“Mesele Üç-Beş Alkış Değil”: Pul Pul Dökülen Hakikat

Kaynak: Van Ekspres

Kaynak: Van Ekspres

SAKLI: Kolektif suç, bireysel sorumluluk -1

Umut Tümay Arslan

Çocukluğunda yaptığı bir şeyin suçluluğu ya da sorumluğuyla yüzleşmeye zorlanan bir karakterin, bu çocukluk yarasına dönük tavrını didikleyen bir film fikri kafasında dolanıp dururken, şans eseri, Arte’de 17 Ekim 1961 Paris katliamı üzerine bir belgesel izliyor Michael Haneke. Saklı (Caché, 2005) filmi böyle ortaya çıkıyor.[1] Fransız toplumunun katliamla ilgili 40 yıllık sessizliği, katliamla ilgili yayın yasağı ve kendisinin de bütün bunları bir belgeselden öğrenmesi, tarihsel hafızanın bastırılması ile kişisel hatıraların bastırılması arasındaki ilişkiyi irdelemeye götürüyor Haneke’yi.

Richard Porton’la film üzerine yaptığı söyleşide bu meselenin sadece bir Fransa meselesi olmadığını hatırlatan Haneke’ye göre, film, birkaç dokunuşla, Amerika’nın ya da Avusturya’nın işlemiş oldukları suçlarla kurdukları inkâr ve sessizlik ilişkisine dair kılınabilir –ne de olsa her devletin, her milletin kolektif bir suçu, karanlık köşeleri, kara lekeleri vardır. Ancak, Haneke’nin derdi işlenen kolektif suçun hakikatini göstermek, bu hakikati temsil etmek değil, suçun inkârı, inkârın tekerrürü üzerine düşünmektir. Bu evrensel, herkesin kapıldığı, inkârı mümkün kılan çekirdek duyguyla ilgilenir Haneke: Kendini kurban olarak görmek duygusuyla, daha iyi bir deyişle, masumiyetin ayartıcılığıyla. Mesela, Avusturya’da hala “hiçbirimiz Nazi değildik” diyebilenler olduğunu, kimsenin Nazi olduğunu kabul etmediğini (“Hepsi Nazilerin kurbanıdır”) hatırlatır Haneke.

Saklı’da saklı olan nedir?

17 Ekim 1961’de, Paris’te, Fransa’nın Cezayir’i işgaline karşı yüzlerce Cezayirli’nin katıldığı gösteriye saldıran Fransız polisi tam bir katliam gerçekleştirir. 200’den fazla Cezayirli öldürülerek Seine nehrine atılmıştır. Lakin, katliamın üzeri yayın yasağı ve sessizlikle örtülür.

Haneke, Saklı’da Ekim 1961’i, bu tarihsel hakikati, tüketilebilir bir temsile dönüştürmeye değil, bu hakikatin nasıl saklanabildiğini, unutkanlık içinde bir şimdinin nasıl tekrar tekrar inşa edilebildiğini anlatmaya girişir. Haneke evreninde hep açılan şiddet ve aşırılık dolu, bir o kadar da irrite edici etik alan bu yüzden bu filmde de vardır. Huzur dolu amnezik şimdi, saklı tarihsel hakikatin tasallutuna uğrayıp bozulduğunda ve biçimsizleştiğinde ne yapıyoruz?[2] Haneke’nin, Saklı’nın sorusu budur. Dolayısıyla, gelecekte uzlaşma ve iyileşmeye dair bir umut vermek ya da toplumsal-psikolojik yaraları sarmak/bandajlamak filmin seçtiği yolun en baştan dışladığı seçeneklerdir.

cache2

cache3

Filmin sorusuna dönecek olursak: “Tarihsel hakikat şimdiye musallat olduğunda ne yapıyoruz” sorusu tarihsel-yapısal asimetride egemen olmuş özne için sorulmaktadır.  Filmin kahramanı Georges, özellikle akıllı, kültürlü entelektüel bir karakter olarak kurgulanmıştır çünkü, bütün bu “aydın-lık” özelliklerin bizi zaaflarımızdan ve korkularımızdan korumaya yetmediğini göstermek istemektedir Haneke.[3] Bu Georges’u kötü biri mi yapmaktadır? Hayır. Zaafları da, yalanları da, inkârı da, yüzleşme çabaları da samimidir Georges’un. Bütün bunlar, daha çok Georges’la, yalan söyleyerek hayatını değiştirdiği Majid’in (anne-babasını 17 ekim 1961 katliamında kaybeden Majid’i evlatlık almak isteyen ebeveynlerini Majid’e attığı iftirayla vazgeçirmeyi başarmıştır Georges) arasında sadece ikiye ayrılmış bir geçmiş değil, coğrafi, toplumsal ve duygusal olarak da hukuksuzluk içeren derin bir yarığın, kırılmanın olduğunu anlatabilmek içindir.[4] Bu, Georges’u kolektif kötülüğün bir parçası yapmaktadır.cache7 Haneke, Georges’ları, kendi üzerine düşünmeleri, hayatlarını yalanlarıyla değiştirebildikleri Cezayirli Majid’ler karşısındaki ayrıcalıklı konumlarını görebilmeleri için kışkırtmak, rahatsız etmek ister. Çünkü, Georges’lar suçluluk duyarken inkâr da etmekte, korku ve endişe duymanın yanında öfkeli bir biçimde kendilerini savunmaktan vazgeçmemektedir. Hatta çok defa kendilerini kurban gibi görürler, iyi ve masum olduklarına dair güçlü bir inançları vardır. Majid’in oğluna “Ben sorumlu değilim!” diyerek haykırır Georges.

Saklı’nın bir biçimde, Batılı sömürgecinin bakışını tersine çeviren Fanon’la akraba olduğunu söyleyenler var –sömürgeci karşılaşmaların yeniden gösterimde olduğu post-kolonyal dünyada saklı korkuları ve fantazileri faş ettiği için.[5] Öyle ki film, biçimsel tercihleriyle (videotape, gözetim kameraları ve televizyon ekranıyla dolayımlanmış imajlarla filmin evreninin birbirine karışması) Majid’in, Georges’un kendi paranoyasını yansıttığı bir perdeye kolaylıkla dönüşebildiğini gösterir.[6] Hülasa, Saklı, Ekim 1961 katliamına tanık olmasa, bu olaylarla hiçbir bağı olmasa da, Fransa’nın Cezayir’deki sömürgeci geçmişinden arta kalan mirası taşıyan ve bu geçmişe dair devasa bir dolayımlanmış imaj repertuarıyla yüklenmiş seyirciyi doğrudan karşısına alır ve ona seslenir. Onları, tanıklarının yıllarca susmayı ve unutmayı tercih ettiği, inkâr yolunu seçtiği bu tarihsel-kültürel travma ya da yaraya şimdide tanıklık etmeye ve sorumluluk almaya çağırır.[7]

ktp

Yine de bir filmin çağırdığı öznenin, kendi koruma kalkanlarını icat ettiğini, kendi korunma ihtiyacına göre filmden gelenlerle, perdeden dışarıya doğru taşan rahatsız edici şeylerle uğraştığını unutmamak gerekiyor. Yakın zamanda yayımlanan yazısında[8] Buket Türkmen de Saklı’da, film vesilesiyle düşünmeye çağrıldığımız derin tarihsel-kültürel yarığı görmek yerine, şimdiye musallat olup geçmişle yüzleşmeye zorlayan ötekini ikiye bölmeyi tercih etmiş: ihtiyar Majid ve Majid’in oğlu. Kötü Majid ve iyi Majid. Şu satırlar yazıdan:

“Majid ise bir sosyal konutta, zar-zor yürütmeye çalıştığı yaşamını, Fransız eğitiminde ‘adam ettiği’ oğlu ile sürdürmektedir. Film boyunca iki farklı Cezayir asıllı Fransız yurttaşı ile yüzleşmek zorunda kalır Georges: biri Majid’dir, diğeri ise Majid’in oğlu.

(…)

Majid’in oğlu ise iyi eğitimli, güzel Fransızca konuşan, Arap asıllı Fransız yurttaşı bir gençtir. Yalvarmaz. Tanınma dilenmez. Acılarını kendine saklamayı, öfkesini şiddetten azade ifade etmeyi, hakkını aramayı, kendisine dikilen bakışlara dönüp dik dik geri bakmayı bilir. Majid’in oğlu yalvarmaz, Georges’u konformizmi içinde rahatsız eder: onu dışlayan hayatın ortasında dikilir, akılcı argümanları ile Georges’u köşeye sıkıştırır ve utanç duymayı reddederek öylece bakar.”

Majid’in oğlunun “Fransız eğitiminde ‘adam’ edildiğini” söylerken ve kendine güveninden, dik duruşundan falan bahsederken filmde isminin neden hiç telaffuz edilmediğini de görmemiş/görmek istememiş olmalı Türkmen. Bu körleşme sayesinde, sömürgeci geçmişin yükü/kolektif suç ve iki hayat arasındaki asimetri bir anda simetriye dönüşebilmiş. Saklı da Georges’un oğlu Pierrot ile Majid’in oğlu (iyi eğitim, iyi Fransızca onları eşit kılmaya yetiyor yazara göre) arasında sıfırdan başlayan bir hikayeyi arzuladığımız bir film, diğer bir deyişle post-kolonyal dünyada sömürgeci karşılaşmaların yeniden gösterimi, haline gelebilmiş. Majid ise hem şiddet, intikam ve öfke dolu, hem de ezik ve tanınma talep eden, –sahiden saklı korku ve fantazilerin üzerine yansıtıldığı– bir perde olmuş çıkmış.  Cache-1

Demirtaş’ta saklı olan nedir?

Türkmen’in yazısının esas problemi, Georges’un evrenince inşa edilmiş bir arzuya yakalanmış olmak ve orada bu arzunun karanlık nesnesi olan bir “Majid” görmek değil maalesef. Georges’dan hayali Majid’e oradan da Selahattin Demirtaş’a bir yer değiştirmeyle ilerliyor yazar. Demirtaş’ın, Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı yemini ettiği meclis oturumunda Erdoğan’ı alkışlamasıyla,[9] seçim öncesi mitinglerindeki Erdoğan eleştirisi arasında bir tutarsızlık olduğunu düşünüyor ve soruyor:

“(Bu alkışta) Haneke’nin altını çizdiği postkolonyal yaranın izlerini görmek mümkün müdür? Demirtaş Majid midir, yoksa Majid’in oğlu mu? Birçok seçmenin- Kürt hareketine uzak olanlarının da- seçim kampanyasındaki tavrını takdir ile karşıladığı omurgalı ve gururlu duruşu, Demirtaş’ın Majid’in oğluna daha yakın olduğunu gösterir gibiydi. Fakat seçim sonrası davranışları, miting alanlarında söyledikleriyle uyuşmadı diye çok eleştirildi. Yoksa Demirtaş’ın içinde Majid mi saklıdır?”

Rasyonel olmadığından, Demirtaş’ın ne kadar “kendine güvenli”, ne kadar “omurgalı ve gururlu” biri olduğunu falan söyleyerek bu soruya cevap verilemez. “Öteki”ne tekinsizlik, gizem, gizli gündem ya da saklı haller atfeden bu türden soruların (“aslında ne istiyorlar?”) kendini kandırmaya imkan veren, bildik-tutarlı dünyamızı dağılmaktan koruyan ideolojik fantazilerle ilişkili olduğu malum. Bir diğer deyişle, tıpkı filmi görme biçiminde olduğu gibi, burada da “saklı Majid”, hayaletvari aşırılık görmenin, Demirtaş’la, Kürt hareketinin neliğiyle bir ilgisi yok. Bu görme biçimi, gördüğünde aşırılık arzulamakla ilgili. Cumhuriyet’in fiziksel ve sembolik şiddetle dolu geçmişinden arta kalan mirasını taşıyan ve bu geçmişe dair hayli miktarda dolayımlanmış imajla yüklenmiş öznelerine ait bakış bu.

Türkmen’in “Saklı Majid” hayali tek bir şeye, Kürdistan’da işlenmiş kolektif suçların şimdide inkârına yarıyor. Nasıl Georges, kendi geçmişinden, kolektif suçun onun payına düşen bireysel sorumluluğundan, beyazlığının ona sunduğu ayrıcalıklardan türeyen derin yarıktan kaçıyorsa, Türkmen’in yazısı da bunun yollarını arıyor ve buluyor. Bu yüzden Demirtaş’ın alkışını eleştirmek üzere yola çıkan yazı, daha çok, amnezik ve huzurlu şimdiye musallat olan saklı geçmişle ne yapacağını bilemeyen aydınların kafa karışıklığını açığa çıkarıyor; bir de çok savunulan değerlerle (barış, demokrasi, eşitlik, özgürlük, kardeşlik) gerçek duygular arasındaki mesafeyi. Hem suçluluk duygusu hem inkâr. Hem korku hem akıl verme. Ötekine “maruz kalabilmek” için kendini açma ve peşi sıra kendini hiddetle savunma.

Türkmen, Georges ile Majid’in değilse de oğullarının “eşitlik içinde müzakereye” oturabileceklerini, filmin de bu konuda umutsuz olmadığını, Majid’in genç oğluyla müzakerenin Georges’un “huzursuz kılınmış beyaz genç ruh”lu oğlu için de bir çıkış olabileceğini düşünüyor. Georges’un oğlu Pierrot’nun ikna edilmesi gerektiğini düşünüyor olmalı Türkmen. Halbuki, bu yükü gençlerin sırtına yüklemek yerine, Pierrot’nun ebeveynlerinin hikayenin saklı kısmında paylarına ve sorumluluklarına düşenin ne olduğunu kabul etmeleri ve anlatmaları gerekmez mi? (Bu yüzden Saklı’nın sonunda umut zerrece yoktur; Film, Pierrot ile Majid’in oğlunun hikayesinin sıfırdan başlayabileceğine inanabilenlerin boş empatisini dağıtır daha çok. Kolektif suç içindeki bireysel sorumluluğun inkârı tekerrür ettiği müddetçe, genç kuşakların hikayesi de hep “Pierrot ve Majid’in oğlu”nun hikayesi olacaktır.)

“Demirtaş’ın onurlu ve genç duruşunun,  Pierrot ve Majid’in oğlu arasındaki müzakerenin yayılması ve demokratik bir zeminde yürümesi için umut vaat ettiğini” düşünen Türkmen, peşi sıra hayal kırıklığını dile getirir: (Demirtaş) “içinde saklı bir ihtiyar Majid taşır gibi, seçim sonrası bilindik ihtiyatlı duruşu sergilemeye başladığından beri, insan iyileşmeyen post-kolonyal yaraları düşünmeden edemiyor.”

Demirtaş’ın içindeki “saklı ihtiyar Majid” hayaliyle yeniden inkârın yoluna çıktık. Ama yazar da bunu fark ediyor ve bu kez ihtiyatlı bir yüzleşmeye adım atar gibi oluyor:

“Ama bu soruyu iki taraflı sormak gerekmez mi? Bu yara sadece Majid’in yarası mıdır? Peki ya Georges? Demirtaş seçmenlerinin bir bölümünün içindeki saklı Georges’lar ne kadar aceleyle ortaya çıkıveriyorlar, umutsuzca yargılamaya başlıyorlar hemen! İçimizdeki saklı George’ları susturamadığımız müddetçe saklı Majid’lerin yaraları iyileşir mi?”

Nihayet “saklı Majid”in esasen saklı Georges’u örtmek üzere icat edilen bir perde oluşuna gelebildik. Ama yazı başlaması gereken yerde bitiyor: Yeniden simetriyi kuran son bir inkârla: “Peki Majid’ler ve Georges’lar susturulmadıkça genç bir barışı nasıl ve ne derece mümkün kılabiliriz?” Majid’leri susturmak mı? Derin yarık böyle açılmamış mıydı zaten?

Buket Türkmen’in yazısı şöyle başlıyordu: “Haneke’nin ‘Saklı’ filminde Majid isimli bir karakter vardır: küçüklüğünde anne ve babası Cezayirli direnişçi olup, eylemlerde Fransız polisi tarafından katledilmiştir.” Kolektif suçun sessizlikle üzerinin örtülmesi, unutkanlık içinde bir şimdinin inşa edilmesi, post-kolonyal dünyada 17 Ekim 1961 katliamını “eylemlerde Fransız polisi tarafından katledilmiştir,” cümlesiyle bildik-sıradan-normal bir vakaya dönüştürmekle başlıyor. Kürdistan’da yaşanmış ve üzerini hep beraber sessizlikle örttüğümüz kolektif suçun örneklerine sahiden tanıklık etmek istiyorsak şayet, biz, Kürt-olmayanlar, sahiden barış istiyorsak, muhtelif Georges’ların sürekli acil durum çağrısı yapan seslerinin üzerimizdeki etki ve gücünden nasıl kurtulabileceğimizin yollarını bulmamız gerekiyor öncelikle. Belki o zaman, Kürtlerin içlerindeki “Türkleşme-beyazlaşma arzusunu” da yüzlerce defa öldürdükleri gerçeği karşısında dağılan kibrimizi toparlamaya uğraşmamak, Kürt hareketi’nin muhtelif Georges’lara hep rahatsız edici olarak geri dönen bakışlarını görmek, bu hareketi yüz yıl boyunca bir kez bile cömertçe “haysiyet ayaklanması” olarak adlandırmadığımızı kabullenmek mümkün olabilir.

“Mesele Üç-Beş Alkış Değil”: Pul Pul Dökülen Hakikat – 2

Buket Türkmen’in “Saklı Majid ve Demirtaş” adlı yazısına[10] yönelik eleştirim geçen hafta Agos’ta yayımlanmıştı.[11] Türkmen bu eleştirime cevap veren bir yazı daha yazdı.[12] Bu yüzden birkaç noktaya yeniden değinmekte yarar var sanıyorum.

  1. Yazının başlığı: Türkmen’in yazısının başlığı “Mesele Üç-Beş Alkış Değil.” Tam da alkıştan duyulan rahatsızlığın neden basitçe “alkıştan duyulan rahatsızlık” olarak kalamadığını göstermeye çalışmıştım ben de. Alkıştan duyulan rahatsızlığı ifade ederken kapıldığınız cereyanlar, içine yerleştiğiniz söylemler, sizi kuran tarihsel-yapısal evrenle (devasa bir dolayımlanmış imajla yüklü) ilişkili bütünüyle. Dolayısıyla sahiden mesele üç-beş alkış, “doğru yaptı-yanlış yaptı” meselesi değil. Aşağıda bunu izah etmeye çalışıyorum. Şu da var: mesele üç-beş alkış değilse, o halde alkıştan yola çıkarak neden hayal kırıklığına uğruyor olduklarının, “yoksa Demirtaş’ın içinde saklı bir Majid mi vardır?” sorusunu nasıl sorabildiklerinin, eşitlikten dem vururken bahşeden özne pozisyonuna, tahammülsüzlüğe doğru nasıl kayabildiklerinin, alkışın kimlikleri için neden acil durum çağrısı ilan edebildiğinin cevabını da yine rahatsız olanların kendileri vermeliler bence. Kendi üzerlerine düşünerek.
  2. Haneke niçin “filmde Majid’in mi Georges’un mu yalan söylediğini tam olarak bilmiyoruz”, diyor?: Önceki yazıda bahsettiğim Haneke söyleşisine bakmış Türkmen. Yazının hemen başında Haneke’den aktardığı sözler önemli. Lakin Türkmen bu sözleri yine tarihsel asimetriyi simetriye çevirerek anlamayı tercih ediyor. Kendisinin “eylemler” olarak bahsettiği 17 ekim 1961 Paris Katliamı’nın, bu tarihsel hakikatin, saklı olan olduğunu yine görmek istemiyor. Haneke, “Majid’in mi Georges’un mu yalan söylediğini bilmiyoruz” derken, bunu tarihsel hakikatle, katliamla ilgili olarak söylemiyor elbette. Görelileştirilmeye açık olmayan bu tarihsel hakikati temsil edilemez olarak bırakıyor; çünkü tüketilebilir ve hazmedilebilir olmasını istemiyor. Filmin etik bir alan açmasına imkan veren sorusu şu: “Katliam oldu ve nasıl saklanabildi?” Bu kurucu soruyu kaçırdığımız andan itibaren “Hepimiz yaralıyız”, “Hepimiz kurbanız”, “Mesele karmaşık, Majid’ler de şiddet dolu” patinajını yapmaya başlarız. Bir kez daha şunu söylemeliyim: derin tarihsel yarığı, Majid’in ya da Georges’un iyi ya da kötü, dürüst ya da yalancı, samimi ya da art niyetli olmasıyla ilişkilendirmekten, meseleyi kişisel özelliklere yıkmaktan özellikle imtina eder Haneke. Böylelikle, seyircinin güvenli bir ahlaki pozisyona yerleşerek filmi seyretmesine engel olmaya çalışır. Esas mesele, ortak yaralarımız, acılarımız falan değil, bu derin yapısal-tarihsel yarığı görebilme/gösterebilme meselesidir. Dolayısıyla önce tarihsel hakikatin nasıl saklanabildiği, buradaki yapısal şiddet, bu şiddetin bir sonucu olarak kazandığınız imtiyazlar üzerine tefekkür etmek gerekiyor. Bu tefekkür olmadan diyalog ve uzlaşma çağrısı, her zaman inkâr söyleminin bir parçası olur/oluyor. Türkmen’in yazısında yer alan iyi mazlum-kötü zalim ayrımı yaptığıma yönelik imayı gidermek için de önceki yazıdan şu satırları buraya yeniden alayım.

“Bu Georges’u kötü biri mi yapmaktadır? Hayır. Zaafları da, yalanları da, inkârı da, yüzleşme çabaları da samimidir Georges’un. Bütün bunlar, daha çok Georges’la, yalan söyleyerek hayatını değiştirdiği Majid’in (anne-babasını 17 ekim 1961 katliamında kaybeden Majid’i evlatlık almak isteyen ebeveynlerini, Majid’e attığı iftirayla vazgeçirmeyi başarmıştır Georges) arasında sadece ikiye ayrılmış bir geçmiş değil, coğrafi, toplumsal ve duygusal olarak da hukuksuzluk içeren derin bir yarığın, kırılmanın olduğunu anlatabilmek içindir. Bu, Georges’u kolektif kötülüğün bir parçası yapmaktadır. Haneke, Georges’ları, kendi üzerine düşünmeleri, hayatlarını yalanlarıyla değiştirebildikleri Cezayirli Majid’ler karşısındaki ayrıcalıklı konumlarını görebilmeleri için kışkırtmak, rahatsız etmek ister. Çünkü, Georges’lar suçluluk duyarken inkâr da etmekte, korku ve endişe duymanın yanında öfkeli bir biçimde kendilerini savunmaktan vazgeçmemektedir. Hatta çok defa kendilerini kurban gibi görürler, iyi ve masum olduklarına dair güçlü bir inançları vardır. Majid’in oğluna ‘Ben sorumlu değilim!’ diyerek haykırır Georges.”

  1. Post-kolonyal karşılaşmalar meselesi: Bu karşılaşmalar üzerine teorik bir tartışma yapmıyoruz; ama yapıyor olsaydık Türkmen’in tahayyül ettiği karşılaşma, sahte uzlaşma içeren, asimetriyi devam ettiren karşılaşma örnekleri içine dahil edilirdi. Ayrıca, Haneke’nin Saklı filminden “saklı Majid” çıkarabilmek, buradan spesifik olarak Demirtaş’a doğru yer değiştirebilmek, simetriye ve uzlaşmaya dönen bir karşılaşma hayali, adeta iç içe geçen aynalar gibi tam da Haneke’nin göstermek istediği şeyi doğruluyor: post-kolonyal dünyada kolonyal karşılaşmalar devam ediyor! Bu yüzden saklı fantazilerin ve korkuların sürekli ifşa edilmesi gerekiyor. Teoriyi biliyor olmak, bir şeyi biliyor olmak, öznelliğinizi kuran inanç dünyasını, tarihsel-kültürel varlıklar oluşumuzu çoğu zaman değiştirmeye yetmiyor –bu da son dönem ayrımcılık çalışmalarında üzerinde durulan en önemli meselelerden biri, sanıyorum. Artık ayrımcılık, açıkça ifade edilemediği için fantastik düzeyde işliyor. Çoğu zaman da şu cümleyle: “Çok iyi biliyorum ama yine de…” Dolayısıyla da yüzleşme bilgisine, teorik bilgiye sahip biri aynı zamanda “beyazların madunlaşmasından,” hatta “beyazın olmayışından” falan da söz edebiliyor.
  2. İdeolojinin yüce nesnesi olarak ezilenler: Türkmen’in yazısının son paragrafı, Cumhuriyet’in tarihsel evrenine ait dil ve imaj repertuarını sahneye çağırıyor sanki, bu yönüyle de inkârın ikrârı adeta. Aydın, penceresinden idealize ettiği ezilenlere/ötekilere bakıyor. Ezilenler, kanlı canlı bir şeye dönüşüp başkalıklarını görünür kıldıklarında, içine sokuldukları çerçeveden dışarıya taştıklarında, nihayet sahici bir karşılaşma ortaya çıkıyor, yani cam kırılıp hakikat içeri sızıyor. Bu başkalığa maruz kalındığında peki ne oluyor? Camı tamir etmenin yolları aranıyor; ezilenlere onlar için ne çok şey yapıp fedakârlık edildiği hatırlatılıyor, yapılanlar sayıp dökülüyor. İşte o zaman hakikat de pul pul dökülmeye başlıyor. Bu yüzden asimetriyi devam ettiren sahte uzlaşmalar, kolaylıkla, sizi tarihsel bir özne yapan kimliğinizin girdiği ilk kriz anında, ilk acil durum çağrısında, ötekinin başkalığını tanımak konusundaki tahammülsüzlüğe dönüşebiliyor. Şu da var: Hdp’ye katılıp çalışan hiç kimse Hdp’ye bir şey bahşetmiş olmuyor bence. Hdp için çalışan biri, sırf Hdp’de çalıştığı için de hayatın asimetrilerinden muaf olmuyor.
  3. Son söz: Önceki yazıda Saklı’nın Fanon’la akrabalığından söz etmiştim. Kapanışı Steve Biko ile yapmak farz oldu. Biko, Siyah Bilinci’nde[13] siyahların ne istediklerine neden sadece kendilerinin karar vermesi gerektiğini anlatır. Beyazlık hallerinin, beyazların sadece beyaz oldukları için sahip oldukları ayrıcalıkların ideolojiler ve siyasetler üstü işlediğini, Marksistlerin, Komünistlerin, solcuların ya da liberallerin beyazlıklarıyla hiçbir hesaplaşmaya girmediklerini, kimi zaman savunma mekanizmalarıyla bunu fark bile etmediklerini, kimi zamansa kasıtlı bir kaytarma oyununa girdiklerini söyler. Mesele hiç de “siyahlar sorunu” falan değildir; önce sorunun beyaz ırkçılığı olduğu kabul edilmelidir. Solcular ve liberaller adalet kavgası verecekleri yerin kendi toplumları olduğunun farkına varmalı, siyahlar adına konuşmaktan, akıl veren, yol gösteren olmaktan vazgeçmeli, siyah bilincin gelişmesine “bu da yanlış!” diyerek en hafifinden hınç beslememelidir. Şöyle diyor bir yerde: “Sınıf analizini bir savunma mekanizması olarak benimserler ve buna ikna olurlar çünkü bunu daha konforlu bulurlar. Ve tabii bunların bir kısmı aşırı şekilde bağnaz, dogmatik, had safhada kibirlidir. Hakiki bir Marksist olabilmek için, kendilerinden ne derece feragat etmek zorunda olduklarını pek de bilmezler.” Şaşırtıcı olmayacak ama ekleyeyim: Bu eleştirilerinin öz-savunma mekanizmalarıyla tepki topladığını da ekler Steve Biko.

 

Hülasa, mesele sahiden de üç-beş alkış değil, üç-beş alkışın içine yerleştiği derin yarığın ta kendisi. Dilsel, politik, etik özneler olarak kaderimizi kat etme ve üstlenme/sorumluluk alma, tarihsel-toplumsal farkların ürünü oluşumuzu kabullenme meselesi.

[1] Richard Porton, “Collective Guilt and Individual Responsibility: An Interview with Michael Haneke”, Cineaste Winter 2005: 50-51.

[2] Nancy E. Virtue,  “Memory, Trauma, and the French-Algerian War: Michael Haneke’s Cache ́ (2005)”,  Modern & Contemporary France
 Vol. 19, No. 3, August 2011: 281–296, s. 284.

[3] Porton, a.g.y., s. 50.

[4] Virtue, a.g.y., s. 285.

[5] Jennifer Burris, “Surveillance and the indifferent gaze in Michael Haneke’s Caché (2005)”,  Studies in French Cinema
Volume 11 Number 2: 151–163, 2011: s. 160.

[6] Burris, a.g.y., s. 161.

[7] Virtue, a.g.y., s. 292.

[8] Buket Türkmen, “Saklı Majid ve Demirtaş”, 06.09.2014. http://m.t24.com.tr/haber/sakli-majid-ve-demirtas,269992

[9] Alkışla ilgili soruları rasyonel-gerçeklik düzeyi içinde kalarak cevaplamıştı Demirtaş oysa. http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ezgi_basaran/akp_alkislanarak_bitirilir_bunu_anlamiyorlar-1210335#

Erdoğan’ı değil, onu seçen iradeyi alkışladığını, yüzde elli iki oy almış biri yemin ederken onların iradesine saygı duyduğunu göstermek istediğini belirtmişti. Son derece kıymetli bir siyasi jest. Bu siyasi jesti değerlendiren bir yazı için bkz: Mesut Yeğen, “Erdoğan’ı Alkışlamak”,

http://mesutyegen.blogspot.com.tr/2014/09/normal-0-false-false-false-en-us-ja-x.html

[10] http://m.t24.com.tr/haber/sakli-majid-ve-demirtas,269992

[11] http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=sakli-kolektif-suc-bireysel-sorumluluk&haberid=8110

[12] http://t24.com.tr/yazarlar/doc-dr-buket-turkmen/mesele-uc-bes-alkis-degil,10197

[13] Steve Biko, Siyah Bilinci, Barış Ünlü (der.), çev. Onur Eylül Kara, Ankara: Dipnot, 2014, s. 117.

 

 

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: