Archive for May, 2016

May 23, 2016

Demokratik Özerklik: Ne kadar Özerk? Ne kadar Demokratik?

by Nuhat Muğurtay

Kaynak: http://goo.gl/AyCPH6

[Editörlerin Notu: Azad Alik’te, Türkiye’nin inançlar, etnisiteler ve bölgelerarası eşitlik sorunlarına ve Türkiye Kürdistan’ı dahil yerinden yönetime ilişkin çözüm önerileri de içerecek yazı dizisinin 3. bölümünü yayımlıyoruz. Dizinin ilk iki bölümü Harran Üniversitesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. Nazım Kadri Ekinci’nin daha önce Serbestiyet’te de yayımlanmış yazılarından oluşuyordu. Bu yazılara HerkesİçinÖzerklik sayfasından erişebilirsiniz.]

Nuhat Muğurtay*

Demokratik özerklik kavramı son yıllarda gündemde sıkça kendisine yer bulan fakat ne olduğu konusunda bir uzlaşmanın olmadığı siyasal kavramlardan sadece bir tanesi. Kavramın önemi çözüm/çatışmasızlık sürecinde ve öncesinde Kürt sorununun siyasi çözümü için gündemleşmesinden geliyor. Ana akım Kürt siyaseti demokratik özerkliği  geleneksel egemenlik kuramları ile açıklanabilen özerklik, federasyon, konfederasyon ve bağımsızlık gibi kavramlar üzerinden tartışmış olsaydı kavram kargaşası neredeyse hiç yaşanmayacaktı.  Fakat ana akım Kürt hareketinin kavramı ortaya koyuş şekli geleneksel egemenlik kuramlarına çok mesafeli olmakla birlikte,  zaman içinde sürekli evrimleşmekte ve değişmektedir. Kavramın geleneksel güç ve yetki paylaşımını öngören kuramlara karşı masafeli, hatta yer yer karşıt olmasının sebebi hem siyasi manevra alanını geniş tutması hem de kuramsal olarak farklı yönlere esneyebilmesidir. Kavramın tanımlandığı ucu açık metinler ana akım Kürt siyasetinin kimi zaman ancak bağımsız bir devletin elde edebileceği yetkileri talep etmesine, bazen sadece kültürel haklar ve demokratik belediyeciliği gündeme getiren bir siyasi çözümü gündemleştirmesine sebep oluyor. Bu yazıda ana akım Kürt Siyaseti içerisinde adem-i merkeziyetçilik tartışmasının izlerini sürmekle birlikte, kavramın içeriğinin geldiğimiz noktada daraldığını iddia edeceğiz.

Türkiye’deki diğer Kürt siyasi hareketlerinin adem-i merkezileşme algısına bakacak olursak, taleplerin ve siyasetin daha net ve tanımlanabilir olduğunu görürüz; Hak-Par kendi parti programında açıkça federasyon talebini dile getirmekte, federe yönetimle merkezi yönetim arasındaki görev paylaşımını çok net ifade etmektedir: “Türkiye’nin siyasi ve idari yapısı federal bir tarzda yeniden yapılanmalı. Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölge olmak üzere, ekonomik, sosyal ya da toplumsal farklılıkların gerektirdiği diğer bölgelerde federe yapılar kurulmalı. Diplomasi, ulusal güvenlik, maliye gibi ulusal ölçekli hizmetlerin dışında kalan; eğitim, sağlık, ulaşım, asayiş gibi hizmetler federe bölgelerde seçilecek bölgesel meclislerin yetki alanına bırakılmalı.”[i]
Görüldüğü gibi burada sınırlar çok net ifade edilmekte ve neyin talep edildiği de daha açık ifade edilmektedir. Hatta 2007’de KADEP Genel Başkanı merhum Şerafettin Elçi şunları söyleyecektir: “Bir kere Demokratik Özerklik diye bir kavram ne ne idari bilimlerde ne de siyasi literatürde yok. İdari özerklik diye bir şey var. Öteki Öcalan’ın kullandığı bir kavram. Netlik de yok. Ama federatif sistemin siyaset biliminde, Anayasa Hukuku’nda bir karşılığı var ve bilinen bir yönetim modelidir. Bu daha net ve ileri bir aşamadır.”[ii]  Ana akım Kürt siyaseti ile ilişkili farklı organlar tarafından yayınlanan özerklik metinlerinde ise yine muğlaklıklar göze çarpmaktadır.

Demokratik özerklik nedir?’ diye sorduğumuzda Öcalan’ın yazdığı kitaplardan,  KCK’nin belgelerine kadar farklı versiyonlar cevap olarak karşımıza çıkmaktadır. Adem-i merkeziyet ile ilgili hazırlanmış en net ifadelerin BDP’nin 2013’te Meclis Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na sunduğu anayasa taslağında yer aldığı söylenebilir. Farklı demokratik özerklik metinleri var olmakla birlikte, her bir metin karşılaştırmalı okunduğunda kavramdan ne kast edildiği konusunda henüz bir konsensüse varılmadığı görülmektedir.

read more »

Advertisements
May 10, 2016

Kesik’in açtığı yerden: Kat kat notlar

by umuttumay

1

[Editörlerin Notu: Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 90lı yılların başından itibaren 1915 hakkında konuşuyor olmanın kendisi, sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı. Yirmi yılı aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da sansürleyici güç, çokça devletle, devletin inkar politikasıyla ilişkili olarak düşünüldü.  Dolayısıyla gerek etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine konuşmak, yani sahiden 1915’i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı. Bunların “nasıl”ını konuşamamanın devletten kaynaklı nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden kaynaklı zorlukları da vardı. Azad Alik editörleri olarak “1915’i konuşmak ama nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük. Bu vesileyle 2015 Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu dizinin 12. bölümünde Azad Alik editörlerinden Mimar Sinan Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Dr. Umut Tümay Arslan‘ın Altyazı dergisinin Mart 2015 tarihli 148. sayısında yayımlanmış film eleştirisine yer veriyoruz. 1915’in yüzüncü yıl anmalarına ilişkin kimi sergi ve anma toplantılarının da eleştirisini içeren dizinin önceki yazılarına 1915-2015 adresinden ulaşabilirsiniz.]

Umut Tümay Arslan*

Canlı şimdinin bu kendi kendisinin çağdaşı-olamama durumu olmaksızın, canlı şimdinin gizli gizli ayarını bozan şey olmaksızın, orada olmayanlara karşı, artık mevcut olmayan ve yaşamayanlar ya da henüz  mevcut olmayan ve yaşamayanlar için adalete duyulan bu saygı ve sorumluluk olmaksızın ‘nereye?’, ‘yarın nereye?’  sorusunu yöneltmenin ne anlamı olacaktır ki?[1]

Anlama ihtiyacı duyduğumuz şey tam olarak nedir? Kayıptır kuşkusuz. Neyin Kaybı? Bu çalışmam sırasında pek çok formülasyon denedim. Onları gözden geçirelim. a) Kaybı dile getirme kapasitesinin kaybı, yani olayı kendi adı olan “Felaket” kelimesi ile adlandırma kapasitesinin kaybı; b) “Affediyorum” sözünü telaffuz etme olanağının kaybı; c) Yas tutma gücünün kaybı; d) Yorum yapma gücünün kaybı. Bu dört boyutta; adlandırma, affetme, yas ve yorum boyutlarında sizinle birlikte enine boyuna gezindim. Aslında bunlar “ben”in dört boyutudur.[2]

Fatih Akın’ın Kesik’i (2014) 1915 Mardin’inde başlıyor, 1923 Ruso’sunda, Arsine Manukyan’ın mezarı başında bitiyor. 1915’le, Ermeni Soykırımıyla yol hikayesine başlayan film, Anadolu’dan, burada kendilerine reva görülen akıl almaz şiddetten kaçarak dünyanın dört bir tarafına dağılmak zorunda bırakılan ve birbirlerini arayan Anadolulu Ermenilerin Ermeni diasporası olma hikayelerini, kahramanı Nazaret Manukyan’ın kızlarını arayış yolculuğuyla temsil ediyor. Soykırımdan kurtulanların, hayatta kalanların tanıklıklarında tekrar tekrar dile gelen organize şiddet biçimlerine ve bunların dolaylı devasa etkilerine filmde Nazaret Manukyan’la birlikte tanık oluyoruz: Önce erkeklerin toplanması, zorla çalıştırılmaları, yaşadıkları yerlerden, kentlerden uzakta ıssız noktalarda topluca, sistemli bir biçimde öldürülmeleri, bu cinayetleri işlemeleri için salınan mahkumlar, kadınların ve çocukların ölüm yürüyüşlerine maruz bırakılmaları, kaçırılma ve tecavüzler, ölüm kuyuları, din değiştirmeye zorlanma ve bütün hayati imkanlardan, sağlık koşullarından yoksun ücra yerlerde sürgünlerin bir arada tutulduğu, salgın hastalıkların yayılmasını kolaylaştıracak ölüm kampları,[3] yetim kalan çocuklarla dolup taşan yetimhaneler, öldürülen Ermenilerden geriye kalan malların gasp edilmesi…

read more »

%d bloggers like this: