptıklarını Antranik Paşa’nın hatıratından alıntılarla sıralıyor.

Tokat’a yönelik eleştirilerinde belirli noktalarda haklı olsa da, Yarkın’ın Ermenilere yönelik şiddette odağı başka yöne kaydırma ve özellikle Bileceli köyü sakinlerine karşı korumacı tavrı yazıda çok açık görülüyor. Yarkın, Bileceli köyü yaşlılarının anlatılarına göre köyün soykırımdaki rolünü şöyle açıklıyor: ‘Her ne kadar Bileceliler Ermenilerin bazılarını kurtarmış olsa da, Bilecelilerden üç-beş kişi hem Ermeni köylerindeki katliama hem de Ermeni mallarının talanına katıl[mıştır].’ Bu cümleden açıkça anlaşıldığı gibi, konu kurtarıcılık olduğunda Bilecelilerin sayısı kısıtlanmazken, sıra suçun failliğine geldiğinde birkaç Bileceli’nin iştirakı söz konusu oluyor.

VI

Dosya, Sedat Ulugana’nın ‘1894’te Van ve Bitlis Vilayetlerinin Nüfusu’ isimli yazısıyla kapanıyor. Ulugana, Genelkurmay Başkanlığı ibaresi bulunan ve iki vilayetin 1894 yılına ait nüfus sayımı kroki ve haritalarını okurun dikkatine sunuyor. Ermenilere yönelik reform baskısı altında nüfus dağılımını hesaplamanın adeta bir ‘savaş alanı’na dönüştüğü döneme ait bu veriler, Müslümanların Kürt ve Türk olarak ayrı ayrı sayılmış olmasıyla da önemli belgeler. Bu bağlamda, yazının eleştirilecek tek tarafı, Ulugana’nın yazdığı bir paragraflık giriş. ‘Türkiye’de halen sağlıklı bir arşiv çalışması yok. Açıklanan belgeler de çoğunlukla politik amaçlı kullanılıyor’ cümleleriyle yazıya başlayan Ulugana’nın bu sözlerle kimi hedeflediği bir hayli muğlak. Devam eden cümlelerdeki bir bilim olarak tarih ve arşivler vurgusu ise işleri daha çok karıştırıyor: ‘Politikanın objektif olma gibi bir derdi yok ama bilim olarak tarihin böyle bir derdi var; arşivlerle çalışır.’ Tarihçinin objektifliği tartışması elbette bu satırlara sığmayacak kadar uzun. Fakat yine tarih biliminin objektiflik hedefinin hiç ulaşılamayacak bir hedef olarak orada hep durduğunu belirtmekte fayda var. Aynı şekilde, birincil kaynakların tarihyazımındaki önemi tartışılmaz olsa da, arşiv belgelerini fetişizm boyutunda önemsemek ve en kusursuz belge muamelesi yapmak bir hayli sorunlu. Özellikle Ulugana’nın ele aldığı dönemdeki nüfus verileri söz konusu olduğunda, karşımızda birden çok sayım ve verinin yanı sıra sağlıklı bir sayımı etkileyecek politik ve ekonomik nedenler olduğunu hatırlatmak gerekir.[24] Bunlardan Osmanlı Genelkurmay imzalısının en doğru bilgiyi verdiğini savunmak, tarihçilik adına çok doğru bir yaklaşım değil.

Bitirirken

Kürt Tarihi’nin bu özel dosyasını genel anlamda üçe ayırabiliriz. Birincisi, soykırımı tarihsel perspektif içinde ele alan yazılar. Bu yazılar, genel anlamda katılmadığım bazı noktalar olan, literatürdeki gelişmelerle ilişkilenmeyen ve ezbere söylenen kalıplar içerse de, yukarıda belirtilen döngüye düşmeden Kürt faillerin sorumluluklarını gözden kaçırmıyor. Bu anlamda, tartışmanın daha sağlıklı bir zeminde yürümesine katkı sunuyor. İkincisi, Kürtlerin soykırıma yönelik kolektif ve bireysel hafızasını ön plana çıkaran yazılar. Bu anlamda dosyanın mevcut literatüre yaptığı katkı yadsınamayacak kadar önemli. Üçüncüsü ise literatüre katkıdan çok, Kürtlerin sorumluluklarından azade ‘beyaz bir sayfa’dan bahsetmeyi amaçlayan yazılar. Genel anlamda önemli bir damarı temsil ettiğini düşündüğüm bu yazılar, hem tarihsel hem de akademik anlamda bir hayli önemli sorunlar içeriyor.

[1] Raul Hilberg (1993), Perpetrators, Victims, Bystanders: The Jewish Catastrophe 1933-1945, New York: Harper Perennial.

[2] Bu tartışmanın en önemli kalemi sanırım İngiliz tarihçi Mark Levene. Bu meseleyi enine boyuna tartıştığı metin için bkz. (2005), Genocide in the Age of the Nation State: The Meaning of Genocide, New York: I.B. Tauris, s. 90-143.

[3] Bu durumu, Roger Cohen New York Times’taki bir yazısında ‘acı olimpiyatları’ olarak niteler. Bu durumun en bariz örneklerinden biri, Sovyetler Birliği uydusu Doğu Avrupa ülkeleri. Söz konusu ülkelerin tarihyazımında, II. Dünya Savaşı sırasında Nazilerle işbirliği ve Holokost’a fail olarak müdahil olmalarına pek değinilmezken, özellikle ‘Stalin terörü’nün mağduriyetleri ön plana çıkarılıyor. Polonya örneği için bkz. Joanna Michnic-Coren (1999), “The Troubling Past: The Polish Collective Memory of the Holocaust”, East European Jewish Affairs, 29 (1-2), s. 75-88; Ukrayna ve Litvanya için bkz. Stefan Rohdewald (2008), “Post-Soviet Remembrance of the Holocaust and National Memories of the Second World War in Russia, Ukraine, and Lithuania” Forum for Modern Language Studies, 44 (2), s. 173-184.

[4] Ervin Staub (1997), ‘The Psychology of Rescue: Perpetrators, Bystanders and Heroic Helpers’, John J. Michalcyzk (ed.), Resisters, Rescuers and Refugees: Historical and Ethical Issues, Kansas: Sheed and Ward, s. 137-146.

[5] Alina Skibinska ve Dariusz Libionka (2008), ‘I swear to fight for a free and mighty Poland, carry out the orders of my superiors, so help me God’, Holocaust Studies and Materials, I, s. 235-269.

[6] S.P. Oliner ve P. Oliner (1988), The Altruistic Personality: Rescuers of Jews in Nazi Europe, New York: Free Press/McMillan.

[7] Taner Akçam (2015), Ermenilerin Zorla Müslümanlaştırılması: Sessizlik, İnkâr ve Asimilasyon, İstanbul: İletişim Yayınları.

[8] Arne Johan Vetlesen (2000), ‘Genocide: A Case for the Responsibility of the Bystander’, Journal of Peace Research, 37 (4), s. 519-532.

[9] Yad Vashem Arşivi/O-55, Zygielbojm’un Polonya Cumhurbaşkanı ve Başbakanı’na mektubu, https://goo.gl/zIM1LB, Son Erişim Tarihi: 7 Nisan 2016.

[10] Ahmet Türk’ün Şubat 2013’te ilk kez dillendirdiği birkaç kez dillendirdiği şu sözler bu damarın en somut örneği: ‘1915’te Ermeniler büyük acılar yaşadı. Burada Kürtlerin de payı var. Kürtler kullanıldı. Bu gerçeği de görüyoruz. Tarihlere baktığımız bazı yerlerde de, Taşnak adlı kesimler bazı Kürt kesimlerine de saldırdıklarını biliyoruz; ama biz bunu hiç dile getirmiyoruz. Önemli olan buradaki halk bir zulumle karşı karşıya kalmış. Bu zulümden dolayı da mesela ben bir çok yerlerde hem Süryanilerele ilgili hem Ezidilerle ilgili hem de Ermenilerle ilgili dedelerimiz, babalarımız kullanıldı.’ Türk’ün bu sözleri sarf ettiği mülakatın tamamı için https://goo.gl/OQ8L5M. Aynı dönemde, soykırımda rol almış Raman aşiretinin ileri gelenlerinden Ömer Akat da benzer bir çıkış yapmıştı. Daha fazlası için bkz. (2013, 1 Şubat), ‘Kürtler özür dilemek için artık hazırlar’, Uygar Gültekin’le röportaj, Agos, http://goo.gl/yBaPYu, Son Erişim Tarihi: 16 Nisan 2016.

[11] Taner Akçam (2012, 15 Aralık), ‘Turkey and the Armenian Ghost’, Armenian Weekly, http://goo.gl/9wt1ks, Son Erişim Tarihi: 14 Nisan 2016; Ümit Kurt (2014), ‘Varlık ve Yokluk Kıskacında Ermeniler: 1915 Ermeni Kırımı’nın Ekonomik Şiddet Boyutu’, Güney Çeğin ve İbrahim Şirin (ed.), Türkiye’de Siyasal Şiddetin Boyutları, s. 79-127.

[12] Yektan Türkyılmaz (2015, 23 Ocak), ‘Türk milliyetçiliği olmasaydı da Ermeni Soykırımı yapılabilirdi’, Emre Can Dağlıoğlu’yla söyleşi, Agos, http://goo.gl/pHzJcH, Son Erişim Tarihi: 9 Nisan 2016.

[13] Yektan Türkyılmaz (2011), Rethinking Genocide: Violence and Victimhood in Eastern Anatolia, 1913‐1915, Yayımlanmamış doktora tezi, Duke Üniversitesi: Kültürel Antropoloji Bölümü.

[14] Ermeni Soykırımı’na ilkesel olarak karşı çıkan ‘anayasa karşıtları’ndan birine örnek olarak bkz. Ümit Kurt (2015), ‘Hasıraltı Edilmiş Mümkünler Evreninden Bir Kesit: İkinci Meşrutiyet, İttihat ve Terakki ve Ermeni Meselesini ‘Necmeddin Bey’in Dayak Vaka’sı Üzerinden Okumak’, Ümit Kurt ve Güney Çeğin (ed.), Kıyam ve Kitâl: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Devletin İnşası ve Kolektif Şiddet, İstanbul: Tarih Vakfı Yayınları, s. 250-274.

[15] Fırat Aydınkaya (2015, 24 Temmuz), ‘Soykırıma 7 yıl kala “Kürd Teavün ve Terakki Gazetesi (1908-1909)’, Agos, http://goo.gl/nyIDNc , Son Erişim tarihi: 1 Nisan 2016.

[16] Said Nursi’nin Ermeni Soykırımı’ndaki tartışmalı rolü için bkz. Emrah Cilasun (2015), Yeni Paradigmanın Eşiğinde ‘Bediüzzaman’ Efsanesi ve Said Nursî Gerçeği, İstanbul: Patika Kitap. Kitabın bu konu üzerine söyledikleriyle ilgili bkz. Emre Can Dağlıoğlu (2015), ‘Said Nursi Ermeni Soykırımı’na katıldı mı?’, Agos Kirk, http://goo.gl/UZnoje, Son Erişim Tarihi: 9 Nisan 2016.

[17] Vet. Dr. M. Nuri Dersimi (1986), Hatıratım, Stockholm: Roja Nû Yayınları, s. 44-49.

[18] Birkaç örnek için bkz. Taner Akçam (2013), The Young Turks’ Crime against Humanity: The Armenian Genocide and Ethnic Cleansing in the Ottoman Empire, New Jersey: Princeton University Press; Bedross Der Matossian (2014), Shattered Dreams of Revolution: From Liberty to Violence in the Late Ottoman Empire, Stanford: Stanford University Press; Hilmar Kaiser (2014), The Extermination of Armenians in the Diyarbekir Region, İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları (Türkçesi için bkz. (2015), Diyarbakır’da Ermeni Kıyımı, İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları).

[19] Benzer soruna sahip çalışmalardan birkaçı için bkz. Vahakn N. Dadrian (2003), The History of the Armenian Genocide: Ethnic Conflict from the Balkans to Anatolia to the Caucasus, New York: Berghahn Books; Donald Bloxham (2003), ‘Determinants of the Armenian Genocide,’ Richard G. Hovannisian (ed.), Looking Backward, Moving Forward: Confronting the Armenian Genocide, New Brunswick: Transaction, pp. 23-50; Peter Balakian (2004), The Burning Tigris: The Armenian Genocide and America’s Response, New York: Harper Collins.

[20] Hamidiye Alayları’na ilişkin mevcut literatürün eleştirel bir okuması için bkz. Edip Gölbaşı (2015), ‘Hamidiye Alayları’, Fikret Adanır ve Oktay Özel (ed.), 1915: Siyaset, Tehcir, Soykırım, İstanbul: Tarih Vakfı Yayınları

[21] Janet Klein (2011), The Margins of Empire: Kurdish Militias in the Ottoman Tribal Zone, Stanford: Stanford University Press (Türkçesi için bkz. (2013), Hamidiye Alayları: İmparatorluğun Sınır Boyları ve Kürt Aşiretleri, İstanbul: İletişim Yayınları).

[22] Editörlerinin Hamidiye Alayları’nın Diyarbekir özelinde Ermeni katliamındaki rolünü eleştirel biçimde inceleyen iki ayrı makalenin yazarı olduğu şu çalışmaya da bu noktada dikkat çekmek gerekir: Jelle Verheij ve Joost Jongerden (ed.) (2012), Social Relations in Ottoman Diyarbekir, 1870-1915, Leiden: Brill, özelllikle s. 55-84 ve 85-145 (Türkçesi için bkz. (2016), Osmanlı Döneminde Diyarbekir’de Toplumsal İlişkiler (1870-1915), İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları). İlginç olan Üngör’ün de bu kitapta makalesinin bulunması; fakat kitabının basım yılının 2012 olduğunun altını çiziyorum.

[23] Namık Kemal Dinç ve Adnan Çelik (2015), Yüzyıllık Ah!, İstanbul: İsmail Beşikçi Vakfı Yayınları, s. 154-66.

[24] Söz konusu dönemde Vilayet-i Sitte’ye ait Ermeni Patrikhanesi, Osmanlı, Britanya ve Fransa verileri için bkz. Fuat Dündar (2010), Crime of Numbers: The Role of Statistics in the Armenian Question (1878-1918), New Brunswick ve Londra: Transaction Publishers, s.23

 

Advertisements

2 Comments to “1915: Sorumluluk, ‘Kürtler’, ‘Ermeniler’”

  1. Kürdistan aşağı, Kürdistan yukarı… Peki bu Ermenistan neresidir? Ermeni’lerin (doğal olarak) yerlisi oldukları Tarihi Anavatanları Ermenistan’ı hiç anmamak ; az mı İnkâr’dır? İnkâr değilse(!), nedir? Sadece bilinen yazılı kaynaklar baz alındığında dahi en az M.Ö. 515 yılından beri varolan, bu adla da anılan bir coğrafi bölgeden bahsediyoruz ; “haber” hiç de yeni değil, oldukça da eski üstelik ; en az 2531 yıllık… Sahi arkadaşlar, neresidir bu Ermenistan?! + “1915 ve Kürtler”, “1915 Soykırımı” benzeri ifadeler de Ermeni Soykırımı’nın sanki sadece 1915 ile sınırlı olduğu gibi bir gerçek dışılığa hizmet edebileceklerinden hatalı ve “inkâr” içeren ifadelerdir.

  2. Merhaba, Osep Tokat kitabında Kiğı’da gerçekleşen soykırımı sadece bir Kızılbaş Kürt köyününün üstüne yıkıyor. Kiğı’daki gerçek soykırımcıları özellikle de şu an Kiğı merkezde Ermeni malları üzerine konmuş olanları, İttihat ve Terakki’yi ve teşkılat-ı mahsusa çetelerini aklayıp (onlardan hiç bahsetmeyip) Kiğı’daki soykırımı Ermeni mallarını gaspetmemiş olan Kızılbaş Alevi köylülerinin tümünün üzerine yıkmasına yalancılık ve ayıp denir. Bilece’de soykırıma katılan kişiler olduğunu açıkça söylüyor yazı fakat yazının temel itirazı Kiğı’daki Ermeni soykırımını Bilece’li köylülerinin çoğunun işlememiş olması. Yazıda dediği gibi birkaç kişinin işlemiş olması. Soykırıma bir köyden bir kaç kişinin iştirak etmiş olması Kiğı gibi büyük bir Ermeni yerleşim yeri olan bir bölgedeki soykırımı bir köyün üzerine yıkılmasını meşrulaştırmaz. Bu hem gerçek soykırımcıları aklamaktır hem de zaten dezavantajlı konumda olan Kızılbaş Kürtlere yapılmış büyük bir ayıptır. Kızılbaş Kürtler Osmanlı döneminde Millet Sistemi içinde Ermenilerin de altında bir konumdaydılar..Yukarıda yaptığınız eleştiri kesinlikle meşru değil ve ayıp içeriyor.. Kızılbaş Kürtlerin Dersim’de yaşadığı soykırıma da kör yazdıklarınız.. Keşke biraz özenli olsaydınız..

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: