Posts tagged ‘6-7 Eylül’

March 2, 2012

Geçmeyen geçmiş[1]

by Azad Alik

Talin Suciyan

Fotoğraf Bianet- 24 Nisan 2011, IHD'nin düzenlediği Anma Töreni

Geçtiğimiz Pazar günü Taksim’de “Hocalı’yı Anma Mitingi” adı altında yaşananlar, yeni ırkçı pogromların yaşanmasının nasıl da an meselesi olduğunu açık seçik ortaya koyarken, yazar ve insan hakları aktivisti Yelda’yı[2] hatırlıyorum. Yaklaşık 15 yıl önce, 6-7 Eylül Olayları’nı anmak için yapılan bir organizasyonda, Yelda, bu olaylarla ilgili özrün bugüne kadar dilenmediğini, dolayısıyla böyle bir olayın her an yeniden tekrarlanmasının mümkün olduğunu söylemişti. Bu cümle beni fena halde çarpmıştı. O zaman bu söylediğini anlamak, kabul etmek istememiştim. İlk gençlik iyimserliğim, hayatımı sürdürdüğüm ülkenin devletinin, insanlarının böyle bir şeyi yeniden yapabileceğini kabullenmek istememişti. Fakat o konuşmayı da hiç unutmadım. Sonraları, 6-7 Eylül Pogromu’nu anmak için yapılan bir sergi basıldı, olayların kendisine değil, fotoğraflarına dahi tahammül edilemediğini gördük hep birlikte. Bundan iki yıl önce Uluslararası Af Örgütü’nün o dönemki İstanbul temsilcisinin de bulunduğu bir ortamda, yeni seçilen uluslararası temsilcisiyle yaptığım röportajda,  6-7 Eylül ile ilgili Türkiye’den özür talep eden bir açıklama yapıp yapmadıklarını, ya da yapmayı düşünüp düşünmediklerini sorduğumda, İstanbul temsilcisi müdahale ederek, “Ama o olaylar 1955’te oldu.O zamanlar Af Örgütü yoktu bile” diyerek cevap verdi.

read more »

Advertisements
February 28, 2012

Ve gündelik ırkçılığın düğmesine basıldı…*

by Azad Alik

6-7 Eylül 1955

Talin Suciyan

Bundan iki hafta önce Silva Bingaz ile yazdığımız “24 Nisan 2011’in ardından” başlıklı yazıda,Türkiye’de Ermeni Soykırımı ile ilgili bilinç yaratmak için çalışan sivil toplum kuruluşlarına seslenmiş ve geçen sene 24 Nisan’ın yıldönümünde bir tarafta anmalar düzenlenirken bir tarafta sadece Ermeni olduğu için zorunlu askerlik yaparken Sevag Balıkçı’nın öldürülmesi olayına nasıl yaklaşacağımıza ilişkin sorular sormuştuk. Özellikle de Fransa’da soykırımların inkarını cezaya tabi kılan yasanın Türkiye’deki yansımalarının verdiği endişeye dikkat çekmek ve bundan sonra beklenecek gündelik ırkçılık karşısında nasıl bir tavır almak gerektiğini düşünmeye davet etmiştik.

Bu yazıyı iki hafta önce yazmıştık ama geçen hafta “Ermeni Yalanına Kanma” afişleri İstanbul’un dört bir yanını doldurmasıyla Ermenilerin topyekun gündelik ırkçılığın hedefi olduğunu gördük bile.  “Bu ilanları veren kim?” diye düşünürken Radikal’in haberinden ilanları verenin “Hocalı Soykırımını Anma Gönüllüleri” diye bir grup olduğunu öğrendik ve bu gruptan Mesut Ülker ile yapılan görüşmeyi okuduk. Haber imzasız.

read more »

August 11, 2011

Kuzguncuk’ta Bostan Korkulukları[i]

by Azad Alik

Derya Özkan

POST EXPRESS  – Amy Mills’in Bellek Sokakları. İstanbul’da Manzaralar, Hoşgörü ve Ulusal Kimlik başlıklı kitabını okumak Kuzguncuk’la ilişkimi geri döndürülemez bir biçimde değiştirdi.[ii] Kuzguncuk’a ilk gidişim 1990’ların başına denk düşer. O sıralar Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenci olan, çoğunlukla Boğaziçililerin oturduğu mahallelerden (Cihangir ve Hisarüstü) kaçmak için Kuzguncuk’a taşınan ve orada yarı komünal bir hayat sürdüren bir grup arkadaşımı ziyarete gitmiştim. O zamanlar Kuzguncuk mutenalaşma sürecinin daha başlarındaydı; kiralar öğrencilerin ödeyebileceği kadar düşüktü. Kuzguncuk’a yolumun yeniden düştüğü 1998 yılında ise kiralar artık epey yükselmişti. Bu defa Ankara’dan İstanbul’a göçmek üzereydim; İstanbul’da ev ararken Kuzguncuk’ta oturan bir arkadaşımın evinde iki hafta kaldım. Sonra Ortaköy’e taşındım, ama arkadaşımı görmek için Kuzguncuk’a gidip gelmeye devam ettim. O birkaç yıl mahallede epey vakit geçirdim

read more »

May 7, 2011

Ermeniler Varujan Köseyan’a tarihlerini borçludur

by Talin Suciyan

Talin Suciyan

AGOS, 786

Varujan Köseyan’ı çocukluk yıllarımdan beri tanıyordum. Elinde fotoğraf makinesi, uzun saçları, büyük gözlükleriyle Kınalı Kampı’nın bir faaliyetinde karşılaştığımızı hatırlıyorum. Sonra da hep karşılaştık. Ama onunla dostluğumuz son iki yılda gelişti. Doktora çalışmamın arşiv araştırmasını yapmak için danışmaya gitmiştim hastanedeki odasına. Oturacak yer yoktu. Yatağının bir tarafı olduğu gibi yazılar, kitaplar, dosyalarla doluydu. Yatmak için kendine biraz yer açmıştı ama yatağın asıl sahibi kendisi değildi. Tuvalete doğru giden kısa ve dar bir arayı sağlı sollu günlük Ermenice gazetelerle doldurmuştu. Düşerse, bu Ermenice gazeteler kendisini koruyacaktı… Şaşırtıcı bir pratik zekaya ve hafızaya sahipti. Konuşurken de her şeyi söylemeden söylemenin ustasıydı. Yaz aylarında her gün çalışmaya gittiğim için, neredeyse her gün görüşüyorduk. Bu görüşmelerden birinde, ona kendi hayatını sormaya başladığımda, başlarda onun hayatının kimseyi ilgilendirmeyeceğini söyleyerek ayak diredi. Sonra sonra, anlatmaya karar verdi. Kimseye öyle doğrudan güvenecek göz yoktu onda. Zaman lâzımdı. Bir süre sonra birbirimize alıştık. Ben onun yalnızlığını, kızgınlıklarını, kırgınlıklarını anlamaya, o da benim toyluğumu, Cumhuriyet tarihiyle bir olan hayatının ortasına düşmüşken kendimi bulduğum acemiliği hoşgörüyle karşıladı.  Ve konuşmaya karar verdi. Konuşmak, anlatmak istiyordu, neler yaşamış olduğu bilinsin istiyordu.

read more »

%d bloggers like this: